“Z” İLE BAŞLAYAN FİLMLER”

“zafer aslanları – zümrüt”

#ZAFER ASLANLARI (1953) – Senaryo ve Yönetmen: Seyfi Havaeri, Operatör: ?, Yapım: Sanver Film/Mukbil Sanver

Oyuncular: Atıf Kapyan, Fatma Andaç,  Lebibe Çakın, Seyfi Havaeri

Konu: Kurtuluş savaşı sırasında gösterien kahramanlıkların öyküsü.

#ZAFER GÜNEŞİ  (1953) – Senaryo ve Yönetmen : Seyfi Havaeri,  Operatör: Cezmi Ar, Yapım: Pak Film

Oyuncular: Seyfi Havaeri, Fatma Andaç, Atıf Kaptan, Hüseyin Kaşif, Lebibe Çakın, Ziya Aygen, Nalan Küçük, Rıza  Tüzün, Nuri Akıncı, Hikmet Serçe, Necabettin Yal

Konu: Kurtuluş Savaşı sırasında gözleri kör olan ve sevdiği kız Leyla ile evlendikten sonra da görmeye başlayan bir subayın öyküsü.

#ZAFER KARTALLARI (1974) Senaryo ve Yönetmen: Seyfi Havaeri, Foto Direktörü: Necati İltaç, Rafet Şiriner, Muzaffer Turan, Salih Dikişçi, Yapım: Serpil Film/Seyfi Havaeri

Oyuncular: Perihan Savaş, Ünsal Emre, Ferit Bozkurt, Diler Saraç, Müşerref Çapın

Konu: Bir uçuş sırasında kör olan arkadaşına gözlerini veren bir jet pilotunun öyküsü.

#ZAGOR (1970) – Senaryo ve Yönetmen: Mehmet Aslan (Benolli ve Galliano’nun Zagor adlı çizgi romanından), Görüntü Yönetmeni: Özdemir Öğüt, Yapım: Özdeyiş Film/Nami Dilbaz

Oyuncular: Cihangir Gaffari, Yılmaz Köksal, Nükhet Egeli, Kazım Kartal, Nihat Ziyalan, Yavuz Selekman, Hüseyin Zan

Konu: Western amigo tadında bir film.  Cihangir Gaffari,  Kazım Kartal,  Yılmaz Köksal ve Yavuz Selakman kötü adamlara karşı alınan intikamın öyküsü

#ZAGOR KARA BELA   (1971) – Yönetmen : Nişan Hançeryan Senaryo: M. Nuri Seybi Bonelli (Galliano’nun Zagor adlı çizgi romanından), Kamera: Paşa Gündoğdu, Yapım : Yerli Film/ Hasan Tual,

Oyuncular: Levent Çakır, Yavuz Selekman, Ergun Köknar, Muzaffer Tema, Turgut Özatay, Sırrı Elitaş, Ahmet Kostarika, Nuri Kırgeç, Nevzat Açıkgöz, Tuncer Yenice

Konu: Fantastik filmlerden biri olan haydut kara bela ile kapışan zagorun hikayesi.

#ZAGOR KARA KORSANIN HAZİNELERİ  (1971) – Yönetmen : Nişan Hançeryan, Senaryo : M . Nuri Seybi (Bonelli ve Galliona’nın Zagor adlı çizgi romanından), Yönetmen Yardımcısı : Paşa Gündoğdu, Yapım : Yerli Film – Hasan Tual

Oyuncular: Levent Çakır, Kazım Kartal, Ece Cansel, Muzaffer Tema, Nuri Kırgeç, Kadir Savun, Hasan Ceylan, Nevzat Açıkgöz, Sırrı Elitaş, Haydar Karaer, Ece Cansel

#ZAHİDEM (1982) – Yönetmen: Oğuz Gözen, Senaryo: Ali Fuat Kalkan, Kamera: Erdoğan Ererez, Yapım: Güneş Film/Sevgi Nurdan – Soner Film/Muzaffer Sönmez

Oyuncular: Dursun Salkım, Zahide Sönmez, Yılmaz Şerif, Turgut Özatay, Rahmi Pala, Muzaffer Sönmez, Okyay Gökmen, Hikmet Gül, Ali Demir, İlker Başoğlu, Sevilay Nil

Konu: Yıllardır çekilen köy filmlerinden bir örnek daha. Ağa kızı ile kahya oğlunun dramatik aşk hikayesi. Aşık olan jön, vurularak yere yığılır, sevdiği kadın ağa kızı da kurşunlanır ve yere düşer. İki genç birbirlerine yerde sürünerek ele le tutuşmak isterlerse de araya gitren bir karaçalı bu birleşmeyi engeller ve iki aşık ellerini kavuşturamadan ölürler.

#ZALİM (1970)  – Yönetmen: Rahmi Kafadar, Senaryo: Melahat Gürses, Foto Direktörü: Yılmaz Ceylan, yapım: Gürses Film/Melahat Gürses

Oyucular: Fikret Hakan, Tijen Par, Mümtaz Alpalan, Talat Gözbak, Hüseyin Zan, Sadri Alışık, Ayşin Sümer, Sami Ayanoğlu, Kadri Ögelman, Atıf Kaptan, Kadir Savun, Faik Coşkun, Mümtaz Ener,

Konu: Masumlarla zalimlerin mücadele öyküsü.

#ZALİM  (1973) – Yönetmen: Yılmaz Atadeniz , Senaryo: İrfan Atasoy, Foto Direktörü: Kenan Kurt, Yapım: Heper Film

Oyuncular: İrfan Atasoy, Fatma Belgen, Yıldırım Gencer, Süleyman Turan, Bilal İnci, Hamit Yıldırım, Aynur Aydan, Ceyhan Cem, Faruk Panter, Hüseyin Zan, Süheyl Eğriboz

Konu:  Yeşilçam sinemasında sıkça işlenen yurdumuzun özellikle kırsal kesimlerde süregelen bir kan davasının öyküsü.

#ZALİM (1994) – Senaryo ve Yönetmen: Müjdat Sayylav, Görüntü Yönetmeni:  Mükremin Şumlu, yapım: Neşe Film

Oyuncular: Bülent Bilgiç, Nazlı Han, Nusret Özkaya, Sevgi Nurdan, Oya Pınar, Rahmi Pala

Konu: Birbirlerine düşman iki toprak ağasının  çocukları gizlice sevişirler. Evlenmeleri ise, babaları yüzünden mümkün değildir. Aracılar iki düşman babayı yumuşatır. Sevdalı gençler hayatlarını birleştirirken iki köy halkı da barışır.

#ZALİM AVCI (1973) Senaryo ve Yönetmen: Kemal Kan, Kamera: Suat Kapkı, Yapım: Hayat Film/Şevki Tosun

Oyuncular: Müşerref Tezcan, Atakan Çelik, Ahmet Mekin, Ali Şen, Mine Sun, Şefik Döğen, Selahattin Ersoy, Reşit Çıldam, Faik Coşkun, Arap Celal, Sabahat Işık, Mustafa Özkaya, Yılmaz Kurt, Ali Demir

Konu: Aynı kızı seven iki talihsiz arkadaşın öyküsü.

#ZALİM DÜNYA (1984)  “16mm” – Senaryo ve Yönetmen: Cevat Okçugil, Görüntü Yönetmeni: Soner Saygılı, Yapımcı: İlker Şen

Oyuncular:  Bülent Bilgiç, İnci Saner, Cesur Barut, Talât Gözbak, Nilgün Ceylan, Yadigâr Ejder

Konu: İki aile arasında geçen bir çatışma.

 ZALİM FELEK  (1961)-  Bkn: YÖRÜK AŞKI – Muharrem Gürses

#ZALİM KADER  (1953) – Senaryo ve Yönetmen: Kemal Kan, Fotoğraf Direktörü: Rıza Erman, Müzik Direktörü: Zeki Duygulu,  Yapım: Ateş Film/Vural Erman

Oyuncular:  İhsan Aşkın, Gönül Bayhan, Şükran Sabuncu, Atalay Özçakır, Kaya Arıkan

Konu: Köyde geçen dramatik bir aşk öyküsü.

#ZALİM KADER (1960) –Senaryo ve Yönetmen:  Kemal Kan, Kamera: Rıza Erman, Yapım: Ateş Film/Rıza Erman

Oyuncular: İhsan Aşkın, Gönül Bayhan, Şükran Sabuncu, Atalay Özçakır

Konu: Sevdiği kızı kaçırmak zorunda kalan bir köylünün öyküsü.

#ZALİM KARTAL (1973) Seneryo ve Yönetmen: Erdoğan Tokatlı, Erdoğan Tokatlı, KKamera: Fevzi Eryılmaz, Yapım: Topkapı Film/Yaşar Tunalı

Oyuncular: Tugay Toksöz, Meral Zeren, Muazzez Kurtoğlu, Lütfü Engin, Zeyno Çilem, Yüksel Gözen, Özcan Bilge, Lütfü Engin, Sema Engin, Kadir Kök

Konu: “Boş Beşik” filminin uyarlamasıyla tekrar gündeme gelen bir film. “Yörük beyi Ali ile Fatma’nın evliliklerinden yedi yıl sonra doğan çocuk göç vaktini geciktirir. 40 gün sonra yola çıkılır. Ali kafilenin başında, Fatma ise sonunda yol almaktadır. Gecikme göçün koşullarını da zorlaştırı. Mola yerinde 4o günlük bebek Murat kuzf-gunlara yem olur. Evlat acısı ile deliye dönen Fatma sağa sola şuursuszca koştururken sularda boğulur”. Oyundaki  bu gelişme Cumalı tarafından sonradan değiştirilerek yenide yazılır. “Filmde ise Fatma çocuğunu elinden alan kartalla girdiği mücadelede yaşamını yitirse de öcünü alır

#ZALİMİN ZULMU VARSA  (1969) – Yönetmen: Semih Evin, Senaryo : Yavuz Yalınkılıç, Kamera:  Kaya Ererez, Yapım: Objektif Film/Yavuz Yalınkılıç

Oyuncular: Figen Say, Yıldırım Gencer, Turgut Özatay, Oktar Durukan, Hüseyin Zan, M. Li Akpınar, Mine Sun

#ZALİMLER (1966) – Senaryo ve Yönetmen: Yılmaz Duru, Kamera: Ali Uğur, Yönetmen Asistanı: Çetin İnanç, Yapım: Dadaş Film/Kadir Kesemen

Oyuncular: Yılmaz Duru, Muhterem Nur, Tijen Par, Reha Yurdakul, Aliye Rona, Ali Şen, Aytaç Yörükaslan, Yavuz Cener, Ahmet Turgutlu

 Konu: Bir İmam Hatip Okulu talebesiyle, küçük yaşlarda sözlendirilen yedi köylü ağa kızının kan davasına dönüşen aşklarının öyküsü

ÖDÜL:
4. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde (1967)
En Başarılı Film
Yılmaz Duru En Başarılı yönetmen
(Jüri Üyeleri: Claude Mathis, Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, Faruk Timurtaş, Aclan Sayılgan, Orhan Çağman, Ayfer Feray, Temiz Gürses, Hikmet Türkmen, Charles Courtney, Muharrem Ergin, Tarık Buğra, Orhan M. Arıburnu, Aram Gülyüz, Emine Işınsu, Yılmaz Çolpan, Orhan Batı)

#ZALİMLER DE SEVER (1967) – Senaryo ve Yönetmen: İlhan Engin, Foto Direktörü: Memduh Yükman, Yapım: Melek Film/Şahan Haki,

Oyuncular: Hülya Koçyiğit, İzzet Günay, Salih Güney, Sevinç Pekin, Önder Somer, Reha Yurdakul, Figen Han, Zafer Önen, Hayri Karakaş, Necip Telçe, Vahit Volkan, Haydar Karaer, Ercan İnangiray, Mustafa Yavuz, Mustafa Ayvaz

Konu: Pavyoncu kabadayı Topal Murat’la, bir gece klübünde şarkıcılık yapan Deniz’in aşk öyküsü.

#ZALOĞLU RÜSTEM (1966) Senaryo ve Yönetmen: Muharrem Gürses, Kamera: Fevzi Eryılmaz, Yapım: Atilla Film/Muharrem Gürses

Oyuncular: Atilla Gürses, Tijen Par, Erol Taş, Suzan Avcı

Konu: Bir efsanenin tarihsel öyküsü.

 & İran ülkesinde bir çok padişahlıklar bulunuyordu. Bunlardan biri de kabil Padişahlığı idi ve başında da Zal adlı biri vardı. Kabil Padişahı Zal, Alp Er Tunga’ nın elinde esir olan İran Hükümdarını kurtarmak için Turan ülkesine yürüdü. Alp Er Tunga’ yı yendi ama hükümdarını kurtaramadı. Zaman geçti. İran ülkesine hükümdar olan Zev de öldü. Bunu fırsat bilen Alp Er Tunga İran’ a bir daha savaş açtı. O zamana kadar Zal da yaşlanmıştı. Kendi yerine, Alp Er Tunga’ ya karşı oğlu Rüstemi yolladı. Halen Anadolu’ da da Zaloğlu Rüstem adıyla meşhur olan halk kitaplarında Zaloğlu Rüstem adıyla meşhur olan halk kitaplarında Zaloğlu Rüstem ile Arap Üzengi cengi diye hikayeleri anlatılan bu ünlü İran kahramanı ile Alp Er Tunga arasında sayısız savaşlar oldu. Savaşların çoğunu Rüstem kazandı bir kısmını Alp Er Tunga kazandı.

Savaşlar devam ederken, İran’ın hükümdarı bulunan Keykavus, oğlu Siyavüş’u ve Zaloğlu Rüstem’i gücendirmişti. Şehzade Siyavüş kaçıp Alp Er Tunga’ ya sığındı. Orada uzun zaman kaldı, hatta Türk yiğitlerinden birinin kızıyla evlendi, Keyhüsrev adında da bir oğlu oldu.

Keyhüsrev büyüyünce, İranlılar onu kaçırıp hükümdar yaptılar. Keyhüsrev Zaloğlu Rüstem’i hoş tutup, gönlümü aldı ve Alp Er Tunga’nın üzerinde hoş tutup, gönlünü aldı ve Alp Er Tunga’nın üzerine gönderdi. Yine bir çok savaşlar oldu. Çoğunda Alp Er Tunga yenildi. Ve en sonunda Alp Er Tunga iyice yoruldu, ordusu dağıldı, askeri kalmadı. Tek başına dağlara çekildi. Orada, bir mağarada kendi halinde yaşadı. Fakat günün birinde izini keşfedip yerini buldular. Alp Er Tunga suya atlayıp kurtulmak istedi; fakat daha önce davranan İran askerleri tarafından öldürüldü. (kyn: http://www.doguturkistan.net)

#ZALOĞLU RÜSTEM (1973) Senaryo ve Yönetmen: Natuk Baytan, Kamera: Mükremin Şumlu, Yapım: Haydar Film/Mahmut Üçüncüoğlu,

Oyuncular: Yıldıray Çınar, Meral Orhonsay, Mualla Omay, Reha Yurdakul, Tarık Şimşek, Atilla Ergün, Süha Doğan, Renan Fosforoğlu, Hasan Ceylan, Hakkı Kıvanç, İhsan Gedik, Gündüz Akar, Adnan Mersinli, Süheyl Eğriboz, Tarık Şimşek, Küçük Yıldız: Kenan Özcan

Konu: Oğlunu kaçıran Rus prensinin kalesini basıp, oğlunun intikamını alan Zaloğlu Rütem’in macerası.

#ZALOĞLU RÜSTEM’İN OĞLU “RÜSTEM İLE SUHRAP”  (1978) –  Senaryo ve Yönetmen: Yılmaz Duru, Yapım: Truva Film/Yılmaz Duru Türk-Rus Ortak Yapım

Oyuncular: Serdar Bin Bolat, nFatma Tahmina, Arif Karcan, DinR Bey, Zühre Aygüzel

#ZAMAN MAKİNESİ 1973 (2014) – Yönetmen: Aram Gülyüz, Senaryo: Kemal Kenan, Ergen, Görüntü Yönetmeni: Emre Tanyıldız, Yapım Adal Yapım/Mustafa Sirmen, Uygulayıcı Yapımcı: Kemal Kenan Ergen, Özlem Taşpınar Kurgu : Mus-tafa Preşeva, Sanat Yönetmeni: Zeynep Koloğlu, Senaryo Ekibi: Enver Sülük , Müzik: Gökalp Ergen, Kamera Asistanı: Tunç Eser Alıcı, Işık Şefi: Gökhan Özgül, Kostüm Sorumlusu: Ayten Şentürk, Sanat Asistanı: Seher Gürbey, Ses Operatörü: Levent İntepe, Oyuncu Seçimi : Berna Türkkan

Oyuncular: Gürgen Öz, Seda Bakan , Mustafa Uzunyılmaz, Zihni Göktay, Ali Rıza Tanyeli, Ferdi Sancar, Esvet Şahin, Ali Yoğurtçuoğlu, Gülhan Tekin, Birsu Demir, Fatih Koyunoğlu, Fehmi Dalsaldı, Enver Sülük , Ömer Faruk Yavuz

Konu: Lüks bir arabası, lüks bir evi ve lüks bir hayatı olan Tolga, hayatı boyunca hiç çalışmamış, zengin, şımarık ve kendi-ni beğenmiş bir adamdır. Zaman Maki-nesi 1973, Tolga’nın günümüzden geçmişe gidişini ve 1973 senesinde başına gelen olayları anlatan, eğlenceli, duygusal, yarı müzikal bir baba oğul hikâyesidir.

Babası Ali Rıza’nın vefatı ile tüm servetin annesine bırakılması, Tolga’ya sadece ‘Anadol STC 16’ marka eski bir otomobilin kalması Tolga’yı kızdırır. Hemen arabaya atlayıp uzaklaşmak isteyen, sinirle ve küstahça içine düştüğü durumu eleştirmeye başlayan Tolga bir anda Anadol ile beraber kendisini gökyüzünde bulur. Araba havalanmış ve bir süre sonra bir plaja iniş yapmıştır. Geldiği bu yerde insanların üzerindeki eski püskü kıyafetler hiç ilgisini çekmemiş ve onu bir an önce araba tamircisi bulmaya yönlendirmiştir. Aracı plajdan alan ve tamirhanesine getiren Kadir Usta, kıyafetleri, konuşma şekli ve tuhaf hareketlerine bakarak Tolga’nın kaçık olduğunu düşünür. Tamir parasını ödeyemeyen Tolga’ya Kadir Usta’nın çırağı olan Çiko acımış ve borç bitene kadar yanlarında çalışmasını teklif etmiştir.

Yaşadıklarına anlam veremeyen Tolga, 1973 senesinde olduğunu anlayınca büyük bir şok yaşar. İyice delirdiği düşünülen Tolga ortada kalır ve yine Çiko ona acır bu sefer ailesinin itirazlarına rağmen onu evine alıp yardım etmeye çalışır. Günümüze geri dönmenin yollarını arayan bir yandan da tamirhane de çalışmaya başlayan Tolga huylarından vazgeçemez ve mahallenin güzel kızı Yasemin’den çok hoşlanır ancak aşk zannettiği şey sadece bir hevestir. Yasemin ablasını çok seven Çiko, Tolga’yı defalarca uyarır ve bu yaklaşımlarından vazgeçirmeye çalışır.

Tolga, bir gün rastlantı sonucu, Çiko’nun gerçek adınının Ali Rıza olduğunu öğrenir. Tolga, Çiko’nun babası olduğunu anlar ve Çiko’yu da buna inandırmak için uğraşmaya başlar. Ancak Çiko, bir türlü Tolga’ya inanma-maktadır, sonuçta ona göre Tolga biraz delidir. Günümüzde babasıyla yaşayamadığı anları geçmişteki babasıyla yaşamaya başlayan Tolga artık değişmiştir. Ultra zengin babası, geçmişte çok fakir bir aileden gelen basit bir tamirci çırağı çıkmıştır. Çiko, hayalleri olan ve masumlukla zekasını yönetebilen özel bir çocuktur, Tolga babasının çocukluğundan sağlam bir hayat dersi alacaktır. Geçmişteki babasının kalbini kazanmayı başaramayan Tolga, yeni oluşturduğu çevresini de birbirine katıp tekrar günümüze dönmeyi başarır ancak günümüzde Tolga’yı özel bir sürpriz bekliyordur.

#ZAMANSIZLAR (1987) – Yönetmen: Ömer Uğur, Senaryo: Cemal Gözütok, Ömer Uğur, Müzik: Haluk Özkan, Görüntü Yönetmeni: Ümit Ardabak, Yapım: Varlık Film/Lokman Kondakçı

Oyuncular: Bderhan Şimşek, Nilgün Akçaoğlu, Bülent Kayabaş, Orhan Güzeloğlu, Menderes Samancılar, Sevinç Pekin, Kenan bal, Cengiz Sezici

Konu: Yarı açık cezaevinin bulunduğu sahil kasabasında bir festival düzenlenir. Ve bu şenlik nedeniyle kasaba ya bir tiyatro grubu gelir. Ekibin tüm umudu bu şenliktedir. Çünkü, bazı nedenlerle dağılmak üzere olan kumpanya bu sahil kasabalarında belki de son şanslarını deneyeceklerdir. Gençliği taş duvarlar içinde çürüyen ve sekiz yıldan beri bir ihaneti unutamıyan suskun mahkum (Berhan Şimşek), kumpanyanın yorgun kızı Gülay, (Nilgün Akçaoğlu), cezaevinde düzenlenen moral gecesinde ilk kez karşılaşırlar. Ve aralarında tutku dolu fırtınalı bir aşk başlar. Aynı zamanda gururlu bir taşra mütegallibesi olan Ragıp da (Orhan Güzeloğlu), Gülay’ın üzerin zar atmaktadır. Kumpanyanın yöneticisi Emin (Bülent Kayabaş) ise, tekrar bir dağılma noktasına gelen ekibini bu fırtınalardan kurtarmak için, zorunlu bir mücadeleye girer.

# ZAMBAKLAR AÇARKEN  (1973) – Senaryo ve Yönetmen: Nejat Saydam, Eser: Kerime Nadir,  Görüntü Yönetmeni: Melih Sertesen, Müzik: Bora Ayanoğlu, Yapım: Acar Film/Murat Köseoğlu

Oyuncular: Filiz Akın, Kartal Tibet, Suzan Avcı, Nuri Altınok, Aynur Aydan, Aytaç Arman, Ekrem Dümer, Renan Fosforoğlu, Başak Gürsoy

& Babası tanınmış bir yazar olan ünlü bir futbolcunun, babasından habersiz bir şekilde evlenmesi ve maçlarından dolayı ülkesine dönemediği için,karısını babasına emanet etmesiyle başlayan olaylar” birbirini izler. Romanına sadık kalınarak çekilen bu filme ait  roman özeti ve aynı zamanda filmin de konusu şöyle:

Her şey o mektupla başlamıştı. Otele geldiğinde, geniş koltuklardan birine oturdu. Doğrusunu söylemek gerekirse, önce bu işi muzip oğlunun bir şakası sanmıştı. Fakat otelin kayıt defterindeki o oda ayırttırılmış ve isimde aynı şahsa aitti. O an başından aşağı soğuk terler boşalıvermişçesine yerinden fırladı ve doğruca 216 numaralı odanın önüne gitti. Kapıda rahatsız etmeyin yazısını görünce bu işi yarına bırakmaya karar verdi. Akşam otelin barına gittiğinde genç güzel bir kız alkolün vermiş olduğu etki ile üstündekileri tek tek çıkartıyor ve Oğuz Bey’e öpücükler atıyordu. Buna daha fazla dayanamayarak odasının yolunu tuttu.

Ertesi sabah tekrar odanın önüne gidip kapıyı çaldığında, içerden gelen küstah cevaplar iyice sinirini bozmaya yetmişti. İçerdeki o ses, kapıyı açtığında büyük bir şok yaşadı. Ona bakan yüz, akşam barda üstünü başını çıkartıp dans eden kızın ta kendisi idi. O anda oğlunun niye böyle bir işe kalkıştığını düşünerek kızgın bir şekilde hazırlanmasını söyleyerek buradan gideceklerini söyledi. Çiftliklerinin yolunu tutarken ikisi de konuşmuyor, gözlerini yoldan ayırmıyorlardı. Derken Perran özür dilercesine bir şeyler mırıldanıyordu. Fakat hiç bozuntuya vermeden yoluna devam eden Oğuz Bey, çiftliğe geldiklerinde evin işlerine bakan İclal Hanıma onu tanıştırmak için ağzını açtı. İclal Hanım da onu pek sevmemiş olacak ki yüzü bir karış açık şekilde işlerim var diyerek oradan uzaklaştı. Bu huzursuzluk devam ederken yanına gelen Perran, özür diliyor ve böyle çılgınlıkların bir daha olmayacağını tekrarlayarak Oğuz Bey’in gönlünü almaya çalışıyordu.

Bundan sonra, aralarında büyük bir yakınlaşma başlıyor ve sık sık çiftlikten uzak, geceleyin geri dönmeyen geziler başlıyordu. Bu durum gelinini önceden tanıştırmış olduğu yakın arkadaşı, Sabir; halası, Tomris Albat ve ev halkını rahatsız ederdi. Bu geziler, bu yakınlaşma yanlış anlaşılmaya neden oluyor olmalı ki Sabir, Oğuz Bey’İn odasına girerek ona tehditler savuruyordu. ”Oğlunun karısıyla nasıl böyle bir ilişkide bulunabilirsin?” gibi sözler sarfettiğinde sorun anlaşılmıştı. Oysaki bu ilişki aralarında kurmuş oldukları büyük dostluktan başka bir şey değildi. Onu tersleyerek odadan çıkmasını sağladı. Ertesi sabah Perran ile çıkmış oldukları at gezisinde büyük bir patlama duyuldu ve ardından Sabir çalılıkların arasından görüldü.

Anlaşılan av merakı devam ediyordu. Ama neredeyse ikisinden birini vuracaktı . Eve döndüklerinde oğlundan gelen telgrafta, ilk uçakla geliyor olduklarını yazıyordu. Hava alanına vardıklarında büyük bir seyirci kitlesi futbol kafilesini bağrına basıyordu. Tabi bunların içerisinde oğlu da vardı. Oğlu Mete koşarak yanlarına geldi ve tek tek herkese sarıldı. Perran buna pek sevinmemiş gözüküyordu. Anlaşılan aramızdaki o muhteşem dostluğun bozulmasından korkuyordu. O sırada uçağın kapısında bir kadın belirdi ve Mete babasına onu işaret ederek “İşte karınız babacığım” diyordu. O boşanmak üzere olup ne zamandır görmediği karısı Mediha oğlunun mürveti için geri dönmüş ve halası Tomris sayesinde boşanma kayıtlarını iptal ettirmişti. Oğuz Bey Mediha soğuk bir şekilde karşıladı. Çünkü her zaman ki gibi işlerine karışacak ve onu bir kölesi gibi kullanmaya devam edecek kendini beğenmiş biriydi. Sabir anlatmış olacak ki o da Perran’ı görünce pek sevinmemiş olduğu yüzünden okunabiliyordu. Çiftliğe gittiğinde Mete arkadaşlarını çağırdığını ve karısı ile birlikte yurt dışına giderek orada bir takıma transfer olmak istediğini söyledi. Perhan buna karşı çıkarak hiçbir yere gitmeyeceğini söylüyor Mete de onu yatıştırmaya çalışıyordu.

 O akşam beraber dışarı çıkan Mete ve karısı eve döndüklerinde Mete yalnızdı. Mete’nin ağzını bıçak açmıyordu. Perran’ı bulmaya gittiğinde Mete’den boşanmak istediğini söylüyordu. Bu çok iddialı bir söz idi.Perran konuşmaya başladı. Yurt dışına gitmek isteyişinin sebebinin zenci bir metresinin olduğu idi. Bu arada Mete yurt dışına gitmiş ve bir ön anlaşma imzaladığının haberi gelmişti bile. Bunun üzerine Perran ‘ı çiftliğe getiren Oğuz Bey, evde Sabir ve karısının asık suratlarıyla karşılaştı. Ertesi sabah yine atla geziye çıkmaya karar verdiler.O gün zambakalar daha da büyümüş ve güzelleşmişlerdi. Şelalenin önüne geldiklerinde yine korkunç bir patlama ve Perran atın üstünden düşüyordu. O sırada Sabir çalılıklar arasından çıkarken Mete’nin namusunu kurtardığını haykırıyordu. Oğuz Bey acele bir şekilde Perran’ı  kucaklayarak anayolu bulmaya çalışıyordu. Ama bir türlü kafasını toplayıpta doğru yolu bulamıyordu. Bulduğunda da zaten iş işten geçmiş, Perran ölmüştü.

Onun mezarını zambak bahçesinin ortasına yaptırdı. Ölüm haberini alan Mete, soluğu çiftlikte almış ve haberin doğruluğunun araştırıyordu. Gerçeği öğrenince yıkıldı ve onu annesinin yanına götürmek istediğini ve Sabirin de orda olduğunu söyledi. Bu büyük bir fırsat idi onun için. Eve gittiklerinde Sabir her zaman ki gibi içiyordu. Onu görür görmez katil diye üzerine saldıran Oğuz Bey’i gören oğlu Mete donup kalmış ve olayı yorumlamaya çalışıyordu. O anda herkes büyük bir şok içinde iken Mediha ilk uçakla onu yurtdışına kaçıracağını söyledi. Bunu duyan Mete babasının göstermiş olduğu tepkiyi  tekrarlayarak Sabir’in üstüne yürüdü. O sırada Mediha “O senin gerçek baban” diyerek babası olduğunu yüzüne vurdu. ”Onun gibi bir kadından başka bir şey beklenmez.” diyen Oğuz Bey kapıyı vurup çıktı. Arkasından Mete’nin sesi duyuldu. Bunca sene babalık yapan Oğuz Bey’i bırakıpta başka birinin oğlu olmak onun onuruna dokunurdu. Olup biten her şey onlar için bir rüyadan ibaretti sadece.

Karakterker.
Oğuz albatros: Olayların kahramanı, ünlü bir yazar.
Perran: Oğuz Bey’in gelini. Güzelliği ile herkesi etkileyen cıvıl cıvıl çılgın bir genç.
İclal Hanım: Evin işlerine bakan bir hanı
Sabir: Oğuz Bey’in yakın arkadaşı. Karısıyla kavga ettiği bahanesiyle çiftliğe gelir vedurmadan içer.
Tomris Albat: Halası rolünü oynuyor. Yapmış olduğu eserler halk tarafından daha çok tutuluyor.
Mediha: Kendini beğenmiş, Oğuz Bey’i  avcunun içine alıp istediği gibi yön verdiğinden dolayı birbirlerinden ayrılma kararı alan fakat daha sonra barışmak zorunda kalan ikili sonda büyük bir şok yaşatıyor.

& “Her şeye rağmen Mete’ye minnettarım sevgili Oğuz. O olmasaydı, seni tanıyamayacaktım ben.. Ve eğer seni tanıyamasaydım, birçok güzel şeyi hiç bilemeyecektim hayatta.. Kendimi tanıyamayacaktım tam anlamıyla.” Perran, romanında bunları söylüyor. Eser, Oğuz’un ağzından anlatılmış. Kahramanın halası, bir yazar olan Tomris Albat. ‘Albatros’un kuyruğunu makaslamış’. Büyük olasılıkla, Kerime Nadir’dir bu kişi. “Kitapları piyasada en çok cayırtı koparan, etrafında filmcilerin pervane oldukları sır dolu kadın.” Oğuz; “..Biz jüriden ödül alıyoruz, o bütün bir milletin kalbini kazanıyor.”…‘The Night They Drove Old Dixie Down’ (1969) (Robertson) şarkısını Joan Baez’in şöylediği şekliyle (1970) daha çok sevmiştik; “Virgil Caine is my name,//And I drove on the Danville Train.”…‘La Course Du Lievre A Travers’ (1972) (Lai) melodisi olan sahnede Sâbir’in vurduğu kuş için üzülen Perran, aynı tüfekten çıkacak kurşunla yaşamını yitirecektir. (Bu ezgi, belleğini yitirip Bekir’e “Ne oldu, nerdeyim ben” dediği sahnede de var.)…Mete’nin mektubunda ‘dün’ ile ‘bugün’ arasındaki ‘iki gün’ aklımızı kurcalıyor. Delikanlı ‘dün’ evlendiği Perran’ın iki gün sonra Türkiye’ye hareket ettiğini belirtiyor… Carlton Otel’de, Faize-Sevim Modaevi’nin sunduğu defile sırasında ‘Gül Benimle’ (1972) (Yasemin Kumral) adlı şarkı var. 90’lardan sonra değil ama “Ankara’yı sandviç yapıp yemek istiyorum” diyen genç kızı çok sevmiştik… Perran, uçan; Albatros da ‘en büyük deniz kuşu’ demekmiş. Oğuz’un yazdığı ‘Kırık Aynadaki Yüzler’ adlı piyesin son perdesini daktiloya çeker; “Bilirsiniz, sekreterlikle mankenlik kardeş mesleklerdir.” Film boyunca, 6 tanesi defilede olmak üzere 23 giysi giyiyor. (Diğer mankenler; Başak Gürsoy, Zülal Özbağ, Aynur Aydan.) Romanda, 68. sayfada,“ ‘Şaşkınlık’, ‘hayranlık’ın göbek adı değil midir” diyor. Benzer söyleme, sonradan Hollywood filmlerinde rastlayacağız; ‘Predator 2’de (1990) Teğmen Harrigan “Cooperation is my midlle name” diyecektir… Korucunun oğlu rolündeki (romanda yok) ve Sadettin Erbil’in seslendirdiği Yadigâr Ejder’in soyadı jenerikte Kırmızıgül olarak yazılmış. Kuzu olan aslını da katarsak üç tane soyadı var… Filmin diğer melodileri şöyle: Mete’nin Avrupa’dan ilk gelişi şerefine verilen büyük partide, gençler öpüşürken ‘State of Siege’ (1972) (Theodorakis): İkinci gelişinde, evde, ‘Da Troppo Tempo’ (1973) (Colonnello / Albertini); Oğuz, Perran’a “Yalvarıyorum sana Mete ile git” derken ‘Jeux Interdits’ (Forbidden Games) (1952) (düzenleme Narciso Yepes)… Romanda, Türk takımı (Mete üç gol atmış) İtalyanları 4-0 yenip şampiyon oluyor…Perran’ı Jeyan Mahfi Ayral ; Film boyunca 10 sigara içen Oğuz’u Abdurrahman Palay; Sâbir’i Agâh Hün; Mediha’yı Nevin Akkaya seslendirmiş… (yazan: Murat Çelenligil – Sinematürk Internet veritabanı)

#ZAMPARA  (1975) – Senaryo ve Yönetmen: T. Fikret Uçak, kamera: Abdullah Gürek, Yapım: Funda Film/Fethi Oğuz

Oyuncular: Ünsal Emre, Elif Pektaş, Birtane Güngör, Leyla Şahin, Meral Deniz, Gündüz Akar, Süheyl Eğriboz, Gündüz Akar, Kazım Eryüksel

Konu:  Bir foto muhabirinin çeşitli kadınlarla yaşadığı aşkların öyküsü.

#ZAPATA  (1971) – Senaryo ve Yönetmen: Melih Gülgen, Kamera: Yılmaz Ceylan, Yapım Şahin Film/Şahin Koçak

Oyuncular: Cihangir Gaffari, Arzu Okay, Hayati Hamzaoğlu, Behçet Nacar, Yaşar Şener, İhsan Gedik, Tijen Doray, Enver Dönmez, Süheyl Eğriboz, İhsan Alemdar

Konu: Zapata’yla soyguncu Jak ve Alvarez’in Meksika’da geçen macerası.

#ZARK HAN DAĞLARIN OĞLU (1971) – Yönetmen: Cevat Okçugil, Senaryo: Vecdi Uygun, Kamera: Muzaffer Turan, Yapım: Yıldırım Film/Ali Ekdal

Oyuncular: Okan Demir, Ayda Can, Ali Ekdal, Aynur Akarsu, Talât Gözbak, Doğan Akgün, Yaşar Şener, Hakkı Kurt, M. Ali Kocatürk

Konu: Zalim oba beyleriyle, zenginden aldığını fakire dağıtan bir gencin öyküsü.

#ZAVALLI (1974) Senaryo ve Yönetmen: Yücel Uçanoğlu, Kamera: İzzet Akay, Yapım: Renk Film/Ünsel Aybek

Oyuncular: Yıldırım Önal, Esen Püsküllü, Ahmet Arkan, Güzin Özipek, Hamit Yıldırım, Diler Saraç, Nubar Terziyan

Konu: Cinayet işlemiş bir adamın pişmanlık öyküsü.

#ZAVALLI (1990) – Senaryo ve Yönetmen: İlyas Salman, Görüntü Yönetmeni: Abdullah Gürek, Özgün Müzik, Cahit Berkay, Yapım: Gözde Film/Zikri Göksoy

Oyuncular: İlyas Salman,  Şehnaz Dilan, Cengiz Sezici, Osman Cavcı, Zühal Üstüntaş

Konu: Doğuştan zeka özürlüsü bir adamla evlendiği zeka özürlüsü karısının güldürüsü.

#ZAVALLI KIZ “Ölüm Yaklaşıyor” (1959) – Yönetmen: Hicri Akbaşlı, Eser: Yücel Hekimoğlu, Kamera: Ali Uğur, Yapım: Halk Film/Fuat Rutkay

Oyuncular: Nevin Aypar, Atilla Dinçer, Handan Adalı, Kadri Ögelman, Muazzez Arçay, Hayati Şen, Asıum Nipton, Faik Coşkun

Konu: İş aramak için İstanbul’a gelip ve sonunda aşık olduğu gençle evlenen bir kızın öyküsü.

#ZAVALLI NECDET (1961) – Senaryo ve Yönetmen: Nevzat Pesen, Eser: Saffet Nezihi, Görüntü Yönetmeni : Mikael Filmeridis, Yapım : Pesen Film

Oyuncular: Göksel Arsoy (Necdet), Belgin Doruk (Meliha), Nuray Uslu (Müzehher), Suna Pekuysal (Suna), Nezahat Tanyeri (Makbule), Şahin Tek, Atilla Sun, Sedat Demir, Nezihe Güler (Dadı), Memduh Alpar (Doktor), Eyüp Sabri (Meliha’nın babası)

Konu: Necdet. İstanbul Teknik’i bitirmiş bir mühendis. annesi Makbule ve  Suna ile beraber.  Şişli’de, Orhanların evinde yaşıyorlar. Babası ‘içki yüzünden’ ölmüş. Bir arkadaşı da,  Meliha Nesrin. Abisi Saffet, babası ve annesi ile beraber oturuyor.  Saffet, Suna ile evlenmek üzere. Meliha da Necdet’in hovardalıklarına çok kızgın. Bu nedenle, işin sonunu pek düşünmeden delikanlının müteahhit arkadaşı Şemsi’nin evlilik önerisini kabul eder. Kahramanımız eski huylarını çoktan bırakmış ama bu durumu genç kıza bir türlü anlatamıyor.

Aşk nedeniyle ayılıp bayıldıkça adı sinir hastasına çıkıyor. Suna ve Meliha’nın evlendikleri gece bile herkes, yapacak başka şey yokmuş gibi, delikanlının ‘sinir tedavisi’ için kafa yoruyordu. Suna sorunun çözümünü bulmuş ; “..Abimin hastalığının en iyi ilacı müzik nameleridir.” Sonraki sahnede Meliha ve Turan’ı, sabah sabah, ellerinde keman ve mızıka Necdet’i, hem de yatak odasında, ‘tedavi’ ederken görüyoruz. Çaldıkları parçalar; ‘Ramona’ (1927) (Mabel Wayne) ve ‘Around the World’ (1956) (Victor Young)

Bu sırada odada İbrahim yok ve Meliha, sonradan, Necdet’le arasına girmesin diye İbrahim’den olan çocuğunu düşürüyor. Arkadaşına ihanet etmek istemeyen Necdet, Tarabya’ya Cingöz’ün yanına gider. Hasret dolu günlerden sonra Büyükada’daki karşılaşmalarında ‘Love is a Many Splendored Thing’ (1955) (Fain / Webster) melodisi vardı.

 Suat ve Necip’ten farklı olarak, ‘tutkularına kapılıp’, o yağmurlu gecede birbirlerinin olurlar. Delikanlıyı çok seven bir kişi daha var. Halasının kızı Müzehher. Kalp hastası. Necdet, annesinin ısrarına dayanamayıp onunla nişanlanır. Kıskançlıktan ne yaptığını bilemez durumdaki Meliha, genç kıza çok kötü davranıyor. Necdet’e nişanlısından ayrılmasını söyler. Nedeni, ‘o meşum geceden beri karnında taşıdığı canlı hatıra’ymış. Durumu anlayan Müzehher’in kalbi daha fazla dayanamaz.

Meliha, kocasından boşanıp ona geleceğini söylediğinde Necdet çözümü yaşamına son vermekte buluyor. Müzehher’in yanına gömülür. Meliha da kızını doğururken ölüyor. Yan yana üç mezar.

& 1902’deki aşka 21. yüzyıldan 60’ların anlayışı ile bir bakış. Eser şiirlere bile konu olmuş. Orhan Seyfi Orhon, ‘Evimiz’de sert bir asker olan babasının ‘Zavallı Necdet’i gözyaşları ile okumasını anlatıyor… Filmin başında, üç kızı birden ‘idare eden’ Necdet çok geçmeden tek bir aşk için ‘zavallı’ olur. Önce kovalıyor sonra kaçıyor. Romandaki ‘kalemde memur’, filmdeki mühendis. 80’den sonra çevrilseydi ‘iş adamı’ olurdu. Hiç çalışmadıkları halde milyoner gibi yaşıyorlar. Romanda yok ama filmdeki, o yıllarda çok işlendiği gibi, sevdiği kızın nikâhında şahitlik yapıyor. Filmin başında, henüz müzikle ‘tedavi’ler başlamadan Meliha’nın çaldığı ‘Misty’ (1954) (Erroll Garner) benzeri melodiyle uyanması çok güzeldi… Meliha.. Etekleri jüponlu. Acımasız bir kişiliği var. Özellikle Müzehher’e davranışları hoş değil. Kitaptan (1961) (altıncı basım) (sayfa 56) bir alıntı ;

“..O, kendisini sevmeyenleri severdi.” Ama o kadar güzel ki bunlar hemen unutuluyor. Belgin Doruk, Göksel Arsoy. Hollywood yapımcılarının Doris Day, Rock Hudson’la bile yapamadıkları şeyi gerçekleştirip ‘ideal çift’ olmuşlar. Yalnızca deniz kıyısında, Neil Sedaka’nın söylediği ‘You Mean Everything To Me’ (1960) (Sedaka / Greenfield) şarkısı ile yürümeleri dahi seyirciyi mutlu etmeye yetiyordu…Yüz yıl öncesi için belki ‘lüx’ bile sayılır ama şimdi okuduğumuzda insanı şaşırtan bir şey var kitapta. Necdet, Melihaların taşınmalarını anlatıyor (sf. 9);$

 “..İstasyona gitmek için köşkten çıktığım sırada yanımızdaki pembe köşkün önünde eşya yüklü iki üç öküz arabasının durmakta olduğunu gördüm.” Bir başka yerde (sayfa 72) şunları söylüyor “..Köşk tenha. Bekçi ile bahçıvanlardan, Mari (hizmetçi) ile benden başka kimse yok..Köşke ahçı getirmemiştik. Onun için akşam sabah yemeklerimi Beyoğlunda yemeğe mecburdum.”… Müzehher.. Necdet, Meliha’nın, o da delikanlının aşkıyla yanıyor. Çaresizliği, Necdet’in sözleriyle vurgulanır ; “Zavallı Müzehher, seni sevebilmek kabil olsa..”…Turan (İbrahim)..Romanda ‘erkanı harbiye binbaşılarından’, filmde ise, belki, 27 Mayıs sonrasında çekildiği için ne olur ne olmaz diye müteahhit. Onca kişi arasında bir tek o parasını çalışarak kazanıyor…Ferit (Saffet) ve Meliha’nın Beyrut’taki halaları ölür. Miras (zamanın kanunlara göre) Ferit’e kalmış. O da, gönlünden kopan ‘bir miktarını’ kız kardeşine veriyor… Roman, İkdam Gazetesi’nde ‘tefrika edilmiş’. Belki, bir günlük aralar nedeniyle ‘zavallı’ sözcüğü çok sık tekrarlanmış. Necdet için (kitabın başlığı dışında) 6 ; İbrahim (filmde Turan) Şemsi için 5 ; Meliha için 2 ; Necdet’in annesi, kız kardeşi ve Ferit için birer kez. Müzehher içinse 17 kez. Filmde Necdet için 4 kez, Müzehher için 2 kez zavallı deniyor. Yine kitapta, içinde duygusallığın yansıtıldığı ‘ah’ ve ‘oh’ ünlemleri olan 39 cümle var. Kapalıçarşı anlatılırken bile (sayfa 37) böyle ünlemler kullanılmış (Cevdet Kudret). Safvet Nezihî (Cevdet Kudret, yazarın adını böyle yazıyor), burada kuyumculuk yaparak geçimini sağladığı için Çarşı ve Bedesten’in anlatıldığı 37. ve 38. sayfalar çok başarılı. Meliha’nın babası rolündeki (adı filmde ve romanda yok) Eyüp Sabri ; Nikâh’ta gördüğümüz Celal Ersöz ; Meliha ve Necdet’in kızı rolündeki Nida Sun (Atilla Sun’un kızı mı?) ; Dadı Nezihe Güler ; Doktor Memduh Alpar ; Necdet’in halası Semra Ece ; Müzehher’in sarı (öyle diyorlar) gülü ve Meliha’nın kurdelesi çok güzeldi. “Ayrılık acısını bilirim ben, sevmekten de acıdır o.”  (Yazan: Murat Çelenligil “editör” – sinematürk Internet veri tabanı)

#ZAVALLI NECLA (1960) – Senaryo ve Yönetmen: İhsan Nuyan, Eser: Azmi Kütüval, Operatör: Cezmi Ar, Müzik: Kadri Şençalar, Yapım: Tunç Film/İhsan Nuyan

Oyuncular: Beyhan Akıncı, Baki Tamer, Sevim Çalışgir, Ömer Hayyam, Halide Pişkin,

Konu: Yoksul bir kızın acılarla dolu yaşamının öyküsü

ZAVALLI SUAT (1952)  – Bknz: EBEDİ  İSTİRAHAT – Vedat Örfi Bengü

#ZAVALLI YAVRUCAK “Kocamdan Ayıramazsın” (1959) –  Senaryo ve Yönetmen: İhsan Tomaç, Kamera: Mustafa Yılmaz, Yapım: İzmir Film/Necdet Bükey

Oyuncular: Sevim Tuna, Kâmil Deliorman, Atilla Ergün, Ayla Varol,

Konu: İki erkek bir kadın ve ortalarında kalan bir çocuğun öyküsü.

#ZAVALLILAR (1974) – Yönetmen: Yılmaz Güney, Senaryo: Yılmaz Güney, Atıf Yılmaz, Görüntü Yönetmeni: Gani Turanlı, Kenan Ormanlar, Güney Film/Yılmaz Güney, Süha Peelitözü

Oyuncular: Yılmaz Güney, Yıldırım Önal, Güven Şengil, Seden Kızıltunç, Göktürk Demirezen, Kamuran Usluer, Hülya Şengül, Mehmet Şahiner, Birtane Güngör, ıhsan Baysal, Süha Doğan, Hüseyin Kutman, Feridun Çölgeçen, Hakkı Kıvanç, Ajlan Aktuğ, Asım Nipton, Nizam Ergüden, Ali Seyhan, Yaşar Şener, Osman Alyanak, Mustafa Yavuz, Mehmet Bahadır, Celalettin Yonal, Faik Coşkun

Konu: Sultanahmet Cezaevi’nde yeni bir gün başlar. Mahkumlar hapishanenin avlusunda volta atmaktadırlar. Hacı (Yıldırım Önal) ile Arap (Güven Şengül) duvarın dibine çömelmişler, güneşlenmektedirler. Arkadaşları Abuzer (Yılmaz Güney) ise yere atılan bir izmariti alıp yanlarına gelir. Çeşitli suçlardan içeri giren bu üç arkadaşın cezaları üç gün sonra bitecektir. Endişelidirler. Dışarıya çıkınca aç, susuz ve işsiz, ne yapacaklardır?

Koğuşun bir kenarında birkaç mahkum, önlerindeki tepsiye çökmüşler, soluk almadan baklava yemektedirler. Mahkumlardan birinin kerhanedeki dostu göndermiştir baklavayı. Onları uzaktan ağzı sulanarak seyreden Abuzer, yanlarına gelir, “Afiyet olsun abi…” der, baklavayı yiyenler hiç oralı olmazlar. Abuzer tekrar aynı şeyi söyler:

“Afiyet olsun abi… ” Yine oralı olmazlar. Adamlar baklavayı yemeye devam ederlerken Abuzer adamları itip baklava tepsisini kapar ve kaçar. Peşindekiler, baklavaları ağzına tıkıştırıp yemeye çalışan Abuzer’i demir parmaklıklı kapının arkasında yakalarlar, üzerine çullanıp döverler. Gardiyanlar koşar, Hacı ile Arap gelir. Müdürün emriyle ceza olarak saçları kesilecektir.

Abuzer, berberin koltuğuna oturup aynaya baktığında çocukluk günlerini hatırlar. Başına ne gelmişse üvey babası yüzünden gelmiştir. Babası bir iş kazasında öldükten sonra komşuları, anasını (Nuran Aksoy) bir adamla evlendirmişlerdir. Ama ne yazık ki adam kötü biri çıkmıştır ve anasını sık sık dövmeye başlamıştır. Bu yüzden de Abuzer evden kaçmak zorunda kalmıştır. Tophane kahvelerinde sabahlayan Abuzer evine döndüğünde anasına saldıran yabancı bir adamla karşılaşmıştır. Üvey babası, anasını o adama satmıştır. Olaydan habersiz olan anası, ekmek bıçağıyla saldırganın üzerine yürüyüp o adamı öldürmüştür. Anası sekiz yıla mahkum olup hapishaneye girince, Abuzer sokaklarda aç-susuz kalmış, böylece hırsızlık yapmaya başlamıştır ve çocukluğu da çoğalarak hep içeride geçmiştir.

Arap da Abuzer’e benzer bir kader mahkumudur. Köyünden kaçırdığı kızla (Birtane Güngör) evlenme hazırlığı içinde olan Arap, tüm umudunu yanında çalıştığı patronuna (Hüseyin Kutman) bağlamıştır. Hanındaki kahve ocağını çalıştırması için ona söz vermiştir patronu. Ancak sözünü yerine getirmeyen, karşılığında para isteyen patronunun kafasına telefon ahizesiyle vurur, patronu yaralanır.

Hacı’nın geçmişteki hayatı onlardan farklı değildir. Sokaklarda kaçak Amerikan sigarası satan Hacı, tutkunu olduğu fahişe Naciye’yi (Seden Kızıltunç) eski dostuyla yatakta yakalayınca onu delik deşik etmiştir. Ve kader onları Sultanahmet Cezaevi’nde bir araya getirmiştir.

Abuzer, Hacı ve Arap cezalarını tamamlayıp hapisten çıktıklarında yatacak yerleri yoktur. Bir yanda açlık, diğer yanda buz gibi bir hava …Sultanahmet Parkı’ndaki bir bankta otururlarken, Abuzer dalıp gitmiştir yine. Delikanlılık yıllarında (Göktürk Demirezen) bir lunaparkta çalışırken tanıştığı Fidan’ı (Hülya Şengül) hatırlar. Onun yüzünden işten atılışı ve Cibali Tütün Fabrikası’nda işçi olarak çalışan Fidan’ı kapıda bekleyişi gözlerinin önünden gitmemektedir.

Abuzer, Hacı ve Arap, esrarkeşlerin ve ispirtocuların mesken tuttuğu surlarda karınlarını doyurup yatacak yer bulması için Muhlis’i ararlar. Bulamazlar… Karınlarını doyurmak için bir lokantaya girerler. Yemek yedikten sonra Arap ile Hacı, Abuzer’i lokantada yalnız bırakıp kaçarlar. Parasızdırlar. Abuzer de kaçarken yakalanır ve karakola düşer. Komiser, Abuzer’i bağışlar. Nereye gideceğini bilemeyen Abuzer için hayat değişmez. Yine yalnızdır, yine açtır. Arkasına bakmadan insanlardan hep kaçacaktır.

ÖDÜL:
12. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde (19875)
En başarılı 3. Film
Seden Kızıltunç “en başarılı Yardımcı kadın”
Sinematek Derneğince
“sezonun en iyi 3. filmi

Meraklısına Notlar: Yılmaz Güney’in tutuklanıp hapse girmesi sonucu yarım kalan filmi, üç yıl kadar sonra yeni bir senaryo çalışması ve yeni bir düzenlemeyle Atıf Yılmaz tamamladı. Hapishane bölümleri tümüyle Güney tarafından çekilen filmin üç mahkumla ilgili dışarıdaki sahneleri ve onların geçmişteki hayatlarını, dolayısıyla suça itilme nedenlerini, ayrıca Yılmaz’ın gençlik yıllarını Atıf Yılmaz yönetti. Yılmaz Güney’in çalışmasında yer alan ve Romalı Perihan’ın Beyrutlu bir kadını oynadığı sahneler tümüyle atıldı. Şanar Yurdatapan-Atilla Özdemiroğlu ikilisinin müziklerini düzenlediği film, gösterime girdiğinde bazı bölgelerde ve bazı sinemalarda saldırıya uğradı. Özellikle Kahramanmaraş’taki iki sinema salonu (Atlas ve Ceylan sinemaları), Oğuzhan Asiltürk’ün İçişleri Bakanı ve Naim Cömertoğlu’nun da Kahramanmaraş Valisi olarak görev yaptığı dönemde yaşandı bu olaylar. Bazı suçlular tutuklandı.

Almanya’daki video kopyasında ve Türkiye’de çıkarılan VCD’sinde jenerik bölümü eksiktir. İki ayrı çalışma ve iki ayrı senaryo düzenlemesi nedeniyle Güney’in senaryosundaki bazı sahneler, yazıldığı gibi, birbirini tutmamaktadır. “[1]

#ZEFİR (2011) – Senaryo ve Yönetmen: Belma Baş, Görüntü Yönetmeni: Mehmet Zengin, Yapımcı: Seyhan Kaya, Birol Akbaba, Sanat Yönetmeni: Canan Çayır, Yardımcı Yapımcı: Namık Kemal Uzunlar, Yardımcı Yönetmen: Racia Adar, Yönetmen Yardımcısı: Serkan Yıldırım, 2. Kamera Asistanı: Ceren Yıldız Burçak, Focus Puller (2. Ekip): Evrim Kaya , Focus Puller: Engin Özkaya, Set Fotoğrafları: Budak Akalın, Ahmet Fuat Onan, Online Kurgu: Erkan Kezer, Işık Şefi: Ferdi Eskicioğlu, Işık Asistanı: Recep Ba-yat, Bahadır Tümayman, Murat Ballı, Kostüm Ekibi: Nurcan Tatalır, Aksesuar: Emre Hamamcı, Ses Kayıt: İsmail Karadaş, Ses Kurgu: Çağrı Ayyıldız, Prodüksiyon Amiri: Sedat Koca, Grafik Tasarım: Budak Akalın, Ulaşım: Namık Kemal Uzunlar, Oyuncu Koçu: Ahmet Fuat Onan,

Oyuncular: Seyma Uzunlar (Zefir), Vahide Gördüm (Ay /Anne), Sevinç Baş (Anneanne), Rüştü Baş (Dede), Fatma Uzunlar (Havva), Harun Uzunlar (Memo), Nazlı Can Kılıç (Peri), Oktay Kaptan (Kaptan), Tülay Kaptan (Tala), Mustafa Can Şimşek (Keremcan ), Cemile Kaptan (Yolcu), Budak Akalın (2. Çoban), Niyazi Koyuncu (Gitarist), Enis Ayar (1. Kampçı), Namık Kemal Uzunlar (Bekir), Cem Yılmaz,

Konu: Başına buyruk bir kız çocuğu olan Zefir, yaz tatilini anneannesiyle dedesinin Doğu Karadeniz Dağları’ndaki yayla evinde geçirmektedir. Uzaklardaki annesinin gelip onu alacağı günü iple çekmektedir. Annesi sonunda beklenmedik bir anda çıkagelir. Ne var ki Zefir’i almaya değil, her zamankinden daha uzun bir yolculuğa çıkmadan önce onunla vedalaşmaya gelmiştir. Oysa Zefir, bir daha ondan ne pahasına olursa olsun ayrılmamaya kararlıdır.

Ödüller
İstanbul Film Festivali;
►en İyi Senaryo Belma Baş

  1. Uluslararası Kerala Film Festivali
    ►Gümüş Kukal Belma Baş

KÜRESELLEŞMENİN ÇEKTİRDİKLERİ ÜZERİNE… (Zefir)

Annesini çok az gören, köyünde dedesi ve anneannesi ile kalan bir kız çocuğunun hikayesi, yapımcılığını Cem Yılmaz’ın üstlendiği “Zefir”. Kısa filmleriyle tanıdığımız Belma Baş ilk uzun metrajında ana öykü akışı, kamera kullanımı, çerçevelerin üç boyutlu düzenlemesi gibi şeyler konusunda şaşırtıcı derecede başarılı adımlar atmış. Ancak İran ve Uzakdoğu sineması hayranı olduğu için soyut evrenini somuta ve doğa görüntülerine teslim edince ikinci yarıda düşüşe geçiyor maalesef. Yine de ‘küreleşme sorununu ele alan bu yapıt ilk film olarak takdir etmek boynumuzun borcu…Belma Baş, ilk filminde şaşılacak derecede ustalıklı görüntülerle çıkıyor karşımıza. Aslında bu özünde minimalist bir sanat filmi. Bu doğrultuda da Zefir adlı karakterin çevresindeki insanları öznel veya nesnel kullanış şekilleri bir hayli üç boyutlu ve özenli. Anlatmak istediği şey açığa çıktıkça ise bu şaşırtıcı kalite, bir anda yerini başka şeylere bırakıyor.

Akla yer yer Bresson’u, yer yer Nuri Bilge Ceylan’ı getiriyor, Öyle ki arka plana kadar tamamı net görüntülerle ‘dışarıdan gelen kadın’, ‘şelalede inek görme’, ‘dumanlı inek kaybolma’ gibi sahneler çok iyi halledilmiş. İnek gözünün yakın planının üç boyutlu hali de akla Bresson’un “Rastgele Balthazar”ındaki (“Au Hasard Balthazar”, 1956) eşeğin kullanımını, ineğin öldüğü kısım ise Tarkovsky’nin hipnotize edici yaklaşımını hatırlatıyor.

Çerçevelerinin ise Nuri Bilge Ceylan, Semih Kaplanoğlu gibi bu konunun ülkemizdeki başarılı temsilcilerini akla getirdi-ği söylenebilir. Ancak film; Zefir adlı köyde yaşayan bir kızın, annesinin gitmesiyle çektiği acının üzerine yoğunlaşmasıyla beraber bu görsel yapı çatırdıyor.

Hikayeyi ve tek boyutlu mesajı öne çıkarması zararına olmuş, Üstüne üstlük hikayesiz ilerleyen dünya bir anda içine yapma bir öykü alıyor. Bu sayede de aslında anne karakterinden şehri temsil etmesi için yerleştirilen yürüyüşçü kıza kadar bir pastiş’ (başka şeylerden yapıştırma estetiği) dokusu hissediyor

Aslında bu noktaya ulaşırken yönet-menin yapmak istedikleri, ilk 40 dakikada iyi işliyor. Ancak ‘Kahrolsun kapitalizm, yaşasın natüralizm!’ mesajını dingin sinemadan bağıra bağıra söylemeye geçince bir anda yerle bir oluyor.

İran ve Uzakdoğu sinemasının hayranı olmalı Bunun ışığında da Uzakdoğu ve Asya sinemasında gördüğümüz ‘doğa görüntülerini filmin üzerine yerleştirme’ mantığının izini sürmeye başlıyoruz. Öyle ki bir anda bu kaliteli görüntülerin önünde netsiz bir örümcek ağı netleşiyor, bir salyangoz yürümeye başlıyor veya çok güzel diye çikolatalı mantarlar beliriyor. Karakterin bir anda kendini doğaya atıp ‘Annem gidip sanayileşmeye teslim olacaksa, bir daha hiç gelmesin!’ demek istemesi böylesi bir soyut dünyaya ihtiyaç duyuyor belki.

Ancak Baş’ın bu hedefinden ziyade İran sinemasının ‘doğa ile sanat sineması izleyicisini mest etme’ görüşünü yansıttığı söylenebilir. Öyle ki arka plan ile ön planı başarıyla kullanıp adeta ‘iki alanlı sinema dili’ yakalama ustalığını bırakıp böylesi imgelere teslim ediyor bir anda. Bunun devamında ‘Netsiz olan insan, net olan doğa görüntüsü’ odaklı bir görsel yapı akmaya başlıyor.

İlk film olarak yaptıklarını takdir etmek lazım

Bu noktadan sonra da düşüşe geçen film, haddinin üzerinde seyreden, daha doğru bir tanımla açıklamak gerekirse hikayesinin getirdiği noktada iğreti duran bir sonla bağlanınca, ilk film olmanın verdiği bütün açmazlara düşüyor. ‘Doğayla duygusallaşma’, ‘her şeyi yapabilirim’ isteği vs vs…

Ama yine de Belma Baş’ın ilerleyen dönemde buradaki kostüm kullanımından sanat yönetimine uzanan detaycı yapısıyla iyi işlere imza atabileceğini düşünebiliriz. Yani bir iz bırakıyor. Sadece natüralizm yapmak için duygusallaşmaması ve kendini kamerasına teslim etmesi dileğiyle. Burada akan şey belgesel değil kurmaca film öyle ki… (Kerem Akça, haberturk.com internet sitesinde yayımlanmıştır

#ZEHİR [2](1998) – Senaryo ve Yönetmen: Oğuz Gözen, Görüntü Yönetmeni: Dinçer Önal, Yapım: Ufuk Film/Yener Yılmazoğlu

Oyuncular: Alev Soylu, Ekin, Gönül Konduk, Halit Arkan, Zafer Öner, Songül Gülden, Cesur Yılmaz, Armağan Gani, Murat Masat, Emin Çalışkan, Meltem Demirci, Adnan Zaman, Faruk Savun

Konu: Evini terk etmiş beyaz zehir bağımlısı bir kadınla, onu kaçırıp hayata bağlamaya çalışan bir romancının öyküsü.

#ZEHİR ALİ (1959) – Senaryo ve Yönetmen: Nuri Akıncı, Operatör: Cezmi Ar, Müzik: Zeki Duygulu, Şarkılar: Mefharet Yıldırım, Kaplan Tarsuslu,  Yapım: Tafi Film

Oyuncular: Nazım İnan, Gülistan Güzey, Toygar Belevi, Leman Altıntaş, Ahmet Tarık Tekçe

Konu: Bir kabadayılık öyküsü.

#ZEHİR HAFİYE (1963)   Yönetmen: Dr. Arşavir Alyanak, Senaryo: Fikret Arıt (Gıyas Ersü’nün bir eserinden), Reji Asistanı: Mehmet Aslan, Foto Direktörü: Memduh Yükman,  Prodüksiyon Amiri: Semih Sarıoğlu, Seslendiren: Yorgo İlyadis, Montaj ve Senkron: Turgut İnangiray, Negatif Montaj: Sezai Elmaskaya, Kurgu: Turgut İnangiray, İlya Pençoğlu, Laboratuar: Hayati Akbulut, Yılmaz Erman, Erdoğan Dolapçı, Laboratuar Şefi: Hilmi Başcan, Prodüktör: Hürrem Erman, Yapım: Tül Film, Erman Film Stüdyosunda hazırlanmıştır.

Oyuncular: Leyla Sayar, Fikret Hakan, Suphi Tekniker, Sevda Nur, Mine Soley, Asım Nipton, Nuri Ergün, Yaşar Şener, Hüseyin Güler, Hakkı Kıvanç, Talat Gürova, Hakkı Haktan, Hayri Esen,

Konu: Cinayete kurban giden bir dansözle katili arayan bir gazetecinin macerası.

#ZEHİR HAFİYE (1971) “Erotik Macera” Yönetmen: Çetin İnanç, Senaryo: Bülent Oran, Foto Direktörü: Kaya Ererez, Yapım: Kadri Film/Kadri Yurdatap

Oyuncular: Yılmaz Köksal, Feri Cansel, Reha Yurdakul, Altan Günbay, Melek Görgün, Bilal İnci, Erden Alkan, Kâzım Kartal

Konu: Para ve şöhret peşinde koşan bir bitirimin delikanlının öyküsü.

#ZEHİR HAFİYE (1989) – Yönetmen: Orhan Aksoy, Senaryo: Orhan Aksoy, Osman F. Seden, Görüntü Yönetmeni: Abdullah Gürek, Kurgu: Sedat Karadeniz, Sanat Yönetmeni: Secat Kırmacı, Yönetmen Yardımcısı: Uğur Ün, Kamera Asistanı: Mesut Çağdaş, Negatif Kurgu: Ömer Aksu, Laboratuar Şefi: A. Tümay Rızai, Renk Düzenleme: Hayati Akbulut, Işık Şefi: Ergün Şimşek, Işık Asistanı: Selâhattin İnan, Ses Kayıt: Gültekin Çavuş, Set Amiri: Bederi Uğur, yapım: Uğur Film/Memduh Ün

Oyuncu: Kemal Sunal (Cemal), Nur Gürkan (Zeynep), Şemsi İnkaya (Nrcati), Leman Çıdamlı (Zeynep’in halası), Hakkı Kıvanç (Rıfat), Tuncay Akça (Kapıcı), Ekrem Dümer (banka müdürü), Bahadır Tok (Cem), Zafer Atlı (Hakan), Cevdet Özalaş (Şehmuz’un adamı)

#ZEHİR KAÇAKÇILARI: (1952) – Senaryo ve Yönetmen : Hicri Akbaşlı, Foto Direktörü: Pauker, Kriton İlyadis, Yapım: Adalı Film/Handan Adalı

Oyuncular: Handan Adalı, Bülent Oran, Muzaffer Arslan, Turhan Göker, Sırrı Gültekin, Ahmet Tarık Tekçe, Hamdi Şanlıgil, Nimet Alp

Konu : Eroin kaçakçılığı yapan bir şebekenin polisle olan çatışmalarının öyküsü.

#ZEHİRLİ ÇİÇEK (1967) Yönetmen: Mehmet Dinler, Senaryo: Osman F. Seden, Kamera: Nedim Akanlar, Müzik Direktörü: Yıldız Tezcan, Yapım: Kemal Film/Osman F. Seden

Oyuncular: Yıldız Tezcan, Efgan Efekan, Reha Yurdakul, Sevinç Pekin, Senih Orkan, Ayfer Feray, Nubar Terziyan, Feridun Çölgeçen, Erol Günaydın, Ferah Nur, Atıf Kaptan, Küçük Yıldız: Ömercik

Konu: Babası tarafından evden kovulup sonra da şarkıcı olan bir kızın dramı.

#ZEHİRLİ ÇİÇEK  (1977) “EROTİK MACERA” Yönetmen: Oksal Pekmezoğlu, Senaryo: Engin Temizer, Kamera: Dinçer Önal, yapım: Gaye Film/Erdoğan Tilav

Oyuncular: Arzu Okay, İlkay Gün,  Orhan Alkan, Nizam Ergüden, Yaşar Şener, Turgut Özatay, Tevhid Bilge

Konu: Arzu bir şarkıcıdır ve Tarık’ı sevmektedir fakat Tarık evlenmeye yanaşmamaktadır. Tarık Arzu’yu iki adama peşkeş çeker ve onların Arzu ile ilişkiye girmesini sağlar. Tecavüze uğrayan Arzu kaçar  ve yine şarkıcılık yapmaya başlar ve bir turneye çıkar.  Bu turne de Arzu bir benzin istasyonu sahibinin dikkatini çeker,  zamanla arkadaşlıkları ilerler Tarık da bu arada iş aramaktadır benzin istasyonuna gelir benzin istasyonun sahibi onun askerlik arkadaşı çıkar orada çalışmaya başlar. Bu arada Arzuyu görür yine ilişki kurmak ister ve Arzu’yu kandırıp benzin istasyonunu birlikte soyarlar.

#ZEHİRLİ ÇİÇEK (1986) Yönetmen: Mehmet Dinler,  Senaryo: Vecdi Uygun, Kamera: Kenan Kurt, Müzik: Ömer Şan, Bilge Şan, Cengiz Tekin, Yapım: Rana yayınları/Erol Solak

Oyuncular: Bilge Şan, Ömer Şan, Yusuf Sezgin, Sevim Özün, Aliye Rona, Hüseyin Peyda, Jale Öz, Cahide Adanalı, Nejat Gürçen, Hasan Demirkaynatan, Yaşar Şener, Murat Avcı, Şadan Adanalı, Ehat Alinçe, Murat Avcı, hale Haykır, konuk Sanatçılar: Kemal Özkan, Hilmi Coşkun, Güneş Olcay, Küçük Yıldız: Ayşem

Konu: Trafik kazası sonrasında yüzünde iz kalan bir kadınla, onu şöhrete ulaştıran bir adamın öyküsü.

#ZEHİRLİ ÇİÇEK (1996) – Senaryo ve Yönetmen: Tevfik Polam, Görüntü Yönetmeni: Dinçer Önal, Yapım: Sinema Kontak/Mehmet Güler

Oyuncular: Murat Soydan, Meral Zeren, Teoman Ayık, Melek Ay, Sami Hazinses, Cesur Yılmaz

Konu: Sakat çocuğu için fahişelik yapan bir şarkıcı kadının öyküsü

#ZEHİRLİ DUDAKLAR (1967) – Senaryo ve Yönetmen: Çetin Karamanbey, Kamera: Mike Rafelyan, Yapım: Uzun Film/Abduklkadir Uzun

Oyuncular: Tamer Yiğit, Zennube, Esen Püsküllü, Tunç Oral, Reha Yurdakul

#ZEHİRLİ HAYAT (1966) – Yönetmen: Aram Gülyüz, Senaryo: Erdoğan Tünaş, kamera: Manasi Filmeridis, Yapım: Kare Film/Hayri Caner

Oyuncular: Ekrem Bora, Ajda Pekkan, Gürel Ünlüsoy, Gülbin Eray, Devlet Devrim, Hakkı Haktan

Konu: Sevdiği kadının üzerine patronunun kızıyla evlenmek zorunda kalan bir gencin öyküsü.

#ZEHİRLİ HAYAT (1967) – Yönetmen: Türker İnanoğlu, Yönetmen Yardımcısı Hüseyin Karaoğlu, Görüntü Yönetmeni: Çetin Gürtop, Kamera Asistanı: Hüseyin Karındoyuran, Senaryo: Fuat Özlüer, Işık Şefi: Mehmet Çakar, Şevket Yılmaz, Teknik Yönetmen: Mehmet Bozkuş, Sesleri Alan: Tuncer Aydınoğlu,  Prodüksiyon Amiri: Memduh Karakaş, Yapım: Erler Film/Türker İnanoğlu, (Acar Film Stüdyosunda Hazırlanmıştır.)

Oyuncular: Cüneyt Arkın, Semiramis Pekkan, Önder Somer, Çolpan İlhan, Süleyman Turan, Bedia Muvahhit, Şaziye Moral, Mümtaz Ener, Nevzat Okçugil, Ali Seyhan, Ömercik

KONU: İşadamı Hayri Bey’in (Mümtaz Ener) kızı İnci (Semiramis Pekkan) şoförleri Doğan (Cüneyt Arkın) ile sevgilidir. Fabrikalarının müdürü Turan (Önder Somer) teyzesi Fazilet (Nevzat Okçugil) ile, uzun zamandır göz koyduğu İnci’yi ailesinden istemeye gider. İnci’nin annesi Saadet (Bedia Muvahhit) bu evliliği onaylar. İnci ise bu teklifi geri çevirir. Turan adamı Nuri’den (Süleyman Turan) İnci’yi izlemesini ister. Doğan ile İnci’nin birlikte gizli resimlerini annesine verir. Saadet Hanım Doğan’ı aşağılar ve işten kovar. Turan’ın asıl amacı İnci ile evlenip ailenin servetine konmaktır. Fatura yolsuzluğunu farkeden Hayri Bey üzerine gidince, Turan yaşlı adamı kiralık katil Memo’ya öldürtüp suçu Doğan’a yıkma planı yapar. Sevgilisi Meral (Çolpan İlhan), Doğan’ı arayıp İnci’nin yakın arkadaşı olduğunu, evlilik işini konuşmak üzere köşkte beklendiğini söyler. Doğan köşke gittiğinde Hayri Bey’i öldürülmüş bulur. Tam o anda polis gelir ve Doğan tutuklanır. İnci onu cezaevinde ziyaret eder, katil olduğuna inanmadığını, hamile olduğunu söyler. Doğan yirmidört yıla mahkum olur. İnci çocuğu babasız doğmasın diye Turan’la evlenir. Meral’se pişmandır, Doğan’ın annesine gerçeği anlatır. O da oğluna. İnci doğum yapar. Oğluna Ömercik adını verirler. Turan ise işlerin başına geçmiş, Nuri’yi de müdür yapmıştır. Meral kendini içkiye verir. Doğan bileğini kestiği için götürüldüğü hastaneden kaçar. Turan Ömercik’e de, İnci’ye de kötü davranmaktadır. Doğan Nuri’yi sıkıştırıp gerçek katilin Turan’ın kiraladığı Memo olduğunu öğrenir. Meral de bunu doğrular. Doğan Ömercik’le dost olup, Turan’ın sandığı çocuğu yanında alıkoyar. Suçsuz olduğu kanıtlanana dek Ömercik’i iade etmeyeceğini söyler. İnci ile buluştuğunda katilin Memo olduğunu anlatır. İnci Ömercik’in kendi oğlu olduğunu itiraf eder. Öldürmek için Doğan’ın peşinde olan Memo Ömercik’i kaçırır. Turan Doğan’a, teslim olursa çocuğu bırakacağı tehditinde bulunur. Ve delil kalmaması için Memo’yu vurur. Memo ölmeden önce İnci’nin haber verdiği polise herşeyi Turan’ın yaptırdığını itiraf eder. Turan ve Nuri tutuklanır. Suçsuzluğu ortaya çıkan Doğan, İnci ve oğulları Ömercik’le mutlu bir yaşama başlar…

#ZEHİRLİ KUCAK (1966) Senaryo ve Yönetmen: Abdurrahman Palay, Kamera: Rafet Şiriner, Yapım: Pesen Film/Nevzat Pesen

Oyuncular: Selda Alkor, Tamer Yiğit, Tuncel Kurtiz, Çocuk Oyuncu:  Parla Şenol (d:1956)

#ZEHİRLİ ŞÜPHE  (1949) – Senaryo ve Yönetmen: Suavi Tedü, Operatör: Coni Kurteşoğlu, Yapım: Halk Film/Fuat Rutkay

Oyuncular: Suavi Tedü, Hulusi Kentmen, Aliye Rona, Lütfi Güneri, Şadi Şener, Mürvet Özerden, Atıf Kaptan, Şükran Özer

Konu: Kızına tecavüz eden genci vurup hapse giren ana ile kızının mutlu sonla biten dramatik öyküsü.

#ZEHRA   (1972) – Yönetmen : Yücel Çakmaklı,  Senaryo: Bülent Oran, Foto Direktörü: Necati İltaç, Müzik: Yıldırım Gürses, Yapım: Elif Film/Atilla Gökbürü

Oyuncular: Hülya Koçyiğit, Ediz Hun, Yalçın Gülhan, Suzan Avcı, Hulusi Kentmen, Atıf Kaptan, Nilgün Özhan, Ferudun Çölgeçen, Leman Akçatepe, İsmail Hakkı Şen, Misafir Sanatçı: Yıldırım Gürses (“Bir Garip Yolcu” şarkısıyla)

 Konu: Şehirde, tabiattan ve tabii insan ilişkilerinden kopuk, varlıklı bir aileden gelen Zehra, köy hayatının yalınlığını, sade insan ilişkilerini, doğal çevrenin verdiği duygu zenginliğini tanıyınca bağlanacağı dünyayı bulur. Ona bu dünyayı keşfetmesinde Murat yardımcı olur. Murat, şehirli bir geçmişi olan, sanatçı duyarlılığına sahip, zeki ve ince duygulu bir gençtir. Huzur ve sükun bulmak için köy hayatına sığınmıştır. İki genç temiz bir sevgiyle birbirlerine bağlanırlar. Ne var ki bu bağlanışı çileli bir beraberliğe dönüştüren dramatik bir engel vardır aralarında.

ÖDÜL:
4. Adana Altın  Koza Film Festivali,’nde (1972)
 Hülya Koçyiğit “En iyi kadın oyuncu

#ZENGİN MUTFAĞI  (1988) “35mm, Renkli, 81dk” – Senaryo ve Yönetmen: Başar Sabuncu, Eser: Vasıf Öngören, Görüntü Yönetmeni: Erdal Kahraman, Kamera Asistanı: Ahmet Servidal, Sanat Yönetmeni ve Dekor: Osman Şengezer, Yapım: Erler Film/Türker İnanoğlu – Arzu Film/Nahit Ataman ortak yapımı

Oyuncular: Şener Şen, Nilüfer Açıkalın, Oktay Korunan, Gökhan Mete, Osman Görgen

Konu: Gençlik yıllarındaki pehlivanlığı ile övünen Lütfü Usta (Şener Şen), zengin işadamı Kerim Bey’in evinde aşçıdır. Bir sabah kalktığında evde kimsenin olmadığını farkeder. Yanında çalışan kızın (Nilüfer Açıkalın), o gün nişanı vardır. Ama sözlüsü Selim de ortalıkta görünmez. O sırada gelen şoför Seyfi’nin ağabeyinden, işçilerin grev ve yürüyüş yaptığını, patronun – ne olur ne olmaz- diye Avrupa’ya gittiğini öğrenir. Selim’le genç kız nişanlanır. Ortam sakinleşir, Kerim Bey döner. Lütfü Usta, gelirken getirdiği eğitimli kurt köpeğine özel yemek pişirdiği için sinirlenir. İşsiz nişanlı Selim, evlenebilmek için ihtiyacı olan parayı bulma amacıyla kargaşa çıkaranları ihbar eder. Bunlardan biri Selim’i tanır. Öldürülmekten korkan Selim, Lütfü Usta’ya sığınır. Lütfü Usta’nın konuştuğu Kerim Bey, bu “muhbir vatandaş” genci özel bir kampa yollar. Selim döndüğünde değişmiş, havalı ve agresif biri olup çıkmıştır. Saldırgan ve huysuz kurt köpeğini ise Lürfü Usta zehirler. Bunu ancak anarşistlerin (?) yapacağını düşünen Selim araştırma yapar, nişanlısından şüphelenir. Kerim Bey iki köpek daha getirir. Genç kız ise Seyfi’den şüphelenildiğini sanır, ancak kendisi olduğunu anlar ve Selim’den ayrılır. Ahmet ve Seyfi gösteri yürüyüşlerine katılır. Lütfü Usta birgün gazetede Selim’le eski nişanlısının kavga ederken resmini görür. Eski pehlivanlığı depreşir. Bir kız kadar yürekli olmadığını düşünür. Köşkten ayrılsın mı, yoksa kalsın mı? Bu ikilemde öylece kalakalır…

Ödül:
5. Akdeniz Kültürleri Film Festivali’nde (Korsika)
Züğürt Ağa “Gümüş Zeytin Ağacı” ödülü

  • “Zengin Mutfağı”, pek de zengin sayılamayacak modern tiyat­romuzun ünlü ve yarı klasik sayılan bir oyunu… Zamanında ne ya­zık ki göremediğim bu ünlü oyun, 15-16 Haziran 1970’te işçilerin toplu bir grev ve yürüyüşle yöneticilerimize sıkıntılı anlar yaşattığı günlerin bir “zengin evinin mutfağına yansımasını anlatıyor. Yalnız­ca 5 kİ§İ arasında geçiyor oyun: “Pehlivan” diye anılan ve “20 yıldır sokağa adımını atmamış” Lütfü Ağa {bu tip, insana Hal Ashby’nin “Merhaba Dünyasındaki Chance Gardener’ı anımsatıyor); evlat edindiği güzel bir kız; onun nişanlısı, kendi halinde bir sıkılgan gençken evin sahibi Kerim Bey’in maşası ve işçi öğrencilere karşı tahrik eylemlerinin vurucu gücüne dönüşen Selim; evin şoförü ve zaman zaman gözüken emekçi Ahmet Ağabey… Tüm bu kişiler, dı­şardan gelen köpek havlamaları, çığlık ve bağrışmalar, panzer ve polis düdükleri gibi seslerin eşlik ettiği bir serüven yaşıyorlar. Fil­min amacı, elbette oyunun da olduğu gibi, faşizme doğru gidiş için bahane oluşturan zor bir dönemi simgesel düzeyde yansıtmak, ser­gilemek ve özellikle aşçının kişiliğinde, olaylara seyirci kalmak veya karşı çıkmak İkilemi üzerinde insanı düşünmeye yöneltmek…

İyi, güzel de Sabuncu’nun filmi bunları yapabiliyor mu? Doğru­su kuşkuluyum… Sabuncu, Öngören’in oyununu olduğu gibi koru­muş, bir sözcük bile eklememiş. Keşke öyle yapmasaydı! Batıda Örneğin Shakespeare’in oyunları bile filme alınırken kimi ekleme ve­ya çıkarmalar yapılabiliyor. Öngören’in oyunu sahnede nasıl duru­yordu bilmiyorum (herhalde çok daha iyi duruyordu), ama perdede yetersiz kalıyor.

Kişilikler gereğince işlenmemiş (Sabuncunun oyuncu seçimi ve tiplemesi de bu eksiği gidermede yardımcı olamıyor), böylesine kısıtlı bir konu için yeterince mizahla da beslenmemiş. İnsanın aklı­na, ne bileyim, baş kişisi aşçı olan bir oyun/filmde en azından ye­mek, mutfak, Türk mutfağı üzerine bir kaç espri, benzetme, hüner numarası filan niye yok diye geliyor. Tek bir mekânda (mutfak) yal­nızca 5 kişi arasında geçen bir film yapmak olanaksız değil…Ancak Sabuncu1nun filmi, yumuşak kame­ra hareketlerine, ustaca sağlanmış bir sürekliliğe ve dekorun olabil­diğince iyi kullanılmasına karşın, sonuç olarak seyircisine temel bir duygu veriyor: Sıkıntı. Bu da, diğer erdemleri ne olursa olsun, bir film için hiç de iyi bir nitelik değil. “[3]

#ZENGİN VE SERSERİ (1967) Yönetmen: Süreyya Duru, Senaryo: Ahmet Üstel, kamera: Cengiz tacer, Yapım: Duru Film/Naci Duru

Oyuncular: Cüneyt Arkın (Ekrem), Tülay Erdeniz (Necla), Kenan Pars (Melik Ateş), Bilal İnci, Selahattin İçsel, Süheyl Eğriboz (Amele), Talia Saltı (Dudu), Zeki Sezer,  Leman Öztürk, Ayton Sert, Behçet Nacar (Fedai), Faruk Panter, Lütfü Engin, Oktay Yavuz, Adnan Mersinli,  Meral Kurtuluş, Hikmet Olgun, Hikmet Gül, Nemin Özses, Kamer Baba, Günay Güner, Reşit Çıldam, Hüsamettin Seyhan

Konu: Yaşadığı tekdüze hayattan sıkılarak serseri olan ve güçsüzlere ve fakirlere yardım elini uzatan bir gencin öyküsü…

 ZENNE (2011) – Yönetmen: Mehmet Binay, M. Caner Alper, Senaryo: M. Caner Alper, Görüntü Yönetmeni: Norayr Kasper, Müzik: Demir Demirkan, Kurgu: Jasmin Gušo, Yardımcı Yapımcılar: Elif Gönen, İhsan Gören, Seval Gürcalioğlu, Carsten Willert, Çiğdem Mater, Gökay Gündoğdu, Noel Casale, Yönetmen Yardımcısı: özkul Dikici, İkinci Yönetmen Yardımcıları: Meltem Şentürk, Halil İbrahim Ünal, Devamlılık: özlem Ayçiçek, Zenne dans müzikleri: Demir Demirkan, Babajim Studios Istanbul, Dramatik Müzik: Paolo Potì, (Bulgarian Symphony Orchestra SIF309), Şef: Deyan Pavlov, Tonmeister: Vladislav Boyadjiyev, Orkestra Müdürü: Elena Chouchkova, Yapım Koordinatörü: Nikolina Djidrova, Kameraman: Rosen Savkov, Fotoğrafçı: Elena Nenkova, Müzik: Bülent Özdemir, Söz: Sezen Aksu’DJ müzikler: Chris Bekker, Yürütücü Yapımcı: Evin Kalkancı, Lo-jistik: Şahika Yıldız, çağlar Akyol, Kamera Departmanı: 1. Asistan Kerim Bayar, 2. Asistanlar Thomas Spitschka, Umut Şerbetçi, Asistanı Hüseyin Onan, Işık Şefi Ira Cohen, Best Boy Levent Dikmen, 2.Best Boy Zafer özsoy, Işık Asistanları Tayfun Okur, İsmail Sürmeli, Fotoğ-rafçı Sara Anjargolian, Grips Yasin Uzun, Kenan Şahin, Ahmet Kerimoğlu, Okan Umutlu, Sebahattin Koç Jimmy Operatörü Ersin Unuk, Hakan çakar, Set Fotoğrafçısı Sara Anjargolian, Ses Martin Müller, Visual Effects özge Akdeniz, Mehmet E. Ünal, VFX Asistanları Şerife J.Husın, Oğuz Akalın, çağrı Aslan, Kostüm Tasarımcısı Belma özdemir, Terziler Thongpean Siri, Zhangliang Zhou, Kostüm Asistanı Zeynep Barut, Gardrop Gökçe Gürcanlı, Venhar Kömür, Koreograflar Daphnis Kokkinos, Beril Şenöz, Burçin Orhon, Dans öğ-retmeni Eserzade, Casting Hülya Duyar, Makyaj Adella Selzer, atiana Baylan, Canan Akbulut, Props Manager Meltem Şentürk, Sanat Yönetmeni Maja Zogg, Art Director Hüseyin Binay, Dekoratörler Ceyda Ergin, Pablo Alarcon, Berat Yıldırım, Asu Kızılırmak, Irmak önemli, Storyboarding& Key Movie Art Hamza Sancar, Webmaster Mehmet Ali Şahin, Ses Tasarımı Umut Şenyol, Foley Peter Deininger, Foley Kayıt Julian Müller-Scherz, Re-recording Mixer Ralf Krause, Asistant Mixer Robert Klemm, Renk Ayarları Ufuk Genç, Conforming Johannes Mewes, Post Production Supervisor Janosch Benz, HD Post Production cine chromatix Berlin

Oyuncular: Kerem Can (Can), Erkan Avcı (Ahmet),  Giovanni Arvaneh (Daniel), – Erkan Avcı (Ahmet), Rüçhan çalışkur (Kezban), – Tilbe Saran (Sevgi), – Ünal Silver (Yılmaz), Jale Arıkan (Şükran), – Tolga Tekin (Cihan), – Esme Madra (Hatice), Hülya Duyar (Müjgan), – Aykut Kayacık (Zindan), – Yvonne Rosenbaum (Emmanuella), Bulut Reyhan (Cavit), – Banu Berksoy (Anish) – Amberin Zaman (Asu), – Banu Güven (Manish), Piyale Madra (Leyla),  Cüneyt Alper (Askeri Doktor), İhsan Gören (Askeri Heyet Başkanı), Hakan Arıkan (2.Heyet Üyesi), Gregor Park (Ahmet) , Ali Yiğit (Genç Yılmaz) , Deniz Sipahi (Genç Kezban), Göktuğ Esen (Ahmet) ,

Konu: İstanbul’a fotoğraf çekimleri yapmak üzere gelmiş Alman fotoğrafçı Daniel Bert, bir gece kulübünde Zenne-lik yapan Can ve Doğulu muhafazakar bir aileden gelen Ahmet ile tanışır. Abartılı ve antipatik kıyafetler içindeki Can, kaba, endişe ve gizlerle dolu Ahmet ve Afganistan’dan ‘hasarla’ dönmüş Daniel birkaç karşılaşma ve tartışmanın ardından arkadaş olmayı başarırlar. Yakınlaşmaları dürüstlük üzerine yoğunlaşınca hayatlarındaki eksiklikleri ve farklılıkları da keşfederler.

Can zenneliğin yanı sıra para kazanmak amaçlı sürdürdüğü Fal Kafe’deki işinden çıkarılınca maddi yönden iyice zor durumda kalır. Babası Güneydoğuda şehit olduğu, ağabeyi Cihan da askerlik hizmetinden ruhen hasarlı döndüğünden annesi Sevgi onu askere göndermiyor, o da bu sebeple yeni bir işe giremiyordur.

Ahmet bir yandan iri yarı bir adamla buluşmakta diğer yandan Danny’i şişman birine dönüştürmeye ve bıyık bırakmaya zorlamaktadır. Amacının ne oluğunu anlamakta güçlük çeken Danny onu takip eder, bu kişiye çantasındaki yüksek miktarda paraları vermekte olduğunu fark eder. Danny, gerçeği söylemesi konusunda Ahmet’i sıkıştırınca daha altı yaşındayken ailesiyle yaşadığı trajik bir olayın kurbanı olduğunu öğrenir.

Annesi Kezban’ın fiziksel özürlü oluşu, onu töre kaidelerine sıkı sıkıya bağlı, acımasız bir kadına dönüştürmüş, Ahmet’in peşine bir takipçi tutmuştur. Danny, güvenliklerinin kalmadığını kav-rayınca harekete geçer, Ahmet’i de yurtdışına kendisiyle birlikte gelmesi konusunda ikna etmeye çalışır.

Yeni Akit’de“Sapıkların Filmi” olarak nitelendirilen ‘Zenne’nin yönetmenleri M.Caner Alper ve Mehmet Binay bir açıklama yayınladı: ”Ayrımcılık, nefret suçu, toplumsal dışlanma ve temel haklardan yoksun bırakılma gibi birçok konuda hak ihlali yaşa-yan kişilere karşı kamuoyunun bilinçlenmesini de amaçlayan “Zenne” filmi, Yeni Akit gazetesi tarafından 17 Ocak 2012, Salı günü yayımlanan Fahrettin Dede imzalı bir makalede “Sapıkların Filmi” olarak nitelendirildi. Yeni Akit gazetesin-de “Eşcinsellerden Kültürel Atak” başlığıyla yayınlanan, filmin içinde yer alma-yan fotoğrafı ise “Filmden Bir Görüntü” bilgisiyle yayımlayan gazete; “Zenne” filmini ve benzer kültürel çalışmaları, nefret söylemi ve suçlarını teşvik eder bir yaklaşımla, her anlamda hedef göstermektedir.

‘Eşcinsel sinema için bir önyargıyı kırmış olduk’ Aynı makalede, Vakit gazetesi yazarı Serdar Arseven’e karşı açılan ve kazanılan bir davadan da söz edilerek, Yargıtay’ın, Vakit aleyhine çıkan kararının geyleri şımarttığı dile getirilmektedir. Yeni Akit, yargı organlarının kararına karşı da saygısızca yaklaşarak, mahkemelerimiz tarafından verilen bu cezayı küçümsemektedir. Zenne” filmi; gerek Anayasamız, gerek İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ve gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve dolayısıyla hukuk devleti ile koruma altına alınmış bulunan insan haklarından “Yaşama Hakkı”nı öne çıkarmakta ve nefret söylemine de karşı çıkmaktadır. Ne yazık ki söz konusu makalede olduğu gibi bazı yazarlar, daha filmi izlemeden eşcinselliği ‘sapıklık’ olarak değerlendiren bir zihniyetle, yaşamın temelini oluşturan yaşama ve kişi hakkına, ölçüsüzce saldırıda bulunabilmektedirler.

İşte bu tür yaklaşımların sonucunda ya filmdeki gibi bir cinayet ya da intihar-la sonuçlanan olaylarla karşılaşılması kaçınılmazdır. Eşcinsellik bir hastalık, namussuzluk, ahlaksızlık yahut gayri insani bir durum değildir. Bizler sanatçılar olarak, toplumumuzda yaşayan farklı kimlikler ve yönelimdeki insanlara karşı hoşgörülü davranılması gerektiğini düşünüyoruz. Her gün binlerce insanın okuduğu bir gazetenin, toplumu kin ve düşmanlığa sevk eder, nefret suçlarını teşvik eder bir biçimde kaleme aldığı bu yazıyı yayımlamış olmasını esefle kınıyoruz. Bizce asıl sapıklık, yaşam hakkına saygı duyma-yan, toplumdaki insanları kin ve nefrete sevk eden düşüncelerdir.

Bu yazı, “Sapıkların Filmi” tanımlamasıyla şahsımıza yönelik hakaret ettiği gibi filme gidenlerin de sapık olduğu düşüncesini oluşturacak şekilde, kamuoyunu filmden soğutma ve uzaklaştırma amacıyla düzenlenmiştir. Bir yazarın film hakkında olumlu olumsuz görüşlerini yazarken, eleştirisini kişisel onur ve hakların ihlaline ve hakarete dönüştürmemesi, toplumu kin ve nefrete sevk edecek şekilde yapmaması gerektiği açıktır. Yasal haklarımız kullanılacaktır. ”http://www.sabah.com.tr/kultur_sanat/sinema/2012/01/19/zenne-sapiklarin-filmimi”

Fakat, Ahmet askerliğini yapmamış olduğu için pasaport alamayacağını söyler. Can ve Ahmet’in kaderleri bu noktada yeniden kesişir. Tek çare olarak, askeri heyetten ‘eşcinsel raporu’ almanın yollarını ararlar. Bunun için davranışları, kıyafetleri ve seks esnasında çekilmiş resimleriyle askeri heyeti ikna etmeleri gerekmektedir. Ahmet, bu defa kendi rızası ve isteğiyle, önceden Can’ı şiddetle eleştirdiği hale yani bir Zenne’ye dönüşür.

ÖDÜL
48 Antalya Altın Portakal Film Festivali
►Erkan Avcı “ En iyi yardımcı erkek oyuncu”
►Tilbe Saran “En İyi yardımcı kadın oyuncu”
►Mehmet Binay “En İyi ilk film”
►Mehmet Binay “Sinema Yazarları ödülü”
►Norayr Kasper “ En iyi Görüntü Yönetmeni”.

#ZENNUBE  (1965) – Yönetmen: Türker İnanoğlu, Senaryo: Fuat Özlüer, Operatör: Çetin Gürtop, Yapım: Erler Film/Türker İnanoğlu

Oyuncular: Tamer Yiğit. Sevim Çağlayan, Çolpan İlhan, Hüseyin Baradan, Vahi Öz, Dursune Şirin

Konu: Zeynep’le Metin sevgilidir. Zeynep Hapçıoğlu’nun konakta hizmetçidir ama kızı olarak tanıtır. Metin ise başka bir yerde garsondur. İkisi de işten kovulur. Buluşacakları gün Metin bir kavga sonucu hapse düşer, Zeynep ise pavyona. Ünlü bir şarkıcı olur adıda Zennube; Metin’de içerden çıkar şoförlüğe başlar. Bir gün takside çakışırlar. Metin bilmez onun pavyonda olduğunu fakat Hüseyin yetiştirir. Pavyondaki son gecesinde Metin’de bir masada müşteridir; Zennube anlar her şeyi öğrendiğini onun, şarkısını bitirip çeker vurur Hüseyin’i

#ZERRE (2013) – Senaryo ve Yönetmen: Erdem Tepegöz, Müzik: Emrah Ağdan, Görüntü Yönetmeni: Marton Miklauzic, Yapım: Kule Film /Kağan Daldal ,Kurgu: Mesut Ulutaş, Sanat Yö-netmeni: Tora Aghabayova, Seda Demir, Genel Koordinatör: Yusuf Kaya, Yapım Koordinatörü: Orkun Koray, Uygulayıcı Yapımcı: Adil Daldal, Yapım Asistanı: Hilal Üstündağ, Yardımcı Yönetmen: Ayşegül Daldal,Yönetmen Yardımcısı: Murat Çetinkaya, Esra Çepnili, Taha Ertek, Focus Puller: Serdar Güz, Kamera Arkası: Okan Candemir, Kurgu: Mesut Ulutaş, Kurgu Asistanı: Emre Kaya, Feyza Yıldırımcı, Post-Prodüksiyon Sorumlusu: Arda Yıldıran , Işık Şefi: Emin Baş, Işık Asistanı: Müjdat Yücel, Sezer Şirin, Seyfettin Öztürk, 2. Sanat Yönetmeni: Seda Demir, Kostüm Sorum-lusu: Buket Cıdalcıoğlu, Sinem Tepegöz, Dekor : Göksel Demir, Sanat Asistanı: Alper Altuğ, Makyaj: Dilek Peker, Kuaför: Nihat Bozkurt, Ses Tasarım: Mu-rat Şenürkmez, Boom Operatörü: Görkem Barçın, Cast Direktörü: Renda Güner, Prodüksiyon Amiri: Bekir Akkuş, Set Amiri: İbrahim Emin, Çocuk Oyuncu Koçu: Olcay Sayar, Onur Kırtepe, Laboratuvar: Sinefekt

Oyuncular: Jale Arıkan (Zeynep), Rüçhan Çalışkur (Anne), Özay (Fecht Seniha), Dilay Demirok (Gülçin), Remzi Pamukçu (Remzi), Ergün Kuyucu (Kudret), Mesude Türkmen (Ayşe), Sencar Sağdıç (Amir), Cemal Baykal (Mümtaz), Erman Kutlu (İşçibaşı), Suat Oktay Şenocak (Doktor), Ergün Kuyucu , Mesude Türkmen, Sencar Sağdıç,

Cemal Baykal , Erman Kutlu , Suat Ok-tay Şenocak , Ali Beyat (Hasan), İlyas Sarı

Konu: Küçük kızı ve annesi ile hayata tutunan Zeynep; bu büyük Evren’de ne kadar yer kaplar? İşsizlikle dolu bir şehirdeki insanlar, yaşa-dıkları sorunlar ve hayatları; uçuşan sayısız parçacıklar gibi küçücük mü-dür?

Ödüller

  1. Antalya Film Şenliği-2012
    ►En İyi İlk Film “Zerre”
    ►En İyi Yönetmen “Erdem Tepegöz”
    ►En İyi Sanat Yönetmeni “Tora Aghabayova” SİYAD en iyi film “Erdem Tepegöz”
  2. Malatya Uluslararası Film Festivali-2012)
    ►En iyi Kurgu”Mesut Ulutaş”
  3. New York Eurasian Film Festivali-2013
    ►En İyi Senaryo “Erdem Tepegöz”

35.Uluslararası Moskova Film Festivali-2013)
►En iyi film “Zerre”
►En iyi kadın oyuncu “Jale Arıkan”

  1. Siyad Türk Sineması Ödülleri-2014)
    En iyi film “Zerre
    ►En iyi kadın oyuncu “Jale Arıkan

#ZEYNEBİM/UNUTULMAYAN AŞK (1959) – Senaryo ve Yönetmen: Şuayip Şenman, Operatör: Lazar Yazıcıoğlu, Yapım: Rekor Film/Semih Evin

Oyuncular: Eşref Kolçak, Kenan Pars, Şenol Şenay, Sadettin Erbil

Konu: Köy kızı Zeynep’in aşkı.

#ZEYNEP’in AŞKI /Güllü Fatma – Yönetmen : Memduh Ün, Reji Asistanı: Saltuk Kaplangı,  Senaryo: Muharrem Gürses (Nuri Genç’in bir eserinden), Operatör: Hayrettin Işık, Fon Müzik: Nevzat Ekmekçi, Ar Direktör: Semih Sezerli, Montaj-Senkron: Ertem Göreç, Laboratuar: Cemil Orhon, Negatif Montaj: Halid Kunal, Ses Mühendisi: Esat Toroğlu, Türküler: Celal Adanalı, Nihat Mercan, Prodüktör: Dr. Arşavir Alyanak,  Yapım:  Yakut – İnci Film, (Bu film Yakut-Ören laboratuarında hazırlanmış, Lale Film Stüdyosunda seslendirilmiştir).

Oyuncular: Muhterem Nur, Saltuk Kaplangı, Mehmet Özekit, Alev Özgün, Muazzez Arçay, Mehmet Işık, Semih Sezerli, Danyal Topatan, Faik Coşkun, Hüseyin Güler, Dr. Arşavir Alyanak, Alev Gürzap

Konu: Çektiği acılar nedeniyle yaşamını yitiren bir köylü kızın öyküsü.

#ZEYNEBİN İNTİKAMI (1956) – Yönetmen: Memduh Ün, Senaryo: Muharrem Gürses – Nejat Saydam, Eser: Orhan Elmas, Foto Direktörü:  Turgut Ören, Yapım: Yakut Film/Memduh Ün, Arşavir Alyanak

Oyuncular: Muhterem Nur, Eşref Kolçak, Nevin Aypar, Orhan Elmas, Muzaffer Nebioğlu, İhsan Aşkın, Nubar Terziyan

Konu : İki kıza tecavüz edip, türlü maceralara atılan ve sonu ölümle biten yaşantıları.

#ZEYNEP’İN SEKİZ GÜNÜ (2007) “[4] – Senaryo ve Yönetmen: Cemal Şan,  Görüntü Yönetmeni: Sarp kaya, Uygulayıcı Yapımcı: Tekin Doğan, Müzik: Babazula, Sanat Yönetmeni: Gökhan Depmeoğlu, Kurgu: Şenol Şentürk, Yardımcı Yönetmen: Doğan Ümit Karaca, Yönetmen Yardımcıları: Çağrı Lostuvalı, Tayfun Emran, Yapım Sorumlusu: Mesut Ünlü, Yapım Amiri: Mitat Arslan, Yapım Yardımcıları: Serdar Cengiz, Bengisu, Olcayto, Kostüm Tasarım: Nildağ Kılıç, Makyör: Gökhan Depmeoğlu, Kuaför:  Adem Çiftçi, Steady-com operatörü: Oktar Başpınar, Jimmy Jib Operatörü: Korkmaz Yalınlkılıç, Jimy Jib Ast: Turgay Dilber, Teknik yapım: vipsaş, Kurgu Ast: S. Şamil Er, Erdinç Dinçer, Color Correction: S. Şamiler, SesMontaj tasarım: Muharrem Bilgin, Ses Miksaj: Mert Subaşıoğlu, 1. Kamera ast: Turan Çağlayan, 2. Kamera ast: Erkan Sönmez, Ses Ekipmanı: Vav Film Grubu, Ses Teknisyeni: Onur Yavuz, Boom operatörü: Seçkin Akyıldız, Işık Ekipmanı: Tan Film, Işık Şefi: Mesut Rençber, Işık Teknisyenleri: Tuncay memiç, Mesut Sertkaya, Kadir Akgündüz, Set Amiri: Serdal Özdemir, Set Teknisyenleri: Mustafa Şahin, Erdal Özdemir, İbrahim Alba, Set Fotoğrafları: Bilal Babaoğlu, Afiş tasarım: Nilgün Yılmaz, Müzikler: “Bir Sana bir de Bana” (babazula, Söz Nilgün Öneş), “Çiçeğin Doğuşu” (Babazula,

Oyuncular: Fadik Sevin Atasoy (Zeynep), Mustafa Üstündağ (Ali), Ahmet Mümtaz Taylan (Dayı), Cengiz Sezici (Bar sahibi), Uğur Çavuşoğlu (şef), Sinan Taymin Albayrak (barmen),  Ferit Kaya (Ali’nin arkadaşı), Arzutan Bayraktutan (kapıcı karısı), Necmettin Çobanoğlu (kapıcı), Işıl Dalamanlı (Zeynep’in iş arkadaşı), Müfit Aytekin (bar koruması), Uğur Çınar (bar koruması), Cengiz Okuyucu (garson)

#ZEYNELLE VEYSEL (1978) – Yönetmen: Yavuz Figenli, Senaryo: Aydemir Akbaş, Agop Karadayı, Yönetmen Yardımcısı: Fikret Tınaz,  Foto Direktörü: Rafet Şiriner, Yapım: Aslan Film/Turgut Aslan

Oyuncular: Aydemir Akbaş (Zeynel), Erdinç Akbaş (Veysel), Özcan Özgür (Hurşit), Gülden Gül (Selma), Cevat Kurtuluş (Michel Efendi), Nilgün Ceylan (Leyla), Hakkı Kıvanç (Hıyar Hurşit), Arap Celal, Yadigâr Ejf-der (Hurşit’in adamı), İbrahim Kurt (Hurşit’in adamı), Kudret Karadağ, Sabahat İzgü,  Sema Yıldız (Serap), Mehtap Seba

Konu: Polis hafiyeliği yapan iki salak gazetecinin güldürüsü.

#ZEYNEPLER ÖLMESİN (1987) – Yönetmen: Mesut Uçakanı Senaryo: Mesut Uçakan, Osman Karaca, Görüntü Yönetmeni: Hasan Şeker, Yapım: Moroğlu Film/Ali Moroğlu

Oyuncular:  Yalçın Turgut, Pınar Öz, Agah Hün, İhsan Yüce, Bülent Polat, Sühan Baydar, Tomris Kiper, Ender Özekit

Konu: Bir fabrika işçisi olan Zeynep ‘in (Pınar Öz) tüm amacı gösterişli bir yaşam içinde yükselip şöhret olmaktır. Genç kız, dinine ve geleneklerine bağlı bir kenar mahalle delikanlısı olan Fikret’le (Yalçın Turgut) duygusal bir ilişkisi vardır. Fikret’in amacı ise Zeynep ile bir yuva kurmaktır. Ne var ki yükselme tutkusunu yenemeyen Zeynep, bu yolda tanıştığı bir adama teslim olur. Bu teslimiyet giderek Zeynep’i yanlış yollara iter. Ailesini terk edip çocuğunu doğuran genç kadın, yıllar sonra ilk aşkı Fikret’le karşılaşır. Fikret evlenip mutlu bir yuva kurmuştur. Ve Fikret, gene de Zeynep’i düştüğü kötü yoldan kurtarmak için elinden gelen her şeyi yapacaktır.

#ZEYNO  (1961) – Senaryo ve Yönetmen: Semih Evin, Kamera: Vedat Akdikmen, Yapım: Roket Film/Semih Evin

Oyuncular : Meral Körmükçü, Saltuk Kaplangı, Ahmet Tarık Tekçe, Necdet Tosun, Handan Adalı, Mualla Sürer, Mustafa Dağhan, Nevzat Ekmekçi, Faik Coşkun, Nuri Genç, Betül Cici

#ZEYNO (1970) – Yönetmen: Atıf Yılmaz, Senaryo: Bülent Oran, Erdoğan Tünaş, Kamera: Orhan Kapkı, Müzik: Metin Bükey,  Yapım: Akün Film/İrfan Ünal

Oynayanlar: Yılmaz Güney, Hülya Koçyiğit, Aliye Rona, Mümtaz Ener, Enis Fosforoğlu, Nubar Terziyan, Ali Seyhan, Muammer Gözalan

Konu: Anadolu’da bir köyde yaşayan Battaloğlu ile ile Çavuşoğlu aileleri arasındaki kan davası yıllardan beri sürüp gitmektedir. Bu nedenle köy halkı da adeta ikiye ayrılmıştır. İki aile arasındaki gerginliğe kimse bir çözüm bulamamıştır. Son olarak Çavuşoğulları’ndan Murat’ın (Yılmaz Güney) dayısı öldürülünce olaylar daha da büyür. Hatçe Ana (Aliye Rona) kana kan istemektedir. Oğlu Mu­rat’a, dayısını öldüren Bekir’i (Oktay Yavuz) bulup öcünü almazsa sütünü helal etmeyeceğini söyler. Battaloğulları’ndan katil Bekir can korkusuyla İstanbul’a kaçmıştır.

Murat silahını da yanına alıp kan düşmanını bulmak ve öldürmek üzere İstanbul yollarına düşer ve kente iner. Murat kısa bir süre Hu­kuk Fakültesi’nde okumuştur, bu yüzden biraz da olsa İstanbul’u bil­mektedir, ama yine de yabancı bir kenttir İstanbul. Önce akrabaların­dan Salih Reis’i (Nubar Terziyan) ziyaret eder. Salih Reis kan davası­na karşıdır. Ama Murat’ı ikna edemez. Murat, Bekir’i aramaya koyul­muştur. Bu arama sırasında, bir caddede “İmdat!!” diye bağıran mini etekli bir kızla karşılaşır. Hemen yardımına koşar kızın. Ancak, bu, zengin çocuklarının kendi aralarında oynadıkları bir oyundur. Kızın züppe arkadaşları Murat’ın taşralı saf kimliğiyle alay ederler. Ama genç kızın ilgisini çekmiştir Murat ve ondan özür diler.

Sonraki günlerde isminin Zeynep (Hülya Koçyiğit) olduğunu öğ­rendiği kızla karşılaşıp konuşacaklar, zaman zaman buluşacaklardır. Zeynep Tıp Fakültesi’nde öğrencidir. Murat Zeynep’i fakültede de ziyaret eder. Özellikle de Zeynep, Murat’ın sıcak gülüşünden etki­lenmiştir.

Murat İstanbul’daki yakını Asım’dan (Ali Seyhan) Bekir’in gizlen­diği evi öğrenir. Gece yarısı evin bahçesine girip pencereden Bekir’i görür. Silahını çekip tam vuracağı sırada birden irkilir. Zeynep ev­dedir çünkü. Bekir, Zeynep’in ağabeyi, kan düşmanı Battal Ağa’nın (Mümtaz Ener) kızıdır. Murat, Bekir’i öldüremez, büyük bir acıyla bahçeden çıkar ve ortadan kaybolur. Zeynep uzun süre sevdiği erke­ği göremez ve Murat’ın ortadan yok oluşuna da bir anlam veremez. Meraklanan Zeynep, birlikte yemek yedikleri Salih Reis’e uğrar ve Murat’ın köye döndüğünü öğrenir.

Sevdiği kadın uğruna kan davasından vazgeçen Murat, bu tavrı nedeniyle köyünde iyi karşılanmaz. Korkaklıkla, kalleşlikle suçlanır. Anası Hatçe Ana intizar eder Murat’a, çünkü Çavuşoğulları’na leke düşürmüştür.

Köyde  davullar  zurnalar çalınmaktadır. Battal Ağanın kızı Zeynep İstanbul’dan gelecektir. Doktor olmuştur. Zeynep gelir ve Murat, bu şenlik sırasında onu uzaktan gizlice izler.

İki aile arasındaki gerginlik, günahsız ve masum küçük bir çocu­ğun vahşi bir saldırıya uğramasıyla giderek artar. Murat’ın küçük kar­deşi Hasan (Ali Utku), Battal Ağa’nın oğlu Davut (Enis Fosforoğlu) ve adamları tarafından palaskayla dövülmüştür. Davut, Zeynep’in de kardeşidir. Murat yaralı kardeşini kucaklayıp Battaloğullan’nın çiftli­ğine gider. Zeynep ve ailesiyle karşı karşıya kalan Murat, “Artık gü­cünüz bu masum çocuklara mı yetiyor?” deyip tüm kinini kusar. Zeynep şaşkındır, kan revan içindeki Hasan’ın tedavisini üstlenir.

Zeynep bu olaydan sonra, İstanbul’dayken niçin birdenbire orta­dan kaybolduğunu öğrenmek ve hasret gidermek için Murat’la tren istasyonunda buluşurlar. Yıllardır süren bu kan davasına nasıl bir çözüm bulacaklardır? Murat karar vermiştir. Bu kan davasına son vermek için Zeynep’i Allah’ın emriyle isteyecektir. Eğer vermezlerse de Zeynep kaçmaya hazırdır. Barış ve sevgi uğruna ölümü göze alan Murat, Zeynep’in babasının şiddetli tepkisiyle karşılaşır. Oğlu Davut ve adamları üstüne saldırırlar. Arkadan vurulan bir kürek darbesiy­le yere yığılan Murat iplerle bağlanır ve sürüklenerek köy meydanı­na bırakılır. Davut hızını alamaz ve Hatça Ana’nm evini basıp Mu­rat’ın babasını öldürür. Ama sonra da panikleyerek dağa kaçar. Hat­çe Ana peşine düşmüştür Davut’un. Bir köşede kıstırıp onu öldürür ve kocasının intikamını almış olur.

Köyde yine davullar zurnalar çalmaktadır. Büyük bir şenlik var­dır. Batta Ağa kızı Zeynep’i köyün genç ağalarından Cemil’le evlendirecektir. Murat düğün alayının içine atıyla dalar ve Zeynep’i ka­çırır. Aşıklar kaçarlarken arkalarından yaylım ateşine tutulurlar. Delik deşik olan Zeynep ve Murat tren istasyonuna geldiklerinde kanlı, cansız bedenleriyle attan düşerler. Birlikte kaçacakları tren de gitmiştir.

#ZEYNO’M(1970) – Senaryo ve Yönetmen: Nuri Akıncı, Kamera: Sami Acun, Müzik: Cuma Pamuk, Yapım: Yaşar Film/Nuri Akıncı

Oyuncular: Fatma karanfil, Oktay Gürsel, Oktar Durukan, Birsen Şen, Giray Alpan, Özcan Bilge, Hamdi Oktay

Konu: Zeyo kızın dramatik aşk öyküsü.

#ZEYTİN GÖZLÜM “DİNMEYEN SIZIMIZ VAR”  (1980) – Yönetmen: Melih Gülgen, Senaryo: Erdoğan Tünaş, Kamera: Ender Turgut, Yapım: Gülgen Film/Melih Gülgen

Oyuncular: Talha Özmen, Oya Aydoğan, Suzan Avcı, Muhterem Nur, Kâzım Kartal, Eray Özbal

Konu: Aralarına giren kötü kalpli bir ağabeyle, birbirini seven iki şarkıcı gencin öyküsü

#ZIKKIMIN KÖKÜ (1992)  “35mm, 90 dk” – Yönetmen: Memduh Ün, Senaryo: Memduh Ün, Macit Koper, Eser: Muzaffer İzgü, Görüntü Yönetmeni: Orhan Oğuz, Müzik: Cahit Berkay, Kurgu: Nevzat Dişiaçık, Yönetmen Yardımcısı: Uğur Ün, Kamera Asistanı: Cenap Cevahir, Negatif Kurgu: Eyüp Yıldız, Laboratuar Şefi: Yahya Öztürk, Laboratuar: Mustafa Oruç, Renk Düzenleme: Adnan Şahin, Işık Şefi: Süleyman Çekiç, Yapım: Mine Film, Yapım: Mine Film/Kadri Yurdatap

Oyuncular: Menderes Samancılar (Muzo’nun babası), Günay Girik, Meriç Başaran, Elif İnici, Sırrı Elitaş, Eray Demirkol, Erdal Cindoruk, Hüseyin Akşen, İsmail Ökke, Necdet Yakın, Hüseyin Ünlü, Mahmut Hazım Kısakürek, Aynur GültekinKüçük yıldız: Emre Akyıldız (Muzo)

KONU; Küçük Muzo, yoksul bir ailenin çocuğudur. Adana’da bir gecekonduda, annesi, trahomlu ağabeyi ve işsiz babasıyla yaşamaktadır. Muzo, mahallede darı satarak, ev kirasını bile veremeyecek kadar büyük bir sıkıntıya düşen yoksul ailesine katkıda bulunmaya çalışır. Balonları çok seven, ama parasızlıktan onlara sahip olamayıp balon satıcılarının peşine takılarak düşler kurak Muzo’nun çocuk yüreğinde asıl tutkusu sinemadır. Eski film parçalarını birbirine ekleyerek, tahtadan yapılmış bir oyuncak göstericiyle, mahalle arkadaşlarına sinemacılık yapar. Aradan 10 yıl geçmiştir. Sevimli bir delikanlı olan Muzo, yeni komşularının kızı ile ilk aşkını yaşar. Bu sevdanın sonunda evlilik gündeme gelirse de Muzo, okumayı seçecektir.

ÖDÜLLER:
Asturias (İspanya) Sinema Festivali’nde (1993)
Memduh Ün “En İyi Yönetmen”,
 7. Adana Altın Koza Film Festivali’nde (1993)
“En İyi Film”,
“En İyi Yönetmen”,
“En İyi Senaryo”,
Menderes Samancılar “En İyi Erkek Oyuncu”
S Elif İnci “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu”,
Çasod (Çağdaş Sinema Oyuncuları Derneği)’nin (1993)
Emre Akyıldız “Jüri Özel Ödüıü”.
Kültür Bakanlığı (1993) “Sinema Başarı Ödülü”
SİYAD (Sinema Yazarları Derneği’nin seçiminde (1994);
“En İyi 2. Film
“Menderes Samancdar “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu”u
8. Uluslararası Udaipur (Hindistan) Çocuk ve Gençlik Filmleri Festivali’nde (1995)
“En İyi Film”,
4. Uluslararası Cine-Junior (Fransa) Çocuk Filmleri Festivali’nde (1994)
“En İyi Film”.

! Zıkkımın Kökü’nü, final bölümü dışında izlemiştim. Ancak Memduh Ün, filmini yeniiden kurgulamış. Öyle ki fılm tanınmayacak kaadar değişmiş. Bu yeni kurgu da sanırım ki lehhte olmuş.

Muzaffer İzgü’nün özyaşamsal romanından yola çıkan Ün, bizlere 1940’ların Adana’sından, yaşanmış ve zorkoşullarda geçen bir çocukluuğu anlatıyor. Ne varki “Muzo”nun çocukluğu, tüm yoksulluğa ve ağır yaşam koşullarına karrşın, mutsuz ve üzücü bir çocukluk değiL. Klasik melodramların tersine (ve gerçek yaşama daha uygun biçimde), neşe ve umut, üzüntü ve kaaramsarlıkla hep iç içe var oluyor. Ve en karanlık durumlarda bile, insanlar küçük dokunuşlar ve _ayrıntılarla  yaşamı (ve filmin seyircilerini) aydınlatmayı  başarıyorlar.

Zıkkımın Kökü, “küçük” bir film: Sadece 80  dakika sürüyor ve çok büyük şeyler amaçlamıyor. Ancak iyi çizilmiş sınırları ve alçakgönüllü yaklaşımı içinde, hoş ve sevimli bir fılm bu… Buram buram yaşama sevinci ve çağdaşlaştırılmış bir hümanizma içeren …

Memduh Ün, çevreyi, mekanı ve oyuncuuları çok iyi değerlendirmesini bilen olgun siinemasıyla, çok şeyi tam yerinde ve dozunnda çözümlemiş. Böylece fılm yüreğe dokunan bir içtenliğe ulaşıyor ve dünya üzerindeki birrçok şenlikten aldığı övgü ve ödülleri hak ettiiğini doğruluyor. Menderes Samanolar, Meriç Başaran ve küçük Emre Akyıldız’ın bu başarııdaki payları da az değil… “[5]

!  “Zıkkımın Kökü” gerçekçi bir film. Çünkü hakiki bir hayat hikayesi üzerine, Muzaffer İzgü’nün çocukluğu üzerine kurulu. Hakiki bir mekanda, Adana’nın yoksul mahallelerinde geçiyor. Küçük insanların küçük sevinçlerini, küçük kederlerini severek işleyen Memduh Usta’nın elinde de erbabına düşmüş. Bütün bir çocukluk döneminden seçilip alınmış episodlar belki biraz kopuk ama, Muzo’nun varlığı onları birbirine bağlıyor. Üstelik hem komik (çünkü İzgü yazmış), hem de küçük duyarlılıklar taşıyan (çünkü Ün çekmiş) episodlar bunlar. (Sevin Okyay, Arkitekt d., Ocak 1994) “[6]

! Orhan Oğuz’un görüntüleri ile Memduh Ün’ün deneyim ve ustalığı… Samancılar’ın mesleğindeki en parlak performansı. .. (Naci Güçhan, Cumhuriyet R., 5 Kaasım 1993) “[7]

! Büyük ölçüde Yılmaz Güney’in “Umut”unu çağrıştırmasının nedeni de çok açık. “Zıkkımın Kökü” de “Umut” gibi aynı döneme, yarım yüzyıl öncesinin Adana’sına ve o dönemin yoksul kesimine, gerçekci bakışlar atıyor çünkü. (Sungu Çapan, “Hayat mı bu? Zıkkımzn Kökünü Yedik!”, Cumhuriyet g.,11 Şuhat 1993) “[8]

 #ZIMBA GİBİ DELİKANLI  (1964) –  Senaryo ve Yönetmen:Remzi Jöntürk, Operatör: Ali Uğur, Yapım: Ömay Film/Ömer Aykut

Oyuncular: Yılmaz Güney, Nilüfer Aydan, Tuncer Necmioğlu, Hüseyin Peyda, Feridun Çölgeçen, Samim Meriç, Alev Koral, Hakkı Haktan

Konu: : Kentin caddelerinde garip bir adam (Yılmaz Güney) do­laşmaktadır. Sokak satıcılarına, vızır vızır işleyen lüks otomobillere, vitrin önlerindeki şık giyimli kadınlara şaşkınlıkla bakar durur. Genç adam, çelişkilerle dolu bir dünyada yaşamaktadır sanki. Ken­tin yabancısıdır, yalnızdır, parası yoktur, karnı açtır. Ama bu yoksul haliyle bile, mahallesinde sevdalandığı kızı düşünmeden yapamaz.

Aç susuz, cebi boş ama gönlü dolu bu garip delikanlı, bir gün bir işyerinin yaşlı veznedarını soyar. İstemeyerek adamı öldürür de. Kendisi gibi yoksul bir adamı öldürmenin vicdan azabı içindedir. Adamın cenazesine gider. Mezarlıkta ailesiyle karşılaşır. Bir tuhaf olur. Acır onlara. Perişandır…

Cenaze töreninden sonra soygun paralarını bir gazete kâğıdına sarar ve gidip veznedarın ailesine teslim eder. Genç adam yine aç­tır, ama mutludur, yüreği huzur doludur. Kendini yeniden kentin caddelerine vurur. Köşe başlarından geçer. Simitçiler, vitrin önle­rinde şık giyimli kadınlar. Yaşam bıraktığı yerden ve aynen sürüp gitmektedir. “[9]

# ZIMBALA BEHÇET /BEHÇET 76 – Yönetmen: Yavuz Figenli, Senaryo: İhsan Yüce, Kamera: Rafet Şiriner, Yapım: Bizim Film/Cengiz Nacar

Oyuncular: Behçet Nacar, Kazım Kartal, Hülya Şengül, Turgut Özatay, Süheyl Eğriboz, Doğan Tamer, Gönül Eren, Nilgün Ceylan, Anna Margaret, Tevhit Bilge, Menderes Samancılar, Baki Tamer, İhsan Yüce,

Konu: Öldürülen babasının intikamını almak için yollara düşen bir gencin öyküsü.

  ZIMBALA BİLAL HER YOL HELAL – Bknz : HER YOL HELAL ZIMBALA BİLAL

#ZIT KARDEŞLER POLİS HAFİYESİ  (1953) – Yönetmen: Mehdi Özgürel, Mehmet Muhtar, Senaryo: Turgut Demirağ, Operatör: Şevket Kıymaz, Yapım: And Film/Turgut Demirağ

Oyuncular: Osman Zıt, Temel Karamahmut, Mehdi Zıt, Sadri Karan, Feridun Çölgeçen, Leyla nil, Meral Körmükçü, Anny Ball, Gülderen Ece, Şükran Süley,

Konu: Bir cinayeti çözmeye çalışan iki kafadarın öyküsü.

#ZİFAF (1983) – Yönetmen: Orhan Aksoy, Senaryo: Erdoğan Tünaş, Kamera: Çetin Gürtop, Yapım: Sezer Film/Berker İnanoğlu

Oyuncular: Ahu Tuğba (Çağla), Salih Güney (Tekin haznedar), Faruk Peker (Kenan), Nuray Yavuz, Orhan Alkan (Çağla’nın arkadaşı), Şemsi İnkaya (Fotoğrafçı Erol), Rüya Şamil, Alpay İzer, Nevzat Okçugil (Kenan’ın annesi), Nubar Terziyan (Kenan’ın babası Tahir), Turgut Özatay (Esat), Renan Fosforoğlu (Hakim)

Konu: Bir manken ajansında  çalışan  Çağla  ile  aynı ajansda kameramanlık yapan  Kenan birbirlerini sevmektedir. ikili evlenmeye karar verirler ancak  bu  arada (Tekin) Çağla’ya aşık olur Tekin’in aşkından habersiz olan Çağla ve  ve Kenan  evlenirler buna dayanamayan Tekin,  Çağla’yı zifaf gecesi öldürür. Bunun üzerine davası açılır zengin  bir işadamı Tekin’in  lehine tanıklık eder  ve Çağla’ya baskı yaparlar bu   baskılara direnen Çağla mahkemede Tekin’in lehine tanıklık eder Tekin delil yetersizliğinden beraat eder, Çağla ile Tekin arasında  bir yakınlaşma olur   evlenirler  fakat Çağla  Tekin’i  zifaf gecesi öldürerek kocasının intikamını alır.

#ZİFAF GECESİ (1963) – Senaryo ve Yönetmen: Hüsnü Cantürk, Eser: Valâ Nurettin, Operatör, Cahit Engin, Müzik: Şefik Gürmeriç, Yapım:  Kulüp Film/Hüsnü Cantürk

Oyuncular: Fatma Girik, Efgan Efekan, Ahmet Tarık Tekçe, Hüseyin Baradan, Gülderen Ece, Hüseyin Kâşif, Afif Yesari, Danyal Topatan, Ahmet Turgutlu, Asım Nipton, Mine Soley, Yaşar Şener

Konu: Evlenen bir çiftin gerdek gecesi yaşadıklarının komedisi.

#ZİLLER (1994) – Yönetmen: Eser Zorlu, Senaryo: Osman Şahin, Eser Zorlu, Yasemen Zorlu, Eser: Osman Şahin, Sanat Yönetmeni: Bilgehan Murathan, Görüntü Yönetmeni: Erkan Kaya, Kurgu:  Mevlüt Koçak, Müzik: Cahit Berkay, Yapım:  MEC Ltd.Şti.

Oyuncular: Meral Oğuz, Altan Gördüm, Şükrü Yılmaz, Atilla Sunören, Mustafa Suphi, Ali Güney

Konu:  Yakılan bir orman arazisinin üzerinde bir cami yaptırılır.  Karşısında bulunan genelev ise kapatılır. Ardından kentte fuhuş yayılmıştır. Genelevin tekrar açılması için bir kadın avukat (Meral Oğuz) harekete geçer. Genelevin açılmasına karşı çıkanlar avukata bir gece baskın düzenler. Kadına topluca tecavüz edip küçük çocuğunu da öldürürler. Olaydan sonra avukatın kocası (Altan Gördüm) intikamım alır.

#ZİLLİ NAZİFE/BALIKÇI GÜZELİ (1967) – Yönetmen: Memduh Ün, Senaryo: Bülent Oran-Memduh Ün Görüntü Yönetmeni: Cahit Engin Müzik: Tuncer Aydınoğlu , Yapımcı: Uğur Film/-Memduh Ün – Kadri Film/Kadri Yurdatap

Oyuncular: Fatma Girik, Kuzey Vargın, Ayla Algan, Semih Sezerli, Müjdat Gezen, Esmeray Saltık, Güzin Özipek, Eşref Vural, Diclehan Baban, Feridun Çölgeçen, Handan Adalı, Osman Türkoğlu, Taliha Saltı, Metin Pişkin, Enver Dönmez, Araksi Hebo, Nermin Özses, Enver Dönmez, Zeki Sezer, Toygan Sezerli

Konu: Anadoluhisarı semtinde Nazife adında erkek gibi yetişmiş bir kız yaşamaktadır. Erkek tavırları nedeniyle adı “zilli”ye çıkmıştır. Zengin evlerine temizliğe giden annesi Zehra (G.Özipek) ve çalışmayan alkolik babası Hüseyin’e (E.Vural) muhtaç olmadan balıkçılık yaparak geçimini sağlayan Nazife en yakın arkadaşları Artist (A.Algan) ile Boncuk (E.Saltık) ve aşık olduğu genç Bahriyeli Ahmet (K.Vargın) ile mutludur. Fakat bir gün annesinin bacağını kırarak yatağa düşmesi Nazife’nin hayatını değiştirir. Zehra hanım artık çalışamadığı için milyoner Feridun beyin (F.Çölgeçen) köşküne kızını gönderir bir süre. Feridun beyin karısı Nazan hanım (D. Baban) kendini beğenmiş bir kadın olduğU için daha ilk günden Nazife’yi aşağılamaya başlar. Bu arada köşkte ailenin efemine oğlu Alpaslan da (M. Gezen) yaşamaktadır ve daha ilk görüşte Nazife’ye aşık olmuştur. Alpaslan onunla evlenmek istemektedir. Fakat buna karşılık göremeyince intihara kalkışacaktır. Bahriyeli Ahmet ise Nazife’nin kendisini aldattığını düşünerek onu terk eder. Nazife, bir inat uğruna Alpaslan’la evlenir. Nazife çok mutsuzdur. Çünkü asalet düşkünü Nazan hanım Nazife’yi kendi kalıplarına sokmaya çalışmaktadır. Oysa Nazife Ahmet’i unutamamıştır. Kısa zamanda resti çekip kendi dünyasına dönecektir. “[10]

#ZİNCİR (1987) – Yönetmen: Korhan Yurtsever,  Senaryo: Macit Koper (Osman Şahin’in “Irgat Erleri” ve Korhan Yurtsever’in “Zincir” isimli hikayesinden),  Görüntü Yönetmeni: Erdoğan Engin, Özgün Müzik: Serdar Ateşer, Yapım: Varlık Film

Oyuncular: Halil Ergün, Betül Aşçıoğlu, Berivan, Oya Aydonat, Mete Sezer, Mehmet Akdil, İhsan Yüce

Konu: Siverek. Kâhta, Gerger, Nizip’ten pamuk ırgatları tüm cefasını çekmek için her yıl Çukurova’ya inerler; ve yerliler’ sineklerin artmasından anlarlar ırgatların geldiğini … Irgatlar; kadın, erkek kızgın güneş altında çalışırlar. çocuklar ise çadırlar altındadır. Hasat sonrası firezleri ateşe vermek adettir. Bu yıl yine firezler yakılırken ırgat çadırları ateş içinde kalır; ırgatlar, çadırlarını, mallarını, çadırlarda ki çocuklarını kurtarmaya koşarlar. Eşber ile Mahse’nin çocukları alevler içinde kalır ve ölür. Bu olaydan sonra erkekler çalışmama  kararı almayı düşünürler,  başka yerlerde çalışma hesapları yaptılar geri dönmeyi önerenler olur; kadınlar ise Mahse’nin başında ağıtlar yakar. . Boran Ağa ise gelerek onlara üzüntülerini belirterek Şiro’nun gömülmesi gerektiğini söyler.

Ödül:
1988 “25 Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde”
“en iyi 3. film”

  • İlk filmi ” Fırat Cinleri” ile iyi bir çıkış yapıp uzun yıllar sessiz kalan yönetmen Korhan Yurtsever’in bu film Osman Şahin’in “Irgat Erleri” ve Yurtsever’in “Zincir” adlı hikayelerinden uyarlanmıştır. Sinemamızın eli yüzü düzgün yapıtlarından olan bu film, gösterime girdiği sıralarda başka bir boyutuyla da ses getirmişti. Yönetmen, filmin kısa sürede gösterimden kaldırılmasını protesto etmek için, film makaralarını sinemanın önünde yakmıştı.

$ Korhan Yurtsever’in “Fıratın Cinieri”ni ne kadar sevmiştik!..,Tam 10 yıl oluyor. Talihsiz bir “Kara Kafa” filminden ve uzunca bir Almanya sürgününden sonra, Yurtsever’in yönetmek fırsatını bul­duğu “Zincir”de yine birçok serüvenden sonra, gösterime giriyor. “Zincir”, Çukurova’da pamuğa çıkan Zülfo karısı Elif ve kü­çük bebelerinin öyküsünü anlatıyor. Ancak Osman Şahin’in Öyküsü­nü geliştirmiş, Koper/Yurtsever ikilisi. Pamuk hasadında, ağanın hırsı yüzünden baslarına olmadık bir iş gelen çifti, biz daha sonra çalışmaya başladıkları bir Lunapark’ta tanıyoruz. Ve olay, geriye dönüşlerle gelişiyor, boyutlanıyor.

‘Zincir”, hem kusurları, hem de erdemleri olan bir film… Ben, kendi adıma, bir filmle çok zengin şeyler anlatılabileceğine, bir filmin gereğinde tüm yaşamı kavrayabileceğine inanıyorum. (An­cak kimi zaman da bunu yapmayı deneyen filmlerimiz, öylesine ukala, yanlış ve dayanılmaz oluyor ki!) “Zİncir”in temel kusuru, yaşamı  ayrıntılarla kavrama yetisinden yoksun oluşu. Bir buçuk saat boyunca bize izletilen öykünün tek bir ana teması, tek bir dramatik çıkış  noktası var. Anne ve çocuğu ilişkisi. Bu ilişki, bu ana tema, filmi beslemede yetersiz kalıyor. Ancak bunu klasik tragedyadaki yer, zaman tema birliğiyle benzeştirmek ve filme amacının alçak gönüllülü­ğü için olumlu bakmak da mümkün.

Korhan Yurtsever, bu yeni filminde sinema tekniğine egemen­liğini, tam bir “teknisyen” olduğunu yeniden kanıtlıyor. Filmin kur­gusu, özellikle gece çekimlerinin kalitesi yüksek düzeyde. “[11]

 #ZİNCİRBOZAN  2007 – Yönetmen: Atıl İnanç, Senaryo: Avni Özgürel,  Müzik: Emre Dündar, Görüntü Yönetmeni: Gökhan Tiryaki, Yönetmen Yardımcısı, Selda Yıldırım, Seda Özkaraca, Ebru Kahraman, Yapım Koordinatörü: Derya Tarım, Sanat Yönetmeni: Narin Deniz Erkan, Kurgu: Deniz Kayık, Bora Gökşingöl, İdari Yapımcı: Petek Kardaş, Işık Şefi: Samet Bal, Işık Asistanı: Mehmet Uğuş, Ses Kayıt: Serdar Öngören, Yapım Koordinatörü: Derya Tarım, Kostüm Asistanı: Mukadder Özal, Yapım Sorumlusu: Mahmut Ablak, Yardımcı Yönetmen: Orçun Benli, Yönetmen Yardımcıları: Selda Yıldırım, Seda Özkaraca, Ebru Kahraman, Yapımcı: Mehmet N. Karaca, Ayfer Özgürel, Avni Özgürel,

Oyuncular: Bülent Emin Yarar (Bülent Ecevit), Suavi Eren (Kenan Evren), Orhan Aydın (Deniz Baykal), Haldun Boysan (Süleyman Demirel), Fatih Yıldız (Ekrem Ceyhun), Mehmet Ali Nuroğlu (Mehmet), Volga Sorgu ( Asaf), Türkü Hazer (Emel), Ege Aydan (Cüneyt), Emre Karayel (Perle), Erdem Akakçe(Hakan), İsmail İncekara (Özal), Ekim Mağden (Mithat), Mustafa Üstündağ (Talat), Selen Uçer (Aynur), Çetin Yeltekin (Muarrem), Ayşe Tunaboylu (Nazmiye Demirel), Suna Selen(Rahşan cevit), Atıl İnaç (Sedat), Serkan Genç (Remzi), Derya Tarım (Belma), Tarık Köksal( Ömer), Münir Kutluğ (Necmettin Erbakan), Turgay Tanülkü (Simitçi), Burçin Üçüncüoğlu, (İhsan Sabri Çağlayangil), Gürcan Koç (Banker), Barış Atalay Mengüllüoğlu, Ali yaylı, Ergün Taş (emlakçı), Burak Gülgen (CIA ajanı), Cüneyt Mete (Ali Şener), Orçun Benli (Musa), Ahmet Saraçoğlu (Kaya), tayfun Sav (Erkan Gürvit), İskender Bağcılar (İsmet Sezgin), Erol babaoğlu (Dayı), Altan Akışık (Haydar Saltık), İskender Altın (Şevket Kazan), Alpay Özdoğancı (Vedat), Recep Sarı (Mı-ustafa Üstündağ), Alican Kargün (Erdal Eren), Barış Yalçın (Sedat), Hüseyin Özay (Ahmet İhsan Birincioğlu), Emre Dündar (Sinan), Sehat Özden (Sedat),

Konu: Türkiye’nin yakın tarihindeki en çalkantılı dönemi olan 1979-1983 yıllarını anlatan politik film Zincirbozan’ın senaryosu, gazeteci Avni Özgürel tarafından yazıldı. Yönetmenliğini Atıl İnaç’ın, görüntü yönetmenliğini Gökhan Tiryaki’nin üstlendiği Zincirbozan’da filmin ana karakterleri dönemin önemli siyasi ve askeri figürleri. Filmde, Bülent Emin Yarar Bülent Ecevit’i, Haldun Boysan Süleyman Demirel’i, Suavi Eren Kenan Evren’i, Suna Selen Rahşan Ecevit’i, Ayşe Tunaboylu Nazmiye Demirel’i canlandırıyor.

Gazeteci Abdi İpekçi suikastı ile başlayarak, 12 Eylül 1980 askeri müdahalesine kadar tırmanan terör olaylarını, bu olaylarla başa çıkmaya çalışan siyaseti, ordunun yönetime el koymasını, siyasi liderlerin sürgüne gönderilişlerini ve o süreçte yaşananları konu alan Zincirbozan, dönemi pek bilinmeyen yönleriyle yansıtıyor.

Film adını, 12 Eylül sonrasında bazı siyasilerin mecburi ikamete tabi tutulduğu, Çanakkale’deki Zincirbozan askeri tesislerinden alıyor.

  • Atıl İnaç’tan “ZİNCİRBOZAN”

 B u yıl Türk sinemasında çekilen film sayısının çoğalmasıyla birlikte 12 Eylül’ü anlatan filmlerde yapılmaya başlandı. Bu filmlerden bir tanesi de yönetmenliğini Atıl İnaç’ın yaptığı ‘Zincirbozan’ filmi. Bu filmi, diğer 12 Eylül filmlerinden ayıran özelliği ise darbenin nasıl tezgahlandığını anlatıyor olması.

Önce film değil de 6 bölümlük bir dizi yapmak için yola çıktınız. Ne oldu da fikir değiştirdiniz ve film yapmaya karar verdiniz?

Evet bu film aslında dizi diye yazıldı ve çekildi. Bildiğim kadarıyla Türkiye’de böyle bir dikey geçişin örneği yok. Belki yurtdışında da çok yoktur. Projenin başından dizi diye yola çıktık ama film gibi çekelim istedik. Hakkını vererek iyi bir estetik ve sinematografik ile çekelim diye çok çabalaık. Daha sonra yayıncı kuruluş oyuncularımızı programa konuk olarak çıkarmak istedi ve bizden ufak bir tanıtım istediler. Tanıtımımızı izleyince oldukça etkilendiklerini belirttiler. Dolayısıyla biz bu kadar çabalayınca yayıncı kuruluş ta bunun arkasında durma ihtiyacı hissetti. Görselliği ve oyunculuğu bakımından sinema filmi olması çok isabetli bir karar oldu. Dizi senaryosu 6 bölümden oluşuyor ve 7-8 saatte anlatılan bir hikayeydi. Bize ‘Çok güzel olmuş, diziyi film yapalım’ denilince işler değişti çünkü aynı hikayeyi 1,5 saatte anlatmak durumunda kaldık ve bu çok zor oldu. Mesela ister istemez 6 sahneden sadece birini kullanabildik. Sinema versiyonu için özel bir senaryo hazırlamadık, var olan senaryo ve çekimleri kurgu masasında film haline getirdik. Akıcı ve anlatmak istediğimizi anlatan bir kurgu yaptık zor oldu ama ortaya hoş bir şey çıktı.

Zincirbozan başlı başına bir olay, peki bu olaya zemin hazırlayan nedenler de filmde irdeleniyor mu?

Zincirbozan; 16 siyasinin 12 Eylül’den sonra 1983 yılında sürgüne gönderildikleri askeri kampın adı. Fakat biz basında yansıtıldığı gibi ‘Zincirbozan’ günlerini filmleştirmedik. Filmde ‘Zincirbozan’ı sadece 1 dakika anlatıyoruz. Biz 12 Eylül darbesinin nasıl tezgahlandığını anlattık. Dolayısıyla filmin temelinde anlattığımız bir darbe nasıl tezgahlanır oldu. ‘Zincirbozan’ bunun bir sonucu. Filmin sonunda da Demirel ve çeşitli AP kurmayları, CHP ‘den bazı siyasetçiler Zincirbozan askeri kampına götürülüyor. Bunun şöyle bir önemi var: 12 Eylül zaten askeri bir darbe fakat Zincirbozan sürgünü sırasında ülkede normalizasyon süreci yaşandı. Normalizasyon süreci diyorum çünkü sözde bir demokrasiye geçiş vardı. Parlamenter sisteme geri dönülmüş, genel seçimler yapılıyordu ve böyle bir ortamda siyasetçiler sürgüne gönderilmişlerdi. Aslında bizim birazda vurgulamak istediğimiz bu. Zaten bizim, adı ‘darbe’ olan konularla ilgili algılarımız gayet net, ‘Birileri geldi ve darbe yaptı’ diyoruz. Parlamenter düzen ve normal demokratik rejim devam ederken bir şeyler ters gidiyor. Demokrasi halkın inisiyatifinde ve kontrolünde değil. Biz bu yüzden biraz darbenin nasıl ve niye kurgulandığını anlatıyoruz. Çünkü birileri “Bu konulan şimdi kaparın ortalık boşken bir seçim yapalım, şuradaki damcağızı  da başa getirelim.” diyor. Bu yakın zamanda Afganistan’da, Irak’ta ve bir çok yerde yapıldı. Türkiye’de de yapıldı. Bu, Amerika’nın dünyayı yönetme politikası olarak şablon siyasetidir. Bu sadece o dönemin siyasetçilerinin başından geçen bir film değil. Biz gerçekten bir darbe nasıl tezgahlanır aksiyonuyla yola çıkıp 1980 yılında farklı kesimlerden gerçek insanların başlarından geçen hikayeleri organik bir bütün haline getirip anlatmaya çabaladık. Burada siyasiler bir düzlemi, askeriye, dönemin sağ ve sol örgütleri başka bir düzlem.

Filmde belgesel bir bakış açısı ya da belgesel bir yaklaşım söz konusu mu?

Belgesel değil. Bu izleyiciyi çok itecek ve ürkütecek bir düşünce. Filmimizin yayıncı kuruluşu ve dağıtımcımız da “Acaba bu film bir belgesel olarak değerlendirilir mi?” diye düşündüler. Film, her yönüyle bir drama. Bu tür gerçek siyasi hikayeleri sinemaya adapte edilmiş versiyonları Amerika’da çok vardır. Bunlar biyografik siyasi hikayelerdir ve hiçbir tanesi belgesel gibi algılanmaz. İmkanlar dahilinde böyle bir sinema filmi yarattık. Dramatik örgüsü olan bir sinema filmi. İçinde gerçek politik karakterler ve olaylar var. Zaten Türkiye’de yaşayan gerçek politik karakterler ve yaşanan politik ortam herhangi bir senaristin yazabileceği entrikalardan çok daha karmaşık. Bir belgesel sıkıcılığında değil bilakis oldukça entrikalı ve oldukça karışık ilişkiler üzerine kurulmuş bir film.

Film, belirli bir dönemin tanıklığını nesnel ölçüler içinde kalarak mı yapıyor, yoksa belirli bir bakış açısı var mı?

Objektif bir film yaptık. Sadece Türkiye ve Türk siyaseti için ufak bir çerçeve içinde herkesin bildiği hikayeyi işlemedik. Senaristimiz Radikal gazetesi yazarı Avni Özgürel, onun Türkiye’de bugüne kadar çok açık ve net konuşulmamış, tartışılmamış bir takım olguları, neden sonuç ilişkileri üzerinden anlattığı bir hikaye oldu. Avni Özgürel “Sonuçta darbenin uluslararası siyaset içersinde nedeni vardı.” diyor ve “Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yüz doksan küsur tur yapılması veya içerde sebebi bilinmeyen anarşik bir ortamın olmasıyla ilgisi yoktur. Tamamen kurgulanmış ve başka bir gerekçeyle Amerika tarafından gerekli görülen bir darbenin pek çok platformda sebepleri oluşturulmuş ve mecbur bırakılmıştır.” gibi bir anlatım oldu. Biz arka planını anlattık. Ama şöyle bir zor yanı var ki sanıyorum eleştirilerin büyük bir kısmı da buradan gelecek, herhangi bir darbeyi anlatmanın en büyük sıkıntısı bir tarafa güzelleme yapmak, iyiyi atfetmek diğer tarafa zaafları ve kötüyü atfetmektir. Biz bu tuzağa düşebilirdik ama bunu engelledik, tuzağa düşmedik. Sonuçta siyasetçilerimiz de bütün hata ve zaaflarıyla filmde varlar. Hiç biri gerçek anlamda bir süper kahraman değil mesela Kenan Evren’de verdiği yanlış kararlarla ve zaaflarla filmde yer alıyor. Filmin kahramanı değil.

‘Zincirbozan’ filmini 12 Eylül’ü anlatan diğer filmlerden ayıran özelliği nedir?

 Yakın zamanda ülkemizde birkaç tane 12 Eylül filmi yapıldı. Masum ve hiçbir günahı olmayan bir takım insanların haksız yere inanılmaz bedeller ödediklerini ve yaşadıkları zorlukları anlatan bir takım hikayeler seyrettik. Bizim filmimiz böyle değil. Filmimizde bütün karakterler tarihi karakterler olmaları nedeniyle günahları ve sevaplarıyla var. Filmde hiçbirini kahraman olarak merkeze yerleştirmedik. Bütün karakterler zaafları ve hataları olan, yanlış kararlar alabilen insanlar. Karakterler kurgu değil bir tanesi bu ülkenin 30 yıl siyasetini yönlendirmiş Başbakan’ı, bir diğeri ülkenin Genel Kurmay Başkan’ıyken bir sabah “Yönetime el koyuyorum bundan sonra devlet başkanıyım.” diyen bir asker, yine bir diğer karakter de siyasete 30 yılını vermiş olan Ecevit. O dönemde ve hala da sağ “e sol alanda ülkenin çeşitli politik dinamiklerini etkileyen terör örgütleri var. Bu örgütlerin hala bir kısmı yaşıyor bir kısmı da geçtiğimiz yıllarda teker teker hayatlarını kaybettiler. Biz filmde büyük bir tablo çizmeye çalıştık. Türkiye’de bir kereye mahsus yaşanmış bir şey değil bu dünyada da benzerleri defalarca yaşanmış. Amerikan müdahalesinin nasıl kurgulandığını, nasıl böyle bir tuzak yaratıldığının hikayesini anlattık. ‘Zincirbozan’ bu anlamda Türkiye’de bir ilk, çünkü herhangi bir karakterin başına gelenleri anlatan ve pazarlanan 12 Eylül filmleri gibi değil. Doğrudan bu ülkenin başına gelenleri anlatıyor. Biraz da cüretkar anlatıyor.

F ilmi çekerken kimi sahneler için sansür çekinceniz oldu mu, yoksa daha senaryo aşamasındayken otosansür uyguladınız mı?

  Tabii herkesin kendine göre elinin ayarı vardır. Sonuçta Avni Özgürel deneyimli bir gazeteci. O kendince bir otosansür uyguladı tabii ki. Ama bu suya sabuna dokunmayan bir film değil. Türkiye’de askeriyeye destek için başvurup ta hiçbir destek alamamış yegane film olabiliriz. Çünkü akıl almaz komedi filmlerinden ve dizilerinden tutun Yılmaz Güney’in ‘Yol’ filmine kadar T.C Askeriyesi filmlere öyle yada böyle bir destek verir. Biz bu filmi askeriyeden bir er şapkası alamadan çektik. Kostümleri, dönemin askeri araçlarını ‘kendi imkanlarımızla bulmaya çalıştık. Ama herhangi bir sansür dayatması görmedik

Peki sizce askeriyeden neden yardım gelmedi?

İlk önce askeriyenin çok üst düzeyinden yardımlar geleceğine dair pek çok defa söz verildi ama gelmedi. Biz filmimizi ‘Eve Giden Yol’ filminde ki gibi basit bir düzlemde anlatmış olsaydık belki destek verebilirlerdi. Ama daha karmaşık bir şeyi anlattığımızı düşünüyorum. Biz filmin özünde “12 Eylül bir tuzaktır ve Amerika tarafından oluşturulmuştur” dedik ve sebeplerini anlattık. Ayrıca o dönem ideolojileri yönünde sağcı yada solcu gençler de, örgütler de, siyaset de, asker de çok basit bir şekilde kurgulanmış bu tuzağa düşmüştür diyoruz. İnsanlar belki şundan rahatsız olabilirler. ‘Ben tuzağa düşecek kadar nahif bir kişi miyim ya da kurum muyum?’ türünde bir alınganlık sergilemiş olabilirler. Bilemiyorum. Hikayemiz bu anlamda rahatsız edebilir.

Oyuncu seçimini nasıl gerçekleştirdiniz?

Tüm projelerde olduğu gibi her yönetmenin kafasında bir kurgusu vardır. Yaşayan siyasetçileri oynayacak oyuncuları seçmek zor oldu çünkü bu açıdan bakıldığında işin içine pek çok faktör giriyor; benziyor mu, benzemiyor mu gibi noktalar var. Oyuncuları seçerken üsluptaki, oyunculuktaki, şivedeki benzerlik gibi noktalar bizim için hiç önemli olmadı. Asıl önemli olan karakterleri taşıyacak ve karmaşık iç dünyalarını yansıtacak bir cast oluşturmaktı. Bir ay cast çalışması yaptık zaman zaman benzerlik kriterlerini de göz önünde bulundurduk. Çünkü canlandıracakları gerçek karakterlerdi. Çoğu zaman da benzerlik önemli değil başka bir resim çizelim dedik. İyi bir cast oldu. Oyunculuk kalitesi çok yüksek.

Bu tür politik filmlerin ticari açıdan şansı olabilir mi? Ya da kitlelerin katılımı için bu tür filmlerde nasıl bir yol izlenmelidir. Bu açıdan bakıldığında siz nasıl yol izlediniz?

 Sinema sektöründe herkes ticari film, gişe filmi ve buna karşılık ticari olmayan, dar bir hedef kitleye yönelik olarak yapılmış sanat filmi gibi bir ayrımdan söz ediyor. Açıkçası ben bu ayrımın herhangi bir nesnel temele dayandığını düşünmüyorum. Çünkü Türkiye’de yapımcıların burun kıvırdıkları mesela Nuri Bilge Ceylan’ın, Fatih Akın’ın, Ferzan Özpetek’in filmlerine baktığımız zaman kendi başlarını çok iyi filmler. Zaten Türkiye’deki sinema izleyicisinin özelliklerine bakmaksızın yurt dışında ticari başarı kazanıyorlar. Uzun vadede pek çok ülkeye satılıyor ve gösterime giriyor. Bu başka ülkelerin sinemaları içinde geçerli, ticari yapımlar gibi görünmeyen pek çok iyi işin dünya piyasasında iyi bir yeri oluyor. Uzun vadede yatırım mutlaka kendisini çıkartacaktır. Çıkartıyor da. Yapımcıların bunu anlaması gerekiyor. Bir filmde 5 haftada ekonomik dönüş alıyorsunuz bir diğerinde belki 3 senede. Ama geri dönüş mutlaka oluyor. Çok iddialı olmayan filmler DVD olarak satışa sunulduğu zaman çok uzun bir süre belli bir grafikle seyirci tarafından satın alınmaya devam ediliyor. Gişeyi 3 hafta içinde vurmuyor ama belli bir süreye yayılan ticari başarı grafiği sergiliyor. Öncelikle yapımcıların bu önyargılarını kırmaları gerekiyor. 250 kopya çıkalım 5 haftada 1 milyon eşiğini aşalım ve ticari bir iş olsun mantığıyla yaklaşmamaları lazım. Bu sene gördük ki bu formülle yapılan filmlerin çoğu kuma saplandı. Birçoğu zararda ve yaptığı yatırımı çıkartamadı. Bence bizim filmimiz tüm ticari filmlerden daha ticari bir iş oldu çünkü baştan dizi olarak çekilmiş projeyi sinema filmi olarak kurguladım ve iyi bir film oldu. Bence iyi gişe yapacak. Sinema bir eğlence odası. İnsanlar belirli bir keyif yaşamak için gidiyor. Ama ‘Maskeli Beşler’, ‘Hababam Sınıfı’ gibi filmlerde hiç durmadan seyircinin yüzüne espri yumrukları atılan filmler nereye kadar seyrediliyor. Zaten artık insanlar bu filmlere gülmüyor, eğlence olarak görmüyor. Söyleyeceğim şeyin tespiti yapıldı ve bir çok kişi bunu söyledi ben de bir kez daha söyleyeyim, yıllarca dramdan para kazanılmaz sanılırken ‘Babam ve Oğlum’ filmi insanların duygusal dürtülerine yanıt verdiği için 4 milyon gişe yaptı. Bu da bir tür eğlencedir, bunun sınırı yok, insanlar politik filmlerle de eğlendirilebilir. Sonuçta izleyici bilmediği bir dünyaya giriyor ve ilgisini çekmeyi başarırsanız, bilmediği bir şeyi anlattığınız duygusuna kapılırsa ve merak ederse siyasi filmlerde de eğlenebilir. Bunun yurt dışında bir çok örneği varken biz de ‘Sinema seyircisi bu filme gitmez.’ gibi genellemelere açıkçası çok katılmıyorum. Her gün aynı şey yenmiyor. Dolayısıyla her zaman benzer filmler izlenemez. Formülleri değiştirmek gerekiyor. Önümüzdeki sene büyük ihtimalle ‘Hababam Sınıfı’ yapılmayacak, başka bir şey yapmak zorunda kalacaklar. Seyirci de bu duruma adapte olacak. (Müge SERÇEK) “[12]

!  Kendine özgü ve bizde pek bilinip yapılmayan türde bir siyasal sinema örneği. Bir tür “docu-drama’ (belgesel-drama karışımı) da denebilir. Ya da tümüyle bir dönem draması olarak nitelenebilir. Ne olursa olsun, ilk bakışta ilginç, hatta heyecan verici.

   12 Eylül’ü hazırlayan günleri, özetle müdahele öncesi üç ayı ve sonrasında da, Turgut Özal’ı iktidara getiren seçimlere kadar olan dönemi anlatıyor film. Yakın tarihimiz açısından çok önem taşıyan bu uzun dönem, keşke ilk planlandığı gibi bir TV dizisine dönüşseydi… Daha çok şey söylenebilir, ayrıntılara eğilme imkanı doğardı.

   Film, bu haliyle tüm o çalkantılı dönemin kaba bir özeti gibi duruyor. Bir yandan sokak anarşisi, önemli birkaç cinayet, vuruşanları temsil eden birkaç eylemci genç ve onları ipin ucunda oynatan CİA- Ankara işbirliğinin birkaç kilit ismiyle veriliyor. Öte yandan, ihtilali yapanlar, başta general Evren, ana hatlarıyla ele alınıp işleniyorlar. Bir başka cephede ise müdahelenin kurbanları, yani soluğu Zincirbozan’daki “zorunlu istirahat”te alan politikacı takımı sunuluyor. Yani özellikle Demirel ve Ecevit çiftleri…

   Film, bir anlamda kendisine koyduğu sınırların sıkıntısını yaşıyor. Bırakınız dış ülkeleri, bizde bile ilgiyle izlenmesi, ancak dönemi yaşamış olup en azından en önemli olayları hatırlayanlar için sözkonusu. Demek ki çok geniş seyirci kitlesi için, film kolay çözülemez şifrelerle dolu bir bulmacaya benziyor. Herşeyi kavramak istiyorsunuz, ama çok fazla şansınız yok.

   Çok genel bir bakışla anlatılan olaylardaki neden-sonuç ilişkisi istendiği ölçüde ortaya konamadığı gibi, ciddi “casting” hataları da var. Çok iyi tanıdığımız kimi kişilikleri kabullenmek kolay olmuyor. En başarılı olanlar, Demirel çiftinde Haldun Boysan ve Ayşe Tunaboylu. Özellikle Tunaboylu, yüreğe işleyen bir Nazmiye Demirel portesi çiziyor ve göründüğü tüm sahnelere damgasını basıyor. Keşke Nazmiye hanım eşiyle birlikte gidip görebilseydi!…

    Evren’de Suavi Eren fiziksel benzemezliğine karşın kısmen inandırıcı olabiliyor. Özal’ı oynayan İsmail İncekara da çok iyi. Ecevit çifti ise pek benzememiş. En ilginci, Kaya adlı eylemciyi oynayan oyuncu, aslında Bülent beye çok daha fazla benziyor. Kimse bunu farketmemiş mi? Suna Selen, Rahşan hanımın havasını verebiliyor, ama onun 1980 yılındaki hali için yaşlı kalıyor. (Atilla Dorsay)

#ZİNDAN (1974) – Senaryo ve Yönetmen: Remzi Jöntürk, Kamera: Ali Yaver, Yapım: Barlık Film/Necdet Barlık

Oyuncular: Tamer Yiğit, Feri Cansel, Yıldırım Önal, Bilal İnci, Nevin Nuray, Güzin Özipek

Konu:  Bir rum kızı (Feri Cansel) Türk erkeğini (Tamer Yiğit), sevmektedir.  Fakat kızı bir başka rum Nikos’da sevmektedir. Nikos Tamer’i  tutan Yıldırım’ı öldürür kız ve türk genci kaçarlar Nikos onların peşine düşer  Nikos onları yakalar. Tamer’in Nikos’a bir diyet borcu vardır Tamer diyet borcunu kolunu keserek öder.  Nikos oradan ayrılır Feri Tamer’den hamile kalır ve olaylar gelişerek devam eder.

#ZİNDANDAN GELEN MEKTUP (1970) – Yönetmen: Sırrı Gültekin, Senaryo: Sadık Şendil, Kamera: Çetin Tunca, Yapım: Hisar Film/Özdemir Birsel

Oyuncular: Ayhan Işık, Mine Mutlu, Turgut Özatay, Ali Şen, Zeynep Tedü, Gülistan Güzey, Ekrem Gökkaya, Asım Nipton, Arif Eriş, Hüseyin Salıcı, Oktay yavuz, Ali Demir, Dündar Aydınlı, Erol Şen, Lütfü Engin, Giray Alpan, Mustafa Zengin, Müslim Ertuhi

Konu: Düşman işgali altındaki Batı Trakya Türklerinin anayurda iltica etmek için yaptıkları mücadelenin öyküsü

#ZİRVE (1987) – Senaryo ve Yönetmen: Samim Utku, Görüntü Yönetmeni:  Ali Engin, Yapım: Metro Film/Zeki Kafalı

Oyuncular: Faruk Peker, Selen Büke, Yaman Vuran, Kenan Pars, Yücel Emir

Konu:  Ünlü bir basketçi olan Faruk (Faruk Peker), bir maç sırasında ayağı sakatlanır ve bir süre sonra da takımdan atılır

#ZİRVENİN BEDELİ (1989) – Yönetmen: Sami Güçlü, Senaryo: Murat Somer, Görüntü Yönetmeni: Çetin Tunca, yapım: Burç Film/Fedai Öztürk

Oyuncular: Selin Dilmen, Cem Özer, Efgan Efekan, Süleyman Soyer

Konu: Selin küçük yaştan beri bir   ailenin yanındadır ama artık büyümüştür    evde bir yaşlı kadına hizmet etmektedir. Kadının   arkasından konuşmalarını çekemez ve evden kaçar artist olmaya  karar verir ve Cem’in yanına gelir Cem’in de yanında bir erkek arkadaşı kalmaktadır.  Selin sinemada zirveye çıkmak istediğini söyler  Cem Selin’e  zirveye çıkmanın yolunu zengin ekeklerle birlikte olmaktan geçtiğini söyler.  Selin  erkeklerle birlikte olmaya başlar  şöhret basamaklarını tırmanır. Sselin  tanınmış bir iş adamıyla  evlenmek  istediğini söyler Cem kabul etmez çünkü  Selin ona durmadan para vermektedir  aralarında bir tartışma çıkar Selin Cem’i   makası karnına saplayarak öldürür.

#ZiYARET (1987) – Yönetmen: Kaya Ererez, Senaryo: Safa Onal, Görüntü Yönetmeni: Kaya Ererez, Müzik: Cahit Berkay, Yapım: Rüzgar Film/Kaya Ererez

Oyuncular: Hülya Avşar, Selçuk Özer, Engin İnal, Savaş Yurttaş, Gökhan Mete, Sevda Ferdağ, Sevinç Pekin, Sibel Savaş, Turgut özatay, Seyfettin Karadayı, Yaşar Şener, Ahmet Turgutlu, Selçuk Yalçındağ, Banu Sengelli, Erdoğan Akduman, Bülent Polat, Bayram İlvur, Hülya Birbilen

Konu: Yıllar sonra kovulduğu kasabaya gelip intikam alan bir kadının öyküsü.

#ZOR GÖREV (1992) – Senaryo ve Yönetmen: Hasan Karcı, Görüntü Yönetmeni: Mahmut Yumuşak, yapım: Venüs Film/Hasan Karcı

Oyuncular: Murat Soydan, Ethem Çakır, Yusuf Çetin, Pervin Tekgül, Süreyya Mertoğlu

Konu: Manken ajanıs çalıştırdığı model kızları zengin müşterilerine seks için pazarlar. Gazeteci bir kız olayları takip için polisle iŞbirliği yaparak ajansa Manken olarak girer. Ve böylece olaylar gelişerek devam eder.

#ZOR GÜNLER (1994) – Yönetmen: Samim Utku, Görüntü Yönetmeni: Ali Engin, Yapım:  Metro Film/Zeki Kafalı

Oyuncular: Gönül Yazar, Reha Yeprem, Faruk Peker, Enver Demirkan, Oğuz Dinsel

Konu: Polis cinayet tanığı olan bir şarkıcı kadını koruması altına alır. Kadın bir süre sonra yakışıklı polise aşık olur. Polisin evli olması şarkıcı kadını zor durumda bırakır. Katil yakalandıktan sonra polisin görevi sona ermiştir.

#ZOR OYUNU BOZAR/ÖNCE BANA GEL  (1978) “EROTİK” – Yönetmen: Çetin İnanç, Senaryo: Engin Temizer, Kamera: Dinçer Önal, Yapım: H-Gaye Film/Erdoğan Tilav

Oyuncular: Bülent Kayabaş, Enis Fosforoğlu, Karaca Kaan, Meral Deniz, Zafir Saba

Konu: Bülent ve Enis sıkı-fıkı ve yardımsever iki arkadaştır. İki genç kız ile tanışır ve arkadaş olup, ilişkilerini ilerletirler. Kızların babaları çok zengindir. Bir gün kızlardan birisinin babasının fabrikası soyulur ve iki arkadaş tesadüfen hırsızları yakalarlar. Olaylar aniden büyük ve güzel bir hal almaya saşlar.

#ZORAKİ KAHRAMAN (1952) – Senaryo ve Yönetmen: Semih Evin, Foto Direktörü: Coni Kurteşoğlu, Yapım: Seneka Film/Semih Evin

Oyuncular: Orhan Erçin, Üftade Kimi, Mine Çoşkun, Renan Fosforoğlu, Ahmet Tarık Tekçe, Gülderen Ece, Nermin Ruhsever, Ferhan Tanseli

Konu: Müzikal bir güldürü.

#ZORAKİ MİLYONER (1962) Yönetmen: Orhan Elmas, Senaryo: Atilla Oğuz, Kamera: Gani Turanlı, Yapım: Artist Film/Recep Ekicigil

Oyuncular: Orhan Günşıray (Afilli Necdet/Ekrem), Filiz Akın (Günel), Kadir Savun (Kocaman kadir), Meriç Başaran, Hasan Ceylan (Şoför), Öztürk Serengil (Ahmet usta), Suzan Avcı (Aysel), Talât Gözbak (Sadi), Misafir Sanatçılar: Suna Pekuysal, Hüseyin baradan, Suna Pekuysal, Muhterem Nur, Zeki Müren, Eşref Kolçak, Sevda Nur, Meriç Başaran, Kadri Ögelman, Azizi Basmacı, Tevhit Bilge, Sadettin Erbil, Suphi kaner, Semih Sezerli, Göksel Arsoy, Atıf Yılmaz, Ahmet Mekin, Reha Yurdakul,

Konu: Kendisine benzeyen bir gençle, düşmanlarından kaçan bir milyonerin öyküsü

#ZORBA (1966) – Yönetmen: Nişan Hançer, Senaryo: Safa Önal, Operatör: Mustafa Yılmaz, Yapım: Birsel Film/Özdemir Birsel

Oyuncular: Kuzey Vargın, Tijen Par, Reha Yurdakul, Turgut Özatay, Hüseyin Peyda, Ali Şen,  Mine Soley, Hasan Ceylan

Konu:  Kayıp olan babasını bulduktan sonra, polise gidip teslim olan bir kanun kaçağının öyküsü.

#ZORBANIN AŞKI (1972) Yönetmen: Yücel Uçanoğlu, Eser ve Senaryo Aykut Düz, Kamera: Özdemir Öğüt, Yapım: Dede Film/Mahmut Dedehayır

Oyuncular: Kartal Tibet, Fatma Karanfil, Güzin Özipek, Behçet Nacar, Ali Şen, Şefik Döğen, İsmet Ay, Hüseyin Zan, Ayla Ergun, Misafir Sanatçı: Nisa Serezli

Konu: Bir kenar mahalle kabadayisi olan Omer ve Naciye’nin macerali ask oykusu.

#ZORLA EVLENDİK (1962) Senaryo ve Yönetmen:  Dr. Arşavir Alyanak, kamera: Gani Turanlı, Yapım: And Film/Turgut Demirağ

Oyuncular: Fikret Hakan, Çolpan İlhan, Senih Orkan, Salih Tozan, Gülbin Eray, Yavuz Karakaş, Aysel Dinmez, Nubar Terziyan

Konu: Birbirlerini tanımadan evlendirilen bir çiftin güldürüsü.

#ZORLU DAMAT (1962) –  Yönetmen: Hulki Saner, Senaryo: Orhan Aksoy, Hulki Saner,  Kamera: Kosta Psaros, Müzik: Yorgo İlyadis,  Yapım: Erman Film/Hürrem Erman

Oyuncular: Ayhan Işık (Necdet/Hasan), Türkan Şoray (Gönül), Suphi Kaner (Mıstık), Saraç Diler, Kadir Savun (Abdullah), Hulusi Kentmen (Rıza),  Nezahat Tanyeri (Gönül Annesi), Cevat Kurtuluş, Hayri Esen (Cemil), Hakkı Kıvanç (Necdet’in adamı)

Konu: Meral Çelik””in hayat hikayesidir, Orhan felçli babası ve kardeşi Mahmut ile yaşarlar Nişanlısı Sevda bir gazinoda şarkıcılık yapar. Mahmut aynı zamanda Sevda””nın Menejeridir, müşterilerin masasına göndermeye çalışır, Sevda karşı çıkar. Orhan artık onun şarkı söylemesini istemez, Mahmut bu duruma çok kızar. Orhan Sevda””yı eve getirir babası ile tanıştırır. Mahmut da evdedir yalnız kaldıklarında onu öpmeye çalışır, Sevda ona tokat atar, Mahmut intikam için yemin eder. Sevda””nın annesi hastadır, Sevda hamile kalır, Mahmut telefon açarak babasının rahatsız olduğunu ve kendisini görmek istediği yalanını söyleyerek eve çağırır, ağabeysini de arayarak Sevda””nın onu aldattığını inanmazsa eve gelip görmesini ister. Sevda gelir Mahmut onu yatak odasına götürerek saldırır bu arada Orhan gelir. Onları görür, Sevda””yı evden kovar. Sevdanın annesi ölür, Sevda doğum yapar kızları olur adı Meral””dir. Sevda dikiş dikerek hayatını sürdürür. Aradan 15 sene geçer, Sevda büyük bir tekstil firmansın sahibi olur. Sevda, Meral””e babasının 15 sene önce öldüğü yalanını söyler. Mahmur zor durumdadır, babasından para ister, annesinin mücevherlerini almak için babasını döver, Orhan gelir durumu görür Mahmut””a vurur babasını kurtarır. Meral””in doğum günü vardır arkadaşları gelir, Meral Türkü söyler. Meral eve gelir annesi ile babası hakkında konuşur, annesini yalancılıkla suçlar. Annesi Orhan””ın babası olduğunu söyler. Meral evi terk ederek Mahmut””un yanına giderek şarkıcı olmak istediğini söyler. Mahmut sevinir ve onu şarkıcı yapar. Meral evden kaçınca Sevda Orhan””ın evine gelir. Kızını sorar, Mahmut””un kendisinin başını yaktığının kızının da başını yakmasına izin vermeyeceğini söyler ve gider. Meral sahnededir, Sevda gelir Mahmut””tan hesap sorar, Mahmut kızının istese de bir yere gidemeyeceğini kendisini istemediğini söyler. Meral de gitmek istemez. Mahmut Meral””i patronuna ayarlar, Sevda gelir elinde silah vardır, senelerdir kendisinin çektiğini kızının da çekmesine izin vermeyeceğini söyler. Kavga ederler silah elinden düşer Babasının önüne düşer babası ateş eder ve Mahmut””u vurur. Orhan Sevda””nın evine gelir onlardan özür diler. Barışırlar, Meral şarkıcılığa devam eder.”

#ZORLU DÜŞMAN (1966) – Yönetmen: Natuk Baytan, Senaryo: Yavuz Yalınkılıç, Bilge Olgaç, Remzi öntürk, Kamera: Kaya Ererez, Yapım: Mors Film

Oyuncular:  Yılmaz Duru, Gülbin Eray, Kuzey Vargın, Erol Taş, Baki Tamer

Konu: Kanun adamı ile kanun kaçağının dostlukla biten öyküsü.

#ZORO “[13]” DİŞİ FANTOMAYA KARŞI   (1969) – Yönetmen: Feridun Kete, Alpay Ziyal, Senaryo: Feridun Kete, Görüntü Yönetmeni: Erhan Canan, Yapım : Kımız Film/Feridun Kete

Oyuncular: Nebahat Çehre, Hasan Demirtaş, Turgut Özatay, Tansu Sayın, Faruk Panter, Behçet Nacar, Hüseyin Zan, Reha Yurdakul, Yaşar Şener

Konu: Zorro filmlerinden ve çizgi romanlarından uyarlanan bildik öykü.

#ZORRO KAMÇILI SÜVARİ “[14](1969)[15]” – Yönetmen: Yılmaz Atadeniz, Senaryo ve Asistan Yönetmen: Melih Gülgen, Görüntü Yönetmeni: Kaya Ererez, Kostüm : Niyazi Er, Sesleri Alan: İlya İliadis, Laboratuar: Hilmi Başcan, Gani Maraşlıoğlu, Hayati Akbulut, Kurgu ve Senkron: Ali Demir, Negatif Montaj: Sezai Elmaskaya, Set Amiri: Nizam Ergüden, Set Ekibi: Naci Saraç, Murat Yener, Kemal Hortocu, Bünyamin Garip, Basri Büyükcan, Ahmet Korkmazlar, Sadi Mete, Ballı Baba, Prodüksiyon Amiri: Yılmaz Kanat, Necdet Kökeş, Yapım : Atadeniz Film/Yılmaz Atadeniz (Erman Film Stüdyosunda Hazırlanmıştır),

Oyuncular: Tamer Yiğit, Nebahat Çehre, Müjgan Ağralı, Reha Yurdakul, Danyal Topatan, Hakkı Haktan, Asım Nipton, Atilla Ergün, Mehmet Büyükgüngör, Yılmaz Bora, Gani Dede, Cemal Konca,  Kudret Karadağ, Hüseyin Sayan, İhsan Gedik, Günay Güner,

Konu: Meksikanın bağımsızlık mücadelesindeki kılıcı ve kamcısıyla ünlü yüzü maskeli halk kahramanının öyküsü…

#ZORRO’NUN İNTİKAMI (1969) – Yılmaz Atadeniz, Senaryo : Melih Gülgen, Yönetmen : Yılmaz Atadeniz, Kamera: Kaya Ererez, Yapım: Atadeniz Film/Yılmaz Atadeniz

Oyuncular: Tamer Yiğit, Nebahat Çehre, Müjgan Ağralı, Reha Yurdakul, Attila Ergün, Mine Soley, Ahmet Kostarika, Danyal Topatan, Gani Dede, Mehmet Büyükgüngör, Kudret Karadağ, Hüseyin Sayan, Yılmaz Bora, İhsan Gedik, Günay Güner, Cemal Konca

#ZORO’NUN KARA KAMÇISI (1969) Yönetmen: Feridun Kete, Alpay Ziyal,  Senaryo: Feridun Kete, Görüntü Yönetmeni: Erhan Canan, Yapım : Kımız Film

Oyuncular: Nebahat Çehre, Hasan Demirtaş, Oktar Durukan, Tansu Sayın, Behçet Nacar, Faruk Panter, M. Ali Akpınar, Nalan Işık

#ZULÜM (1972) – Yönetmen: Atıf Yılmaz , Senaryo: Burhan Bolan, Dialog: Bülent Oran, Kamera: Cengiz Tacer, Yapım: Sine Film/Muzaffer Aslan

Oyuncular: Türkan Şoray, Kartal Tibet, Murat Soydan, Kayhan Yıldızoğlu, Nedret Güvenç, Yılmaz Gruda, Nezihe Güler, Sesi İle Nesrin Sipahi

Konu:   Bir şarkıcı kadınla ona aşık olan biri gazinocu, diğeride bestakar, iki kardeşin sevda öyküsü

ÖDÜL:
9. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde (1972)
Atıf Yılmaz “ En başarılı yönetmen”
Cengiz Tacer “En başarılı kameraman”
Murat Soydan “en başarılı oyuncu”

#ZULÜM (1983) – Yönetmen: Temel Gürsu, Senaryo: Arda Uskan, Kamera:  Sertaç Karan, Yapım: Temel Film/Temel Gürsu

Oyuncular: Orhan Gencebay, Güngör Bayrak, Yıldız Kenter, Kadir Savun, Çetin Köroğlu, Turgut Özatay, Suat Özbek, Sırrı Elitaş, Ömer Uğur, Necati Er

KONU:  Kan davası nedeniyle babası öldürülen genç, kan davalısının kızına aşık olur. Bu ümitsiz aşk Orhan’ın köyünü terk edip kente gelmesiyle sona ermiş görünse bile aslında devam etmektedir.

#ZULÜM TRENİ (1989) Yönetmen: Oğuz Gözen, Senaryo: Nadire Zeybel, Görüntü Yönetmeni: Mükremin Şumlu, Müzik: Tülay Arıcı, Yapım: As Film/Mehmet Aksu

Konu: Perihan Sözen, Murat Soydan, Cemil Kılıç, Sami Hazinses, Gülderen Acar, Yüksel Yılmaz,  Serpil Özyurt, Emin Saygılı, Leman Alp, Cemal Orman, Kadir Akın

Konu: Bulgaristan ile Türkiye arasında meydana gelen bir kriz neticesinde, Bulgaristan’da bulunan Türk aileleri parçalanıyor ve koparılıp Türkiye’ye trenle tıkabasa dolu vagonlarla gönderiliyordu. Bu akıl almaz vahşetin hikayesi.

#ZÜBÜK (1980) “Renkli, Komedi, 89dk” – Yönetmen: Kartal Tibet, Yönetmen Yardımcısı: Hasan Tolgar, Zafer Par, Görüntü Yönetmeni: Çetin Gürtop, Kamera Asistanı: Hakan Gürtop, Eser: Aziz Nesin, Senaryo: Atıf Yılmaz, Müzik: Esin Engin, Işık Şefi: Şevket Yılmaz, Dublaj Yönetmeni:İ Orhan Aykanat, Sesleri Alan: Erkan Esenboğa, Montaj: Mevlüt Ekinci, Negatif Montaj: Turgut İnangiray, Renk Uzmanı: Sabahattin Hoşsöz, Laboratuar: Selahattin Kaya, Prodüksiyon Amiri: Yüksel Tanık, Ahmet Akdoğan, Yapım: Erler Film/Türker İnanoğlu, (Yeni Lale Film Stüdyolarında hazırlanmıştır.)

 Oyuncular: Kemal Sunal, Nevra Serezli, Bülent Kayabaş, Kadir Savun, Osman Alyanak, Alpay İzer, Metin Serezli, Şemsi İnkaya, Bilge Zobu, Zeki Alpan, Nubar Terziyan, Ali Şen, Memduh Ün, Hüseyin Kutman, Nevzat Okçugil, Reha Yurdakul, Nejat Gürçen, Mesut Sürmeli, Seyfettin Karadayı, Nevzat Açıkgöz

Konu: İbrahim Zübükzade (Kemal Sunal) mesleğinden ihraç edilmiş bir siyasetçidir. Sözünde durmayan, ahlaksız bir adamdır. Gazeteci Yaşar (Metin Serezli) gazetede yayınlamak istediği yazı dizisi için Zübükzade’nin yaşam öyküsünü öğrenmek ister. Gittiği köyü Gülören’de karşılaştığı köylüleri Zübükzade’yi nefretle anarlar. Yaşar’ın köylüden aldığı bilgiye göre Zübük iş hayatına bir dairede katip olarak başlamış, kısa sürede aldığı rüşvetlerle zengin olup çıkmıştır. Foyası ortaya çıkınca kovulan Zübük, Destek Partisi’ne girip yağcılıkla ocak başkanlığına yükselir. Girdiği her yere de rüşveti bulaştırır. Muhalefet partisinden olan Kadir Ağa’nın (Kadir Savun) kızı Yektane’yi (Nevra Serezli) evlenme vaadiyle kandırıp birlikte olur. Ama çetin ceviz Yektane, silah zoruyla Zübük’ü nikah masasına oturtur. Uyanık Zübük, partili partisiz herkesi öylesine birbirine düşürür ki, sonunda halk onun belediye reisi olması için neredeyse yalvarır. Aklı sürekli şeytanlığa çalıştığı için kendisine kurulan komploları da birer ikişer savuşturan Zübük, kendini milletvekili seçtirir. Tüm bu anlatılanlara çok şaşıran kurt gazeteci Yaşar, Zübük’le yüzyüze konuşmaya gider. Zübük, tüm yüzsüzlüğü ile, köylüyü, kasabalıyı, giderek tüm halkı kötüleyip, kendisinin ne denli dürüst ve vatansever bir politikacı olduğunu öyle bir anlatır ki; Yaşar Zübük’e neredeyse acımaya başlar. Ama giderayak Zübük’ün kendisine de oynadığı bir oyun aklını başına getirir. Çirkin politikacıların elinde çaresiz kalan halkın her zaman haklı olduğunu anlar…

 $ Aziz Nesin “Zübük”te Türk demokrasisinin hasta, sağlıksız yanlarını, bu sağlıksız mekanizmanın ortaya çıkardığı içtensizlik, üç ­kâğıtçı, çıkarcı politikacı tipini ele alır. Ocak ve bucak örgütlerinin varolduğu 1950’lerden başlayıp, “mebus pazarlarının kurulduğu, “yüzer – gezer aylar”ın getirdiği son yıllardaki yeni gelişimlere dek uzanan geniş bir panoramadır bu… Siyasal konulara, gerek ciddi, gerek taşlama düzeyinde eğilme geleneği yoktur sinemamızda… (Oysa gazete köse ve mizah yazılarından karikatürlere, halk ağzın­da dolaşan fıkralardan haftalık dergilere dek, bu konuda deneyi ve ustalığı olan bir toplumuz) Bağnaz bir sansür anlayışı, sinemada politik taşlamayı hoş görmemiş, olanaksız kılmıştır.

“Zübük” öncelikle bu çemberi kırıyor. Aziz Nesin’İn eleştirisi­ni, hemen hiç yumuşatmadan, özünü koruyarak sinema perdesine getiriyor. Yakın demokrasi tarihimizin unutulmaz bazı olaylarını, oluşumların, tiplerini, kurumlarını tatlı tatlı hicvediyor film… Zübük’zade İbrahim beyin yükselme serüveni, biraz kaba çizgilerle de verilmiş olsa toplumumuzun 30 yıllık yakın tarihinden birçok şeyi simgeliyor. Kemal Sunal’in alışılmışın dışında ustaca, nüanslı biçimde çizdiği Zübük’zade İbrahim’i ise hayal gücünüze göre istediğiniz siyasal  liderimizle özdeşleştirebilirsiniz. . Zübük”, Kartal Tibet için de bir aşama… Anlatım kıvraklığı, kalabalık dış sahnelerdeki başarısı, oyuncu yönetimi ile Tibet, ustası  Atıf Yılmaz İçin düşünülmüş bir filmden yüzünün akıyla çıkıyor, “…

“Zübük”ün böylece sinemamızdaki en katılaşmış, en kalıplaş­mış tabulardan birini kırmak, politikayı, politikacıyı,, toplumun poli­tik gelişmesini perdeye getirebilmeyi sağlamak yolunda öncü ve yol açıcı bir işlevi göreceği de umulur. “[16]

$ Kemal Sunal’ın güzel oyunuyla, Kartal Tibet Gibi sinemamızda daha yeni  sayılabilecek bir yönetmenin bu işin üstesinden başarıyla geldiklerine tanık oldum. Film her karesiyle komedi türünün özgün bir orneği olurken, sadece güldürmeyi değil, halkımızın son yıllarda yaşadığı, içinde bulunduğu bir olaylar zincirlemesini de gözler önüne sermesi açısından ilginçti. /Burçak Evren, Gösteri, Ocak 1981) “[17]

$ Kendi çıkarları için her şeyi mübah sayan “Zübükleri” ortaya çıkaran, toplumsal çevrenin eleştirisi, Kartal Tibet’in yönettiği “Zübük” filminde başarıya yansımış. “Zübüklerden” kurtulmamızın nedenini her şeyden önce kendi zübüklüğümüzde aramamızı öğütleyen romanın bildirisi seyirciye aktarmakta güçlük çekmiyor önetmen. (Vecdi Sayar, Milliyet Sanat D. 1.12.1980) “[18]

$ Kartal Tibet’in Kemal Sunal oyunculuğuyla gerçekleştirdiği bu deneme, sinema dili yönünden vasat bir seviyede kalıyor. (Nezih Coş, 1980-81 Sinemamız, Varlık Yay. Ağustos 1981) “[19]

#ZÜĞÜRT AĞA (1985) – Yönetmen: Nesli Çölgeçen, Senaryo: Yavuz Turgul, Görüntü Yönetmeni: Selçuk Taylaner, Müzik: Atilla Özdemiroğlu, Sanat Yönetmeni: Deniz Özen, Yönetmen Yardımcıları: Cihan Somer, Ayşegül Gökçe, Sadullah Celen, Kamera Yardımcısı: Ümit Ardabak, Kostüm Yardımcısı: Müberra Dündar, Işık: Kenan Eryılmaz, Bayram İlbur, Ali Koşan, Set: İsmail Kündem, Bekir Aslan, Soner Özmen, Turgut Pelit, Enver Kündem, Fotoğraflar: Yalçın Kılan, Prodüksiyon Amirleri: Sabri Aslankara, Mehmet Akdil, Laboratuar: Adnan Şahin, Zekeriya Şahin, Yahya Öztürk Negatif Montaj: Adnan Şahin, Kurgu/ Eşleme: Nevzat Dişiaçık, Ses Çekimi ve Miksaj: Erkan Aktaş, Efekt: Sudi Yılmaz, Optik Efekt: Hilmi Güver, Yapım: Mine Film/Kadri Yurdatap “[20]” (Fonu Film Stüdyosunda Hazırlanmıştır),

Oyuncular: Şener Şen (Züğürt Ağa), Erdal Özyağcılar (Salman), Nilgün Nazlı (Kiraz), Atilla Yiğit Hırpıt Ali), Bahri Selin (Baba), Can Kolukısa (Kahya), Füsun Demirel (Ağanın Karısı), Ayla Aslancan (Anne), Celal Perk (Remo), Filiz Küçüktepe (Salman’ın Karısı), Ali Osman Okumuş (Ağanın Oğlu), Funda Çakmaktaş (Ağanın Kızı), Kemaşl İnci (Abuzer), Celal Yassıtaş (Şıh), Kadir Yılmaz (Kan Kardeş), Hamdiye Turan (Kan kardeşin Karısı),  Habil Yenici (1. Pehlivan), Ahmet Yutmaz (2.Pehlivan), Ali Rıza Canoluk (Market Sahibi), Sabah Ayşavkı (Delikanlı),

Konu: Güneydoğu Anadolu’da Haraptar adlı köyün haşmetli ağası (Şener Şen), her gün “yeni bir karı” isteyen babası Abdo Ağa ‘dan kalan topraklarda ağalığını sürdürmektedir. Ağa’nın en büyük tutkusu güreşmektir. Bu nedenle köyde sofralar kurulur  yenlir içilir… Yoksul köylüler memnundur … Ama yağmur yüzü görmedikleri için de endişelidirler. Çünkü toprak kuraklaşınca köylü zor durumda kalır  şaşkındırlar. Yağmur duasına çıkarlar ama sonuç gene de değişmez. Bu ara  Abdo Ağa, köyün güzel kızı Kiraz’a (Nilgün  Nazlı) göz koyar. Ve onunla evlenir, gerdeğe girince de hemen o gece yaşamını yitirir. Züğürt Ağa’nın yanaşması, Kiraz’ın  babası kuraklık nedeniyle yoksul köylüleri kışkırtır. Ağa’nın ürününü köylüler satarlar, sonra da İstanbul’a  kaçarlar. Köy boşalınca Ağa da topraklarını, o yörede baraj yapmak isteyen  politikacılara satıp ailesiyle birlikte  İstanbul’a göç eder. Büyük kentte ne yaparsa hepsi kurur. Ekonomik düzen gitikçe kötüye giden Ağa ‘nın önce karısı terkeder. Ağa, büyük kentte kendisini Kiraz’la bir başına kalır. Onun seateğiyle direnerek gene de umutla yaşamını  sürdürür …

ÖDÜL:
Uluslararası Sinema Günleri 86’da ‘”Türk Filmleri Yarışması’nda Dr. Nejat Eczacıbaşı  Vakfı Ödülü olan 2 milyon TL. “Adı Vasfiye”, “Amansız Yol” ve Züğürt Ağa” arasında üçe paylaştırılıp , Nesli Çölgeçen’e verildi.

— Nokta Dergisinin 1986) oluşturduğu  15ilik  Jüriyle, Sinema Günleri 86’ya katılan filmler arasında yapılan seçimle;
Şener Şen “en iyi erkek oyuncu”,
Selçuk Taylaner “en iyi görüntü yönetmeni”
— Sinema Yazarlarının  “en iyi on rılm” seçiminde (1986),
“Züğürt Ağa” 2.nci oldu.
Nesli Çölgeçen “en iyi yönetmen”,
Selçuk Taylaner “en iyi görüntü yönetmeni”,
Şener Şen “en iyi erkek oyuncu”,
Can Kolukısa “en iyi yardımcı erkek oyun cu”
23. Antalya Altın Portakal  Film Festivali’nde  (1986)
Yavuz Turgul “en iyi özgün senaryo”,
Füsun Demirel “en iyi yardımcı kadın oyuncu”
Erdal Özyağcılar da “en iyi yardımcı erkek oyuncu” ödüllerini aldılar.
— Kültür Bakaıılığı sinema ödülü olan (4 milyon) (1986).

!   Bazı sinema adamlarının “Züğürt Ağa”yı ülkemizde feodalitenin çöküş sürecini anlatan bir film olarak betimlemeleri, ya da görmek istemeleri. Ben bu görüşe katılmıyorum. Çünkü, “Züğürt Ağa” her ne denli toplumsal sorunları bir çerçeve olarak almışsa da, amacı ve anlattığı, “birey”in dramıdır. Değişen dünyaya ayak uyduramayan ve gerçekçilikten çok, “uyumsuz” bir sanat anlayışı ile sergilenen “bireysel” bir öyküdür. Feodalitenin çöküşünü anlatmaktan çok ülkemizde hala kentlerde bile egemen olan feodalite ürünü, ya da artığı değerleri keskin bir eleştirel bakışla sergilemektedir, o kadar. (Yavuzer Çetinkaya, Milliyet Sanat Dergisi, S.: 137, 1 Şubat 1986). [21]

! Güneydoğu’nun kavruk, kurak topraklarında başlayıp İstanbul’da sonuçlanan filmin kahramanı, elindeki avucundakini kaptıra kaptıra, ağalığın şanına halel getirmeden gittikçe yoksullaşan, feodal düzenin artığı bir ağa. Kuraklıktan ötürü topraklarını, köylerini satmış, desteklediği partinin kazığını yemiş, köylünün desteklediği Şıh’la zıtlaşmış ve yeni bir dünyada yeni bir düzen kurmak ve yer edinmek için cümbür cemaat kalkıp büyük kentte göç eden, çoğu ayak uyduramamış sonunda çiğ köftecilikte karar kılarak sevdiği Kiraz’la birlikte hayat mücadelesine devam eden bir ağa: “Komik”ten “trajik”e yol alan “trajikomik” bir havada gelişen film, başarılı yönetimi, oyunculuğu, mekan ve çevre kullanımı, görüntüleri ve müzik çalışmasıyla değer kazanıyor. (Sungu Çapan, Köyden şehire inince, Nokta, S.: 3,26 Ocak 1986). “[22]

! Ooooo… Bu ne güzel sürpriz!… Türk sinemasında başarılı bir güldürü.. Hem de ne güldürü!.. Sıvışmayan, bulaşmayan, cıvıldaş­mayan, “eşşoğlu esşek”, “hıyaroğlu hıyar” türü ince (!) esprilere rağ­bet etmeyen, baştan sona zeki, ironik, düzeyli kalmasını bilen, bir güldürü filmi esprisi ve mekanizması içinde, değme gerçekçi film­den daha güçlü biçimde önemli toplumsal değişimlere, sarsıntılara tanıklık eden bir film karşısındayız… Böylesine güzel bîr sürprize uzun zamandır hasrettik…

“Ağalık”, hep biliriz, kırsal kesimdeki Türk toplumu için hâlâ önemini koruyan bir kurumdur. 27 Mayısçılar, yurt çapında 50-60 ağayı toplayıp sürerek bu sorunu çözeceklerini sanmışlardı (Sonra hepsi yerlerine döndüler), Türk filmlerinde ise hep aynı kalın, kaba çizgilerle çizilen bîr ağa tipi vardır: Hain, kötü, .sömürücü.,. Oysa ağalık yalnızca bu niteliklere sahip bir kurum olsaydı, bunca yüzyıl­dır ayakta kalabilir miydi? Ağaların bir zamanların feodal Avrupa toplumlarındaki senyörlerin alaturka kargılığı olduğu, biraz da gü­nümüzün mafya babalan gibi, temelde odak noktası oldukları sömü­rü gerçeğini, çevreye yardım, koruma, kol kanat germe gibi davranışlarla saklayarak varlıklarını korumayı bildikleri gözden kaçmalı mı? Ağalığı, “iyi-kötü” yaklaşımının kolaycı çizgilerinden kurtulup gerçekçi, toplumbilimsel bir yaklaşımla ele almak gerekmez mi?

. “Züğürt Ağa”, temel yaklaşımını bu çerçeveye oturtmuş. Bize anlattığı ağa, iyi-kötü, güçlü-zayıf yanlarıyla, öncelikle bir insan… Oldukça incelikle işlenmiş ilişkiler bütünü içinde bize bir insanın bireyselden toplumsala, tüm davranışları İnandırıcı biçimde veriliyor. Film, ağalık kurumuna İnce bir güldürü çerçevesinde yaklaşırken, sonuç olarak bu kurumun gelişen, kapitalistleşmeye doğru giden toplum yapısı içinde yok olmaya mahkûm bir kurum olduğunu vur­guluyor. Turgul/Çölgeçcn ikilisi de, çağdaş Türk toplumunda ağalığın kaçınılmaz çöküşünü anlatıyor­lar. Büyük, iddialı sözlerle değil, sıcak, kavrayıcı bir güldürü içinde, temel, büyük değişimlerin1 öyküsünü veriyorlar.

Film, baştan sona ince, nitelikli, ama tipik bizden bir gülmeceyi sürdürüyor. Doğunun ağalık kadar etkili kurumu “şıh’lığın (şeyh­lerin) gırgıra alındığı bölümler, bu çağdışı kurum üstüne ciltler dolusu kitaptan daha etkili… Partililerle ilişkiler, siyasal planda ağa­sın rekabeti, köylülere “cennette tapu” vaat eden ‘şıh’ın kazanması, sonra Züğürt Ağa’nın İstanbul serüvenleri, hepsi, hepsi, unutulmaz gülmece sinema bölümleri., Hele Züğürt Ağa’nın İstanbul’da aç­tığı “modern market”le peynir tartması veya lüks semtlerde “doma­tes satması” bölümleri, yalnız bizim sinemamız içinde değil tüm dünya gülmece sineması içinde antolojik olmaya layık bölümler… Yavuz Turgul, güldürü sinemamız için şimdiye dek yazılmış en ol­gun, sağlam senaryolardan birini, belki birincisini imzalamış… Bra­vo!.. Nesli Çölgeçen’in “Kardeşim Benim”le çıkışından sonra, daha ikinci filmde eriştiği anlatım kusursuzluğuna şaşmamak elde değil… Selçuk Taylaner’in görüntüleri, Atılla özdemiroğlu’nun müzi­ği, kendi aralarında ülkemiz standartlarının hemen üstüne çıkan ça­lışmalar,..

Ve de kuşkusuz Şener Şen… Hepsi de başarılı sayılabilecek tüm oyuncu kadrosu içinde filme damgasını vuran, son derece Ölçü­lü oyunuyla, yalnız iyi bîr güldürü sanatçısı değil, dört başı mamur bir karakter oyuncusu da olduğunu görkemli biçimde kanıtlayan Şe­ner Şen… Şener Şen olmasa bu film yapılabilir miydi, bu denli başa­rılı olabilir miydi1.’ Bilmiyorum… ”[23]

#ZÜHDÜ (1976) “EROTİK KOMEDİ” – Yönetmen: Nuri Akıncı, Senaryo: Recep Filiz, kamera: Mükremin Şumlu, Yapım: Tuba Film/Nuri Akıncı

Oyuncular: Şemsi İnkaya, Aysun Güven, Ali Sururi, Orhan Alkan, Atilla Ergün, Cevat Kurtuluş, Oya Başar,  Perran Kutman, İlhan Hemşeri, Nilgün Ceylan, Sami Hazinses, Arap Celâl, Kemal İskender, Feridun Çölgeçen

Konu: Aynı köyden iki kız seven iki kardeşin köyde başlayıp kentte biten güldürüsü.

#ZÜLEYHA (1973) – Yönetmen: Bozkuş, Senaryo: Nuri Kırgeç, Kamera: İzzet Akay, Yapım: Osmanlı Film/Mehmet Karahafız,

Oyuncular: Nuri Sesigüzel, Fatma Belgen, Diclehan baban, Atıf Kaptan, Önder Somer, Yeşim Yükselen

Konu: Ağa kızıyla fakir bir delikanlının aşkları.

#ZÜLFİKARIN GÖLGESİNDE (1950) – Senaryo ve Yönetmen: Fikri Rutkay, Foto Direktörü: Cezmi Ar, Yapım: Hilal Film/Fikri Rutkay

Oyuncular: Emine Engin, Behzat Butak, Turhan Göker, Hulusi Kentmen, Müşerref Taylan

Konu: Türk korsanlarının maceraları üzerine kurulan bir öykü.

#ZÜMRÜT/Siyah Yıldızlar (1959) – Yönetmen: Lütfi Ömer Akad Senaryo: Sadık Şendil, Eser: İhsan Koza (Nazım Hikmet), Operatör: İlhan Arakon, Müzik: Yalçın Tura, Yapım: İpek Film/İhsan İpekçi

Oyuncular: Çolpan İlhan, Fikret Hakan, Sadri Alışık, Ulvi Uraz, Kamuran Yüce

KONU: Yoksulluktan gelerek zengin Ziya Bey ile evlenen Feride uygunsuz bir yaşam sürer. Ziya Bey kendi gözetimine verilen Selim’i çiftliği yönetmekle görevlendirir. Karısının yaşam biçimine katlanamayan Ziya Bey bir süre sonra hastalanarak  ölür. Feride kumar, içki ve erkekler arasındaki yaşamını sürdürür, bir gün çiftliğinde yaptığı bir eğlencede Selim tarafından konukları ile birlikte hakarete uğrar.  Ertesi gün çiftliğe dönen Selim, Feride’yi kendini bekler bulur, Feride O’na yoksulluktan başlayan yaşamını anlatır, onurlu gördüğü için kendisine bağlanabileceğinii söyler. Geceyi birlikte geçirirler. Feride ertesi sabah giderken Selim’e zarf içinde para bırakır. Selim bu parayı götürüp kumar  masasında ki Feride’ye geri verir. Sarhoş Feride Selim’e hakaret eder. Tıp öğrenimine devam eden Selim . taşralı zengin bir ailenin oğlu olan arkadaşı  Fuat’ın yanında kalır. Feride’ye olan aşkını anlatır. Ertesi gün eşyasını almaya gittiği  çiftlikte Feride, Selim’e bir zümrüt yüzük armağan eder. Okulunu bitiren Selim Anadolu’ya gider. Feride, Nejat ile tanışmıştır; kaba ve sert bir erkek olan Nejat bir toplantıda Feride’yi döver, Feride ile artık ünlü bir operatör olan Fuat ilgilenir. İlgi devam eder ve aşka dönüşür. evleneceklerdir, Anadolu’dan dönen Selim, Fuat’a Feride’yi anlatır. Fuat, Selim’in anlattıklarını önemsemez, Feride ile evlenir. Evlendikten sonra Nejat ile ilişkisine devam eden Feride, Necip diye biri ile de ilişki kurar. Fuat kumar ve içkiye alışmış borç batağına düşmüştür, yasadışı kürtajlarla geçinmeye çalışır. Nejat’la bir çatışması sırasında tabanca ile yaralanan Feride’yi Selim ameliyat eder, fakat aşkını gururu nedeni ile geri çevirip Bursa’ya Selim’in köşküne gelir. Halâ zümrüt yüzüğü sakladığını ve hala sevilmekte olduğunu anlar ve bunu itiraf ettirir. Selim  hastane bahanesi ile O’ndan uzaklaşır,  sabahleyin köşkten ayrılan Feride, kendini bir bir yardan aşağı atar, bu kez ölüm kazanmıştır. Feride mutlu öldüğünü söyler.

ÖDÜL
1.  Türk Film Festivali’nde (1959)
Yalçın Tura “En başarılı Müzik”
Sadri Alışık “En başarılı oyuncu”

! “Zümrüt”ün oyuncu kadrosu Türk sinemasının popüler yıldızlarını bir araya toplamış. Çolpan İlhan, zaten fizik yapısı bakımından doldurulamadığı “Feride” rolünümübalağalı, suni bir oyunla kamera karşısında temsil ediyor… Bütün artistler filmin ruhsuzluğuna ayak uyfurmuşlar… (Tuncan Okan “Haftanın Filmleri” Milliyet)

! “Zümrüt”ü seyrederken konuyu unutup, Akad’ın sinema anlatımını izlemekten başka yapacak şey yok. Lütfi Akad, filmde oyuncu yönetimi bakımından çok başarısız. Çolpan İlhan ile Fikret Hakan üstlerinde hiç çalışılmamaış iki oyuncuyu andırmaktadır. (Ali Gevgilili, Sinema, Vatan Gazetesi)

#ZÜMRÜT/Gözlerim Aklına Gelirse (2000) “16mm” – Yönetmen: Özer Kızıltan, Senaryo: Nuran Devres, “[24]” Eser: İhsan İpekçi, Görüntü Yönetmeni: Soykut Turak, Sanat Yönetmeni: Dilşat Zülfikaroğlu, Müzik:  İlhan Yabantaş, Kurgu:  Murat Bor, Yapım Asistanı: Murat Kahraman Özalp, Yönetmen Yardımcısı: Çiğdem Sezgin, Focus Puller: Oktay Başpınar, Yapım:  Plato Film/Sinan Çetin

Oyuncular: Yasemin Alkaya (Feride), Toprak Sergen (Selim), Nail Kırmızıgül (Fuat), Suna Selen (Vasfiye), Rezzan Akçatepe, Öktem Özses, Bengi Heval Öz, Alp Öyken (Sadun), Mehmet Ulay (Avukat Nejat)

Konu: Fuat, Selim ve Nermin yakın arkadaştırlar ve tıp eğitimi almaktadırlar. Selim bir sabah okuldaki sınavlara gecikince, Fuat ve Nermin telaşlanmışlardır. Nefes nefese son anda sınava yetişen Selim, sınav esnasında rahatsızlanarak bayılır ve hastaneye kaldırılır. Selim babasını kaybetmiş ve bu yüzden ekonomik sıkıntı çekmektedir. Onu seven hocalarından Münür, Selim’e yatalak bir işadamı olan arkadaşı Sadun’un bakımına yardımcı olması için iş bulur. Selim, Sadun’la görüşmek için adadaki köşküne gider. Bu arada Sadun’un karısı Feride’nin arkadaşları gelmiştir. Genç kadın arkadaşlarıyla dışarı çıkacağını Sadun’a haber vermeye geldiğinde, görevli Sadun’a Selim’in geldiğini haber verir. Feride kocasına yardım etmekte sorumsuz davranmaktadır. Bu arada Selim, Feride’yi tanıdıkça ona tutkuyla bağlanmaya başlamıştır. Feride ve Selim arasında bir ilişki başlamıştır. Selim, kız arkadaşı Nermin’e de mesafeli davranmaya başlamıştır. Bir gece Sadun beyin yan odasında sevişirlerken, onlara sesini duyuramayan yaşlı adam ölür. Sadun ‘un ölümünden suçluluk duyan Selim, mecburi hizmet için İstanbul dışına gitmeye karar verir. Selim, eşyalarını toplamaya adaya gittiğinde Feride, ondan gitmemesini ister. Selim bu isteği kabul etmez ve İstanbul’dan ayrılır. Fuat’la Feride bir partide tanışarak birlikte olurlar. Feride’ye aşık olan Fuat, annesi Vasviye’ye Feride ile evlenmek istediğini söyler. Fuat, Selim ile Nermin’i Feride ile tanıştırmak için evine yemeğe davet eder. Karşılaşma Feride ve Selim için bir şok olur. Selim, gerçeği Fuat’a açıkladığında Fuat inanmak istemez. Bu arada Feride’yle Fuat’ın ilişkisi açmaza girmeye başlamıştır. Alkol bağımlısı haline gelen Fuat’ ın elleri titremeye başlamıştır. Fuat, mesleki açıdan sorunlar yaşamakta ve her geçen gün daha kötüye gitmektedir. Fuat, parasızlıktan reşit olmayan birine kürtaj yaptığı için savcılığa çağrılınca intihar eder. Feride en sonunda Sadun’un avukatıyla yaşamaya başlamıştır. Bir gece onu terkederek Selim’in evine gider. Selim kendisine ilgi göstermeyince geri dönmek için Selim’le gara giden genç kadın trenin altına atlayarak intihar eder.

!  Zümrüt, “20. Yüzyılın Son Beş Yılında Türk Sineması” kitabının içinde yer alması düşünülmeyen bir film olmasına karşın, kendi içindeki türe örnek oluşturması amacıyla kitaba dahil edilmiştir. Çünkü Zümrüt ve benzeri başka filmler, Sinan Çetin’ in Plato Filmcilik’i ile CİNE 5’in işbirliğiyle oluşturulan bir proje kapsamında televizyon için eski Yeşilçam filmlerinin yeniden çevirimini içermektedir. Olayı böyle ele aldığınızda, aslında Zümrüt hakkında söylenebilecek fazla bir şey yok. Çünkü bu film ve diğerleri, örneğin; Ağaçlar Ayakta Ölür, Artık Sevmeyeceğim, Bomba Gibi Kız, Fosforlu Cevriye vb. gibi bir çeşit sipaariş mantığıyla üretilmişlerdi. Ayrıca günümüzde Yeşilçam sinemasını destekleyen koşullar sinema salonları yerine televizyonda devam ettiği için, Zümrüt ve diğerleri de kendilerine bu mecrayı hedef seçerek üretiliyorlar. Film, geçmişin klişelerini çağdaş bir cilayla yeniden gündeme getiriyor. Diğer yandan daha iyi teknik olanaklar, inandırıcı bir atmosfer oluşturma gibi artılara sahip. Fakat oyunculuk açısından aynı şeyleri söylemek kolay değil. Örneğin Toprak Sergen ve Yasemin Alkaya bazı sahnelerde gülmemek için kendilerini zor tutuyormuşçasına bir oyunculuk sergiliyorlar. Şüphesiz bu filmleri prototipIeri ile de kıyaslamak doğru olmaz. Çünkü o filmlerde bugünün estetiğiyle baktığımızda pek çok unsur yavan gibi görünse de sanatçısından teknik adamına, set işçisine kadar inanmış kişiler çalışıyorlardı.

Zümrüt ve diğer filmler, sinemaya adım atmak isteyen sinema okulu mezunu genç sinemacılar için de deneyim kazanmak için önemli bir olanak yaratıyor. Bu açıdan bakıldığında Zümrüt’ün yönetmeni Özer Kızıltan’da böyle bir proje aracılığıyla televizyon için olsa da ilk uzun metrajlı filmini çekme olanağını bulmuş . “[25]

__________________________________ S O N ______________________________

[1] Agâh Özgüç, “Bütün Filmleriyle Yılmaz Güney”
[2] 1998 yılında “Bir Gönül Yangını” ve “Zehir” filmlerini çeken Oğuz Gözen’in bu iki filmi, ayrı ayrı seyredildiğinde müstakil, ardı ardına seyredildiğinde ise birbirlerinin devamı niteliğini taşımaktadır. Ancak çekilen bu iki filmlerden artan fazla çekilen negatifler mevcuttur. Her iki filmden de parçalar alınarak ve Ekin’e bir iki fazla sahneler de çektirilerek yeni bir film ortaya çıkartılır bu film de “İçim Yanıyor” adı verilir. (Oğuz Gözen, “Bir Yeşilçam Masalı”)
[3] Atilla Dorsay, “12 Eylül Yılları ve Sinemamız”
[4] Filmin oyuncu kadrosu ve teknik kadrosunda yer alan isimler, jenerikten aktarılmıştır.
[5] Atilla Dorsay, “Sinemamızda Çöküş ve Rönesans Yılları”
[6] Agâh Özgüç, “Türk filmleri Sözlüğü” 3. cilt
[7] Agâh Özgüç a.g.e.
[8] Agâh Özgüç a.g.e
[9] Agah Özgüç, “Bütün Filmleriyle Yılmaz Güney”
[10] Burçak Evren, “Fatma Girik, İki Ünlü Kadın”
[11] Atilla Dorsay, “12Eylül Yılları ve Sinemamız”
[12] Sinematürk Aylık Sinema Dergisi, 2007 sayı, 6
[13] ZORRO: 1793’de Madrid’de doğduktan kısa bir süre sonra Diego Vega, babası Alejandro Vega ve Annesi Elena Felicidad’la birlikte Madrid Ünv.’de sanat ve bilim okuyup, İngiliz Şövalye Sir Edmund Kendel’dan eskrim öğrenmek için İspanya’ya dönmesine rağmen o hep Californiayı evi gibi hissetti. Amerika’da işler kötüye gitmeye başlamıştı. Kuralsız Alcalde California’da güç kazandı ve yetkilerini bölge halkını soyup zarar vermek için kulanmaya başladı. Babası durumu anlatınca Diego eve döndü. Açıktan muhalefetin ailesine zarar vereceğini bildiğinden kendini bir züppe olarak lanse etti. Aynı zamanda gerçek ve adalet için mücadele eden gizli kimliği El Zorro’ya (The foso) bürünüyordu. Siyah aygırı Toronoda’nın üzerinde siyah giyinmiş bir haydut. Arkadaşı Felipe sağır rolü yaparak Alcalde’nin yanında efendisi için casusluk yaparken, Diego düşmanlarına terör seçmek için babasının çiftliğinin altındaki mağaralardan maceraya atılıyordu.

      Yaratıcısı Johnston Mcculley sonradan yazmaya başlamış eski bir gazeteci polis-adliye muhabiriydi. İlk Zorro hikayesi “Capistrano’nun Laneti” 1919’da all-Stary dergisinde yayınlandı. Kahramanın bazı özellikleri biraz farklı olmasına rağmen son halini aldığında temel noktaları çoğunlukla aynıydı,

“Lanet”, Zorro’nun maskesini çıkarıp, Pueblo de Los Angeles halkına ve tabiî ki okuyucuya da “the fox”’un Don Diego olduğunu açığa vurmasıyla sona erdi. Bir devam düşünülmediği çok açıktı, belki de Hollywood farkına varamadığı içindi. 1920’de Douglas Fairbanks’in başrolde olduğu “Lanet”’in bir uyarlaması olan “Zorro’nun İşareti” sessiz film olarak çekildi. Büyük ilgi gördü ve halk başka maceralarda talep etti. Yayınevi sahipleri “Lanet”’i “Zorro’nun İşareti” olarak yeniden bastı ve filmin popülerliğinden kendileri de yararlandı. 2 yıl sonra McCulley isteklere boyun eğerek “Zorro’nun yeni hikayeleri”’ni Argosy dergisinde yayınladı. McCulley 1958’de ölene dek aralıklarla zorro hikayeleri yazmaya devam etti. O sırada 1 yıldır tv dizisi olarak Walt Disney tarafından filmi yapılıyordu ve bu diziler zorro yu dünya çapında bir jenomen haline getirdi. Yazdığı son hikaye Zorro’nun Maskesi, ölümünden 1 yıl sonra vitrinler de yerini aldı. Mcculley 40 yıldan uzun bir süre boyunca 65 zorro hikayesi yazdı.

       1949’da Dell Comics ilk Zorro çizgi romanını bastı Dell dra işi büyük Alex toth tarafından çizildi ve bir klasik halini aldı. 15.sayı basıldı ve daha sonra 80 ve 90 larda Eclipse ve Image Comics tarafındadn yeniden piyasaya sunuldu. Dell’den sonra 1966’da Gold Key 9 sayılık bir seri çizgi roman çıkardı. 1990’da Marvel 12 sayılık bir seri bastı. Son yılların en büyük etkisini toppos Comics serisi yarattı. 12 sayı ve 3 mini serilik “Zorro Drakula’ya Karşı ” yı çıkardı. Ve bir benzeri olan , aynı zamanda dostu Lady Rowhide’ı yarattı. Daha sonra 11 sayılık kendi serisi basılacaktı. Lady Rawhide ‘ın Americancomics ve İmage Comics’de daha sonra Zorro serileri yayınladılar. Gazete şeritleri ve hafta sonu eklerinde de 2 yıl boyunca Don McGregor’ın yazıp Thomas Yeates’in çizdiği Zorro’yu görmek mümkündü.

      Yukarıda belirtildiği gibi , 1920’deki Fairbanks’ın oynadığı Zorro’nun işareti , karakterin uzun soluklu olmasını sağladı ve direkt bir sonucu olarak kitaplara geri döndü. Fairbanks’li birkaç Zorro daha çekildi ve 1940 ’ da Tyrone power’lı sesli Zorro ‘nun işareti çekildi.

      Walt Disney , Guy Williams ile anlaşarak , onun başrolünde Zorro’yu 1957’ de TV’ye taşıdı. 1957 ve 1961 arasında 3 sezon , 82 bölüm boyunca Williams , Zorro’yu canlandırdı. Dizide olumlu değişiklikler yapıldı ve sonrasında gerçek olarak bu değişiklikler kabul edildi. Viego Vega , Viega de la Vega oldu , kimliğine kavuşması esnasında kişisel özellikleri arttırıldı. Dizi o kadar başarılıydı ki , Disney ve ABC şirketleri arasında tartışma olmasaydı dah çok uzun yıllar süreceği aşikardı.

Filmation tarafından vizyona koyulan ilk Zorro çizgi filmi 1981 ‘de 13 bölüm halinde Henry Darrow’un sesiyle yayınlandı. 1980-1992 arasında Fransız Ellpse , İtalyan RAI ve America’s New World TV ortak yapımı yeni bir Zorro dizisi 88 bölüm olarak yayınladı. 1992’ de İtalyan :Mondo , 52 bölümlük Zorro çizgi filmi yayına soktu. 1997-98 arasında Warner Bros 26 bölümlük yeni Zorro çizgi filmini yaptı. Zorro , sahneler de yerini almıştı. 1995 de Londra’da müzikal olarak sahnelendi. 2001 de ise Zorro yu , Zorro Efsanesi adıyla bilgisayar oyunu olarak yeni bir alanda görmeye başladık. Bunu yanında BKN şirketi , Zorro’yu yenileyerek modern zamanın genç bir kovboyu olarak çizgi filmini yaptı. Temel özellikleri aynı olan bu Zorro karakteri genç bir üniversite öğrencisi ve Tornado-Z adında bir motosiklet kullanıyor. Z-pod ,Z-phone gibi aletleri var ve Scarlet Whip adında genç bir bayan yardımcısı. Tüm zamanların en efsanevi kahramanlarından Zorro’yu teknolojik donanımlı bir halde de izleyebiliyoruz.

      1990 ‘ların en büyük meday olaylarından biri uzun süredir beklenen “Zorro’nun Maskesi” adlı filmdi. Tristar Pictures ve Steven Spielberg’in Amblin Entertainment’i çok etkili bir kadro kurdu. Martin Campbell2in yönettiği filmde , İspanyol California’sının yeni maskeli kahramanı Antonio Banderas’tı. Zorro’nun pelerini oskarlı Anthony Hopkins’den Banderas’a miras kalıyordu. Catherine-Zeta Jones’da kendisini yıldız mertebesine yükselten baş kadın oyuncu rolüyle Banderas’a eşlik ediyordu. Zorro’nun Maskesi 17 Temmuz 1998’de vizyona girdi ve uluslarası bir başarı yakalayarak 250 milyon dolar hasılat elde etti.

Zorro’nun Maskesi’nin devamı olan ve merakla beklenen Zorro Efsanesi 28 Ekim 2005 ‘de vizyona girdi. Film, Banderas ve Zeta Jenes’u Algandro de la Vega (alt benliği Zorroy’la birlikte) , karşı Elena olarak yeniden bir araya getirdi. 10 yaşındaki oğlu Jonquin, kahramanı Zorro’nun kendi babası olduğunu bilmiyordur. Film ekibi Meksika’da San Luis Potesi’de restore edilmiş bir çiftlikte konakladı. Sonuç olarak 2005 yılıda Zorro yılı oldu.

       Dünyaca ünlü yazar Isabel Allende Mayıs 2005 ‘ de Zorro’yu kaleme ele aldı. Kitap genç Viego dela Vega ‘nın nasıl Zorro olduğunun üzerinde yoğunşaşıyor. Ünlü yazarın kitabı Colombia Pictures tarafından çekilen serinin 3. filmi olacak. 2006’ da orijinal müziği Gypsy Kings tarafından bestelenen müzikal , Zorro’yu ince Londra sonra da Broadway sahnelerine taşıdı.

      Neden hala Zorro’ya bu kadar ilgi var ? Süper kahramanlar arasında çok yönlülüğüyle özel bir yerde duruyor. Zorro aksiyon , romantizm , espritüerlilik ve kahramanlığa kişik katıyor. Etnik bir kahraman, pratik zekaya sahip , çekici kurnaz ve tamamen romantiktir Zorro . Tam 4 nesillik bir ikon. Bu kadar zaman boyunca yerini korudu, çünkü dönemin ruhuna seslenmeyi başardı. (kyn: http://www.superkahramanlar.com/zorro-hikaye.htm)
[14] John Taintor Foote’un (1881-1950)  eserinden, Garret Fort’un (1900-1045)  adapte ettiği ve Rouben Mamoulian’ın (1897-19879 yönetmenliğinde 1940 yılında filme aktarılan “The Mark of Zorro” (Zorro’nun işareti) filminden uyarlama. Filmin başlıca rollerinde oynayanlar:  Tyrone Power (1914-1958),  Linda Darnell (1923-1965),  VE Basil Rathbone  (1892-1967) (kyn: http://www.imdb.com)
[15] Teknik kafdroda ve oyuncu kadrosunda yer alan isimler, filmin VCD’sinde yer alan jenerikten aktarılmıştır.
[16] Atilla Dorsay “12 Eylül Yılları ve Sinemamız”  Eleştiri  aynı zamanda Cumhuriyet Gazetesinin 28.11.1980 tarihli nüshasında yayınlanmıştır.
[17] Agah Özgüç, “Türk Filmleri Sözlüğü” 2. Cilt
[18] Agah Özgüç, a.g.e.
[19] Agah Özgüç, a.g.e
[20] Bu filmin çekimleri Urfa İli, Germuş ve Sultantepe köylerinde yapılmış olup, İsa ve Abbas Sümer ile Aileleri’nin filme katkıları olmuştur.
[21] Agah Özgüç, “Türk Filmleri Sözlüğü”
[22] Agah Özgüç, a.g.e.
[23] Atilla Dorsay, “12 Eylül Yılları ve Sinemamız”
“Haraplar Ağasının önlenemez çöküşü” adı altınta aynı yazı; “Cumhuriyet Gazetesi’nin 17 Ocak 1986” tarihinde yayınlanmıştır.
[24] Lütfi Ö. Akad’ın 1959 yapımı “Zümrüt’ün ikinci çevirimi.
[25] Prof.Dr.Alim Şerif Onaran/Doç.Dr.Bülent Vardar, “20 Yüzyılın Son Beş Yılında Türk Sineması” syf,  292

 

“Y” İLE BAŞLAYAN FİLMLER (3)

“72.koğuş – yüzyirmi 120”

#72. KOĞUŞ (2010) – Yönetmen: Murat Saraçoğlu, Senaryo: Ayfer Tunç, Görüntü Yönetmeni: Demian Barba, Müzik: Yavuz Bingöl Fırat Yükselir, Eser: Orhan Kemal, Yapım: Sasin Film /  Yavuz Bingöl , Kerem Alışık, Genel Koordinatör: Erden Demir, Yapım Koordinatörü:      Aslı Atasoy, Yürütücü Yapımcı: A. Levent Üngör, Danışman:     Aytekin Birkon, Hukuk Danışmanı: Ümit Yaşar, Kurgu:  Mustafa Preşeva, Sanat Yönetmeni: Mustafa Ziya Ülkenciler, Kostüm Tasarım: Seda Orsel, Gamze Kuş, Yapım Sorumlusu: Barkın Haznedaroğlu, Yapım Amiri:  Emrah Saltık, Yapım Asistanı: Orhan Yalova, Sedat Çakmak, Tuğba Sarı, Deniz Yazgan, Ofis Koordinasyon: Seda Öztürk, Set Amiri: İlhan İnci,  Yardımcı Yönetmen:  Günay Günaydın, Yönetmen Yardımcısı:  Neşe Kelsoy, Mehmet Yetkin Arda, Evren Karabıyık, Seda Bilge Çetiner, Kamera Asistanı: Alper Soykan,  Murat Kırbaş , Negatif Kurgu: Şafak Mıhlaç, Online Kurgu: Erkan Tekemen, Post-Prodüksiyon Sorumlusu: Günay Günaydın, Aytekin Birkon, Laboratuar Şefi: Erkan Aktaş, Kopya Baskı : Zekeriya Şahin, Osman Yıldız, Film Yıkama: Yahya Öztürk, Mustafa Oruç, Sona Kaymakçı, Ali Komaz , Mustafa Şahin, Tuncay Koçtürk, Dijital Restorasyon: Çağlar Özlek, Renk Düzenleme Asistanı: Çağlar Özlek, Negatif Kayıt: Şafak Mıhlaç, Çağlar Özlek, Altyazı Eşleme: Şafak Mıhlaç,  Gürcan Cansever, Mürsel Gülveren, Fırat Yün, İsmail Yeltek, Taner Alioğlu, Işık Şefi: Ümit Barlas, Işık Ekibi: Burak Parla, Rauf Ayar,    Arif Çizmeci, Cengiz Topuk, Kostüm: Sezin Kolcu, Sanat Asistanı: Mustafa Dadal, Helin Mirzaoğlu, Çağrı Kara, Eda Ayrancı, Dekor Uygulama: Beşir Hizarcı, Abidin Metin, Kostüm Asistanı: Ece Şekeroğlu, Sezin Kolcu, Burak Sesürgen, Sinan Saraçoğlu, Ayşe Sağlam, Makyaj: Mehtap Saltık, Yüksel Bilir, Makyaj Asistanı: Dilek Zengin, Alev Ünal, Funda Güntürkün, (Kuaför Asistanı: Muharrem Parlak, (Ses Tasarım: Fergün Urgancıoğlu, Ses Kayıt: Hasan Baran, Ses Kurgu: Özdemir Dereli, Boom Operatörü: Erkan Ateş, Recep Demir, Efekt: Cihat Parlak, Müzik Koordinatörü: Gülriz Germen,

Oyuncular: Kerem Alışık (Berbat), Yavuz Bingöl (Kaptan), Hülya Avşar (Fatma), Songül Öden (Meryem), Civan Canova (Katil Hilmi), Ayça Damgacı (Kara Ayşe), Bülent Şakrak (Bobi), Devrim Saltoğlu (Solezli), Volga Sorgu (Tavukçu), Erol Tezeren (Necip Bey), Ömer Duran (Kaya Ali), Deniz Oral (Baş Gardiyan), Burcu Salihoğlu Ahmet Mekin (Süleyman), Gülsüm Kamu (Hacı Anne), Nursel Köse (Kuru Nedime), Kemal Başar (Hapishane Müdürü), Yaşar Uraslı (İzmirli), Gaye Turgut (Funda), Serhat Yıldız (Küçük Ali), Ömer Yiğitoğlu (Fitil), Deniz Özde Sürmeli (Cahide), Begüm Akkaya (Dilsiz Suna), Hüseyin İlker (Yzb. Kerim), Ebru Ojen Şahin (Veremli Zehra), Şenay Aksoy (Mama) Çiçek Acar (           Hatice), Tuncer Yenice (Ramazan), Yıldırım Gücük (Mahkum Beton), Derviş Tezcan (Kapı Gardiyanı), Osman Albayrak (Boşnak Ali), Fuat Onan (Leşçi), Zeynel Karaca (Hasan Efe), Ayhan Anıl (1.Gardiyan), Elvan Boran (Kadın Gardiyan), Hüseyin Santur (Meydancı), Turan Selçuk Yerlikaya (Zaza), Cüneyt Özdemir (Uzun Emin),       Ertuğrul Karakaya (2.Jandarma), Hüseyin Ferit Kurhan (1.Jandarma), Eylem Öden (Anuş),             Arzu Oruç (Aysel), Mahsun Yıldırım (Dalyan Rıza), Yasemin Taş (Keriman), İnci Sultan Karaca (Şükran), Nihan Ekitöz (Gül), Gülgün Yıldız (Gamze), Suad Abdullah (Halime), Yavuz Aytekin (Nöbetçi Jandarma), Ahmet Fuat Onan, Metin Sarıbıyık (Bıçaklayan Adam), Hıdır Güleç (Genelevdeki Adam), Hayri Saru (Genelevdeki Adam), Hüseyin Karataş (Genele vdeki Adam), Cüneyt Özen (Uzun Emin)

Konu: Orhan Kemal’in baş yapıtlarından biri olan 72. Koğuş, insan haysiyetinin düşebileceği en dipsiz kuyunun hikayesidir. 1940’lar, 2. Dünya Savaşı’nın etkisinde kalan Türkiye’nin kıtlık yılları… Cezaevinin 72 nolu koğuşunda çeşitli suçlardan yatan Adem babalar. Onların sefaleti, acıları, insanlığa özlemi, hayata dair düşleri, çelişkileri, aşkları ve kavgaları ile bu derin çukura yuvarlanmış, en yakınını üç kuruşa vurabilecek kadar alçalmış insanların dünyası… Bir koğuşun karanlığındaki direniş ve yaşam mücadelesidir… 72. Koğuş, kalın duvarlar arasına kapatılmış insanların duvarların dışındaki akıp giden hayatla çelişkileri ve çatışmalarını yansıtır. Bir insan hikayesi olan filmde, insanlığın kaybettiği değerler bir tokat etkisiyle izleyiciye hatırlatıl

Ödüller

16.Nürnberg Türkiye/Almanya Film Festivali-2011

Halk Jürisi Ödülü

YIKILA YIKILA  (1986) “VİDEO FİLMİ” – Mehmet Alemdar

#YIKILAN GURUR (1967) – Yönetmen: Sırrı Gültekin, Senaryo: Sadık Şendil, Kamera: Mustafa Yılmaz, Yapım: Hisar Film/Özdemir Birsel

Oyuncular: Ayhan Işık, Belgin Doruk, Vahi Öz, Mualla Sürer, Çolpan İlhan, Hüseyin Baradan, Suna Pekuysal,  Meriç Başaran, Hüseyin Zan, Ali Seyhan, Faik Coşkun

Konu: Annesinin zorlamasıyla evlendiği Belgin’in prenses olduğunu öğrenmesiyle hayatı yıkılan bir elektrik tamircisinin öyküsü… Prenses Belgin’de Ayhan’ın sevgisini kazanmak için yaşadığı görkemli yaşantısını terkederek, yurt dışında yaşayan baldız kılığına bürünüp, Ayhan’ın yanına gelecektir…bir yanda buz gibi soğuk prenses diğer yanda içten sımsıcak bir baldız.. artık aşk kaçınılmazdır.

#YIKILAN GURUR (1983) Yönetmen: Temel Gürsu, Senaryo : Erdoğan Tünaş, Görüntü Yönetmeni: Sertaç Karan, Yapım: Gülşah Film/Selim Soydan

Oyuncular: Ümit Besen, Serpil Çakmaklı, Bilgen Gökçen,  Bülent Kayabaş, Abdurrahman Palay, Civan Canova, Reha Yurdakul

Konu:  Bir iftira sonucu evlenmek zorunda kaldığı karısının intikamını alan bir şarkıcının öyküsü.

#YIKILAN YUVA (1967) – Yönetmen: Orhan Aksoy, Senaryo: Bülent Oran, Operatör: Kenan Kurt, Yapım: Akün Film/İrfan Ünal

Oyuncular: Cüneyt Arkın, Filiz Akın, Peri Han, Süleyman Turan, Semih Sezerli, Natuk Baytan, Şenay Ülkü, Hulusi Kentmen, Muammer Gözalan, Çocuk Yıldız: Ömercik  (Ömer Dönmez “D. 1959”)

Konu: Evli bir adamın yasak aşk uğruna yokoluşunun öyküsü

#YIKILIŞ (1978) – Yönetmen: Natuk Baytan Senaryo: Erdoğan Tünaş, Kamera: Orhan Kapkı, Yapım: Sezer Film/Berker İnanoğlu

Oyuncular: Serdar Gökhan, Perihan Savaş, Yılmaz Köksal,  Atilla Ergün, Zeyno Senem, Süheyl Eğriboz, Sevgi Akın, Coşkun,  Nejat Özbek, Çocuk Yıldız: Sezer İnanoğlu (d. 1967),

Konu: Soyguncular, Almanya’da çalışıp dönen bir ailenin tüm parasını çalarlar. Motosikletleriyle kaçarken de ailenin küçük çocuğuna çarpıp sakat kalmasına sebep olurlar. Anne-baba, arabalarını satıp oğlunu tedavi ettirirler. baba sonunda, soyguncuların saklandığı yeri bulup, intikamını alır.

#YIKILMAYAN ADAM (1977) – Yönetmen:  Remzi Jöntürk, Senaryo: Ali Fuat Kalkan, kamera: İzzet Akay, yapım: kalkavan Film/Deniz kalkavan

Oyuncular: Cüneyt Arkın (Çakır), Suna Yıldızoğlu (Fatoş), Eşref Kolçak (Nadir), Levent Çakır (Hayri),  Kayhan Yıldızoğlu (Doktor), Memduh Ün (Memduh), MACİT Flordun (Gani), Kemal İskender (Kel Murat), Oflaz Onur (Oflaz), Feridun Çölgeçen (Edip Arlı), Halit Vurgun, Cemil Ercan, Turgut Özatay (Gazete patronu), Kadir Kök, Yadigâr Ejder (Mahkum), Yadigâr Dağdeviren, Ateş Osman, Necip Tekçe (Veli), Mehmet Ali Güngör (Mehmet Ali Ağa), Kudret Karadağ (Fedai Memduh), Kenan Karagöz (Memduh’un adamı), Muhteşem Durukan, Tervfik Şen, Nuri Tuğ, Şevket Soyurgal, İsmet Atalay, İbrahim Uğurlu, Mehmet Uğur, İhsan Gedik, Sönmez Yıkılmaz, Remzi Jöntürk, Aydın haberdar, Zeki Alpan, Ribab Işıl

Konu: Ailesinin baskısına karşılık, sevdiği sendikacı gençle evlenen zengin bir kızın öyküsü.

#YIKILMIŞIM BEN  (1986) – Yönetmen : İbrahim Tatlıses, Senaryo: Safa Önal,  Görüntü Yönetmeni: Kaya Ererez, Yapım: Emek Film/Nazmi Özer

Oyuncular: İbrahim Tatlıses (Yusuf), Necla Nazır (Cennet), Deniz Akbulut (Zeynep), Aslan Altın, Nur İncegül (Şermin), Ümit Yesin, İhsan Devrim (Cemil Ceritlioğlu), Çocuk Yıldız:  Burçin Terzioğlu (d.1980)

Konu: Zengin bir ailenin damadı ile ondan çocuğu olan hasta bir kızın öyküsü.

#YILAN (1980) “EROTİK 16mm” – Yönetmen: Yavuz Figenli, Senaryo: Ali Fuat Kalkan, Kamera: Sedat Ülker, Yapım: Barlık Film/Necdet Barlık

Oyuncular: Emel Canser, Ergun Akerman, Oya Başak, Gonca Gül, Çetin Başaran,  Turgut Özatay

Konu: İktidarsız bir kocanın karısının çiftlik kahyası ile girdiği ilişkinin erotik öyküsü.

#YILAN KADIN (1970) – Yönetmen: Osman Nuri Ergün, Senaryo: Osman F. Seden, kamera: Özdemir Öğüt, Yapım: Kemal Film/Osman F. Seden

Oyuncular: Ahmet Mekin, Hülya Aşan, Önder Somer, Suzan Avcı, Serpil Gül, Toygar Belevi, Kadir Savun, Nubar Terziyan, Feridun Çölgeçen, Kâzım Kartal, Erdoğan Seren, Cemil Paskap

Konu: Sevdiği erkeği elde etmek için her türlü kötülüğü yapan acımasız bir kadının öyküsü.

#YILAN SOYU (1969) Ertem Göreç, Senaryo: Safa Önal, Yönetmen: Ertem Göreç, Görüntü Yönetmeni: Orhan Kapkı, Yapım: Bilgin Film/Işık Toroman

Oyuncular: Ayhan Işık, Kerim Avşar, Aydın Tezer,  Faruk Panter, İhsan Yüce, Sadettin Düzgün, Necati Er, Hasan Ceylan, Feri Cansel, Nebahat Çehre, Altan Günbay, Ayla Algan, Mümtaz Ener, Hüseyin Zan, Behçet Nacar

Konu: Hafızasını kaybeden bir adamla, bir kaçakçı çetesinin macerası.

#YILAN YUVASI “BEYAZ ESİRLER” (1974) “Erotik Macera”  – Yönetmen: Yılmaz Duru, Senaryo: Sabahat Duru, Kamera: Dinçer Önal, Yapım: Hayat Film/Şevki Tosunoğlu

Oyuncular: Tamer Yiğit, Kuzey Vargın, Gönül Hancı, Figen Han, Senar Seven, Yusuf Sezer, Tütkân Erdem, Cem Erman, Sevinç Pekin

Konu: Alman’yaya işçi olarak giden  bir genç daha sonra kızkardeşinin kötü yola düşürüldüğü haberini alınca yurda döner, buna sebep olanlardan intikamını alır

#YILANI ÖLDÜRSELER  (1981) – Yönetmen: Türkan Şoray, Eser: Yaşar Kemal, Senaryo: Yaşar Kemal, Türkan Şoray,  Işıl Özgentürk, Arif Keskiner (Yaşar Kemal’in aynı isimli romanından) Görüntü Yönetmeni : Güneş Karabuda, Kameraman: Muzaffer Turan, Özgün Müzik : Zülfü Livaneli, Yönetmen Asistanları: Zafer Par, Arif Erkuş, Leyla Taçdemir, Görüntü Yönetmeni Asistanları: Erhan Güner, Serdar Selvidal, Ses Teknisyeni: Erkan Esenboğa, Montaj: Lennart  Arvidsson, Set Ekibi: Sonay Kanat, -Kemal Kundak, Kemal Altun, Taci Ersen, Işık

Ekibi: Turgut Köse, Ali Koşun, Müzizsenler: Ferhat Livaneli, Daoud Amin, Ziyaettin Aytekin, Kemal Rastgeldi, Prodüksiyon Amiri: Erol Deniz, Dublaj Rejisörü: Levent Dönmez, Laboratuar: Nordisk Filmkopia, Yapım : Umut Film/Arif Keskiner

Oyuncular: Türkan Şoray, Talat Bulut, Mahmut Cevher, Ahmet Mekin, Aliye Rona, Hüseyin Peyda, Yaman Okan, Erol Demiröz, Pars Sezer (Küçük Oyuncu), , Sabahat Işık,

Not: Film Osmaniye ilçesinin Hemite köyünde çekilmiştir.

KONU:  Esme (Türkan Şoray) köyün en güzel kızıdır. Yaşadığı yörede herkes vurgundur Esme’ye. Esme de köyün yiğit delikanlısı eşkiya Abbas’a (Mahmut Cevher) sevdalıdır ama. köy Ağası Halim’le (Ahmet Mekin) evlenmek zorunda kalmıştır. Ve bu evlilikten çocuğu olmuştur. Esme uğruna elini kana bulayıp, onbir yıldır hapislerde yatan Abbas bir gün çıkar gelir. Abbas karalıdır. Çünkü hala Esme’ye vurgundur. Onu kaçırmak ister. Esme de ona boş değildir. Gene de direnir, kaçmaz. Çünkü çocuğu Hasan’ı (Pars Sezer) düşünür. Abbas, bir gece evi basıp Esme’nin kocasının öldürür. Ve Esme’yi kaçırır. Ama köylüler Abbas’ı öldürüp, cesedini köy meydanına atarlar. Esme’nin uğursuz güzelliği felaketler getirmektedir. Esme’nin köyden alıp başını gitmesi ya  da ölmesi istenmektedir. Bu kez Esme’yi öldürmek için Ali (Talat Bulut) görevlendirilir. Ali de bu işi beceremez. Çünkü bu güzelliğe kıyamaz. Peki ya kim yapacaktır bu işi? Oğlu Hasan mı? Silah Hasan ‘a verilir. Babasının kanı yerde kalmamalıdır. Bütün olaylardan suçlu olan Esme öldürülmezse Hasan’ın babası Halil, mezarında hortlayacaktır. Ve Esme çırılçıplak leğende yıkanırken, Hasan anasına silahı ateşler …

ÖDÜL:

˜  Ankara Sanatevi adına sinema yazarlarının düzenlediği (1982) “En İyi 5 Yerli Film” seçiminde “Yılanı Öldürseler” 5 filmden biri seçildi.

Ve  “En İyi Özgün Müzik” dalında da Lülfü Livaneli “Birinci” oldu.

$ Türkan Şoray’ın yönetmenlik çalışmasını hiç ummadığım derecede olumlu bulduğumu baştan belirtmeliyim. Osmaniye ilçesinin Hemite köyünde çekilen filmin yönetmeni Türkan Şoray’ın mı sunusunu akla getirecek denli başarılı bir bütünlüğü sahip “Yılanı Öldürseler”, öz ve biçim yönünden de, teknik açılardan da Yeşilçam ‘ölçütlerinin hayli üstünde bir düzeye ulaşmış. (Sungu Çapan, Milliyet Sanat Dergisi, S.: 44, 15 Mart 1982) “[1]

$ “Yılanı Öldürseler”, biraz Yaşar Kemal’in anlatım zenginliklerini içeren yapıtından gelen akıcılıkla ve biraz da, Şoray’ın katkısıyla, klasik bir deyişle eli yüzü düzgün bir film. Böylesine bir konudan daha başka, örneğin Türk sineması için aşama yapacak bir film çıkarılamaz mıydı? Sanırız bu da en azından yapıtın taşıdığı tema açısından olanaksız olurdu. Çünkü “Yılanı Öldürseler” tüm başarılı taraflarına rağmen, Türk sinemasında bu konuda yapılmış benzer filmlerin bir yinelenmesi ötesine gidecek hiçbir özellik taşımıyor. (Burçak Evren, Gösteri, S.: 17, Nisan 1982) “[2]

$ Evet, hem genel olarak, hem de birçok yönüyle özel olarak başarılı bir film “Yılanı Öldürseler”. Ama bir edebiyat uyarlaması aynı düzeyde başarılı demek güç. Yaşar Kemal’in senaryo ekibi içinde yer alması da bu yargıyı değiştiremiyor. (Ahmet Günlük, Nokta, S.: 5,15-21 Mart 1982) “[3]

$ Türkan Şoray’ın iyi niyetini, özellikle bu kon uya gösterdiği özeni yadsımak mümkün değil. Ancak, Türkan Şoray gibi kendini kanıtlamış bir sanatçının Yaşar Kemal romanını sinemalaştırmak ve dış festivallere katılmak gibi ağır bir sorumluluğun yarattığı psikolojik baskı altında bazı yanlışlara düştüğü de gözden kaçmıyor.  (Turan Aksoy, Hey, S.: 19, 15 Mart 1982) “[4]

$ Doğu Anadolu, Güney Anadolu, Güney-Doğu Anadolu… Ta­rih içinde insanoğlunun en büyük uygarlıkları kurduğu, en görkemli yapıtları yarattığı yerler… Hangi yazgı, hangi dönüşü olmayan yan­lış, hangi tanrıların laneti bu yerleri en acılı, en iç burucu insan dramlarının da sahnesi haline getirip koymuş? Hangi karayazı bu yöreleri çağımızda bile süren koyu karanlıklara boğmuş? Kim, han­gi suçlu, İnsanları böyle geri bırakmış, insanı insana böylesine kıy­dırmış, insanı insanın kurdu falmış? Yaşlı büyük ananın yüreğini, oğlunun katili bellediği güzel Esmeye karşı böylesine kinle dol­durmuş? Küçük oğlu Ali’yi, torunu Hasan’ı katil kılma pahasına, üstelik Hasan’ı “ana katili etme pahasına Esme’yi yok ele isteği­ni yüreğine böylesine doldurmuş? Kim yanık yüzlü köylüyü, kadınıy­la erkeğiyle olayları yatıştırmak, kinleri, tutkuları söndürmeğe çalış­mak yerine ateşe körükle giden, şiddeti, kini, Öldürme isteğini yü­reklendiren ağızlar haline getirmiş? Bu topraklar lanetli mi gerçek­ten, hep böyle kinle, ölümle dolu Öyküler mi olacak burada, romancılarımız bunları anlatacak, filmcilerimiz bunları mı seyrettirecekler bize?

 “Yılanı Öldürseler”, bu “Doğu filmleri” zincirine yeni bir halka ekliyor Yaşar Kemal’in bir romanından gelen sağlam bir malzeme­ye yaslanan, senaryosu üstünde bir hayli uğraşılmış, çekimi özenle yapılmış, teknik işlemler Türk sinemasının alışılmış standartlarının çok üstünde (İsveç’te) gerçekleştirilmiş, çok ince kurgusu, müziği ile de dikkatleri çeken.. Ama  tümbu çalışmaların sonucu, insanı tam anlamıyla doyuran bir filme ulaşmıyor bence… Niye? Bunu an­lamaya, açıklamaya çalışayım,,.

“Yılanı Öldürseler”de, biçim olarak hemen göze batan özellik­ler var. Bir kez, yakın planların, yüzleri iyice yakından veren yakın planların genelde çok az kullanıldığı dikkati çekiyor. Çokluk genel ve orta planlarla oluşuyor öykü. Bu yönetmen açısından bilinçli bir tutum kuşkusuz ve sonuçta, filmin görsel yanına bir tür “minyatür” görünümü kazandırıyor. Sanki eski minyatürlerimizden yararlanma tekniği geliştirilmek İstenmiş gibi geliyor İnsana… Diğer yandan, film, kuşkusuz geniş ölçüde kurgu sırasında sağlanmış, ama bir öl­çüde mutlaka çekim aşamasında da düşünülmüş olması gereken bi­çimde, kısa planlardan oluşuyor. Birbirine çabucak bağlanan, filme çok akıcı, giderek hızlı bir tempo kazandıran planlar.,. Bu hızlı an­latım/ kurgulama, filmi hemen yalnızca olayların genel akışının iz­lendiği, kişiler, kişilikler, onların karakterleri, onlarda olaylarla oluşan değişimler üstünde durmayan bir yapıt haline getiriyor. Bu da, filmi bir zamanlar “Ulusal Sinemacıların” özellikle Halil Refiğ’in savunduğu biçimde bize, bizim halk masallarımıza ve genelde “Do­ğu öykülerine, masallarına bağlıyor: Batı’da bireyin ortaya çıkışı, gelişmesi, psikolojinin bir bilim dalı olarak ortaya çıkışıyla da daha geniş ruhbilimsel boyutlar kazanması sürecine tümüyle ters olarak İşleyen bir süreçle, bireyin bireysel psikolojinin varolmadığı, bireyle­rin değil toplulukların, “halkın” anlatıldığı bir anlatı biçimi. Film, sanki bu Doğu anlatı geleneğine bağlanmak istermiş gibi bir anla­tım seçiyor ve zaten “minyatür” görselliği ile çelişmiyor, tam tersine bağdaşıyor bu… Bir ölçüde “Hazal’da da varolan ve belli bir bileşi­me gitmede, bir uyum sağlamada bir ölçüde başarılı olan bir arayış söz konusu, belki de…

Ama ne var ki bu uyum, filmin (öykünün) genel tavrıyla, yapısıyla uyumlu değil, “Yılanı Öldürseler” tümüyle klasik dramatik ya­pıda bir öykü çünkü. Giderek bir trajedi bu… Trajediyi yalnızca “ko­yu dram” anlamına almıyorum: Klasik Yunan trajedisinin havası,  öğeleri seziliyor filmde.

“Yılanı Öldürseler”i seyri zevkli, görsel açıdan ilginç, ayrıca belli bir öz anlatım birlikteliği, uyumu tutturmuş ilginç bir çaba sa­yıyorum. Ama “Doğu filmleri “köy filmleri “geri kalmışlık öyküleri  anlatmadaki yöntemler üstüne yeni baştan ve şöyle esaslı bir dü­şünme gereği de var derim. Bu film bana bu gereği yeniden duyur­du. Ayrıca, bir de, baştaki girişe dönersek, kuşkusuz yadsıyamıyacağımız biçimde varolan, üstelik bize, sanatımıza Yaşar Kemal’leri, Orhan Kemal’leri, Bekir Yıldız’ları ve son dönemin birçok başarılı sinema ürününü armağan etmiş olan geri kalmışlığımız ve onun ko­şullarının yanı sıra, biraz da başka gerçeklerimize eğilmek, biraz da onları, sözgelimi kentin sorunlarını ve insanlarını, kentleşmenin acı­larını anlatsak nasıl diyorum… “[5]

#YILANLARIN ÖCÜ (1961) – Yönetmen: Metin Erksan, Senaryo: Metin Erksan, Fikret Uçak,  Eser: Fakir Baykurt, Kamera: Mengü Yeğin, Müzik: Yalçın Tursavul, Yapım : Be-Ya FilmNusret İkbal

Oyuncular: Fikret Hakan, Nurhan Nur, Aliye Rona, Kadir Savun, Erol Taş, Ali Şen, Fikret Uçak, Şadiye Arcıman, Hakkı Haktan

KONU : Yaşlı anası Irazca (Aliye Rona), karısı Hatça (Nurhan Nur), ve üç küçük çocuğuyla küçük toprağını ekerek geçimini sağlayan Kara Bayram (Fikret Hakan) yoksul bir köylüdür. Muhtar evi önüne düşen yeri kurul üyelerinden Haceli’ye (Erol Taş) satınca Bayram’ın huzuru kaçar. Ev önüne ev yaptırmak caiz midir? Böylece iki aile arasında büyük bir çatışma başlar. Çaresiz kalan Irazca ana, tüm aile fertlerini toplayarak, haklarını aramak üzere vilayetin yolunu tutar.

” Film sansür kurulunca yasaklandı. Bu karar ğzerine dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, filmi Çankaya köşkünde özel olarak izlemiş ve “Bu filmi yapmakla vatana, millete hizmet ettiniz,  sağolun varolun, yurt gerçeklerini az bile göstermişsiniz” diyerek Metin Erksan’ı kutlamıştır. Buna rağmen sansür kurulu, yasak kararından vaz geçememişti. Anvak CHP konu ile ilgili olarak Meclise bir soru önergesi vermesinden bir ay sonra sansür kurulu yasak kararını kaldırmıştır. “[6]

ÖDÜL

u 1966 Uluslararsı Kartaca  (Tunus) Film Festivali

S Birincilik ödülü Şeref Madalyası

u Sinema yazarları Seçiminde 1961-1962 mevsiminin

S En başarılı film

S En başarılı yönetmen

S Aliye Rona “ En başarılı oyuncu”

S Erol Taş “En başarılı oyuncu,

S En İyi Film

(Giovanni Scognamillo Akşam), Semih Tuğrul (Hür vatan), Çetin A.Özkırım (Yeni Sabah), Tarık kakınç (Vatan), Cüneyt Şeref (Tercüman), Hayri Caner (Son Havadis), Agâh Özgüç (Sinema), Erdoğan Tokatlı (Sine-Film), Rekin Teksoy (Ataç) [Sinema D. S. 86, Temmuz 1962) “[7]

&  “Metin Erksan “Gecelerin Ötesi”nden kısa bir süre sonra yine  “Toplumsal gerçekçilik”  akımının içine sokulan  “Yılanların Öcü”nü çeker.  Fakir Baykurt, romanı yayımlandığı zaman bü­yük tepkiler almıştı. Metin Erksan da filmini yaptığı zaman ben­zer tepkilerle karşılaştı.

Film, bir köylünün evinin önüne başka bir ev yaptırmaya kalkışan köylülerle önüne ev yapılmaya çalışılan evin sahipleri­nin mücadelesini anlatmaktadır. Kara Bayram annesi Irazca, ka­rısı Haçce ve çocuklarıyla birlikle toprağını ekerek geçinen ken­di halinde bir köylüdür. Evlerinin Önündeki köyün ortak topra­ğını muhtar köy kurulunun kararıyla, köy kurulunun üyelerin­den biri olan Hacelfye satar. Evlerinin önüne ev yaptırmak iste­meyen Bayranun ailesi ile Haceli’nin ailesi arasında çıkan sür­tüşme Irazca’nın; ”Yılanlar yılanken öçlerini yerde komadılar. Biz insan olduğumuz halde düşmanımızın karşısında boynu bü­kük, pısmıs duruyoruz. Yazıklar olsun bize. insan haysiyetine yakışmaz bu. Şikâyetimizi yapacağız” sözleriyle olayı kaymaka­ma götürmesiyle çözülür.

Metin Erksan’ın sinemasında mülkiyet olgusu oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Yönetmen, “Susuz Yaz” ve uKuyu’yu çekmeden önce bu olguyu ilk kez “Yılanların Öcü” fil­minde işlemiştir. Bu film ayrıca Âsık Veysel’in Hayatından 10 yıl sonra yönetmeni ciddi anlamda sansürle karşı karşıya getir­miştir: “Cumhuriyet Gazetesi Yunus Nadi Roman Ödülünü ka­zanan ‘Yılanların Öcü’nü okuduğum zaman, isminden de etki­lenerek bu romanı filme çekmeye karar verdim. Çünkü, bu fil­min eninde sonunda sansürle bir çatışmaya gireceğini biliyor­dum. Romanın ve filmin adında olduğu gibi sansürden öcümü alacaktım” diyen Metin Erksan, film çekildikten sonra filmi sansüre götürür. Sansür kurulu, “Ne yurtiçinde, ne de yurtdı­şında film oynayamaz” der:

O akşam biz filmi rahmetli Cemal Gürsel !e gösterdik. Cemal Gürsel filmi gördü, çok beğendi ve bizi tebrik etti. Türk vatanına hizmet ettiniz dedi. Hemen arkasından da şöyle devam etti. “Yahu  Metin Bey! Ben senin adını gazetelerde hep gerçekçi rejisör, gerçekçi rejisör diye okuyorum Seni böyle övüyorlar. Ama bana kalırsa bu filmde biraz gerçeğin dışına çıkmışsın” Neden dedim. Eeee, bütün tipler ense kulak ye­rinde, şişman. Bu kadar  besili mi Türk köylüsü. Biraz zayıf adam seçseydiniz ya diye cevap verdi. Sonra, söyledik biz. ‘Paşa hazretleri, siz bizi lecviz ettiniz, beğendiniz, övdünüz ama, sansür bu filmi men etti’ dedik. O zaman kıyamet kop­tu. ‘Kimdir bu adamlar? Onlara telefon edin, bu filme müsa­ade edilsin’ falan dedi. Biz “Yılanların Öcü”nü Cemal Pa-şa’mn emri olmasına rağmen çok zor gösterime sokabildik. Ankara’da aylarca büyük mücadele verdik. Ankara milletve­kili veya senatörü, iki isim hatırlıyorum; ibrahim Saffet Omay ve Sabit Kocabeyoglu. Bu ikisi meclise takrir verdiler; LIki Meclis birleşip filmi seyretsin ve karar versin’ dediler. Meclis kabul etti. Sinema makinesini aldık, perdeyi kuruyo­ruz. Bunun üzerine izin çıktı. Çok büyük bir olaydı, olmasını çok islerdim, sinema tarihinde, bir politik meclisin seyredip karar verdiği film olmak şerefini ve onurunu taşıyacaktı.

Metin Erksan, 1961 Anayasasına göre değerlendirilen bu filmin topyekün yasaklanması üzerine filmi Cumhurbaşkanı Cemal GürseFe gösterdikleri geceyle ilgili anılarım şimdi güle­rek anlatıyor:

Paşa filmi Çankaya’daki sinema salonunun en önündeki sı­ralarından birinden izliyor. Film boyuncu rakı içti. Önünde­ki masada kavun, beyaz peynir ve ince ince doğranmış sala­talık vardı. Arkadaki sıralarda kuvvet komutanları, onların esleri oturuyor. Biz daha arkalarda oturuyoruz. Bizim arka­mızda da yaverler ve aileleri oturuyor. Ben Nusret’e, ‘Paşa, filmi bitirsin, bak ne dayaklar yiyeceğiz. Köşkün altında mahzen var. Bizi oraya indirecekler, gerisini sen düşün’ di­yorum. Film bittikten sonra Paşa sana diyecek ki, ‘Nusret İkbal sen misin? Ulan deyyus, biz senin baban Hüseyin Ik-bal’le briç oynardık. Baban temiz biradamdı, sen ne zaman komünist oldun vatan haini herif… Ulan bunu iyi dövün.

Ardından Fakir Baykurt’a dönecek, ‘Ulan senin adın niye Zengin değil de Fakir?’ diye soracak. Filmin Ankara temsillcisi emekli bir albaydı. Ona sıra gelince, ‘Haa, sen albaysın hem de … Ulan askerden vatan haini çıkmaz, sen nasıl çıkktın? Bunu daha iyi dövün’ diyecek. Herkes dayağı yedikten sonra sıra bana gelecek ‘Hn, Metin Erksan ha … Ense kulak yerinde, bu iyi … Çünkü yiyeceğin dayağın haddi hesabı yok. Doğrusu senin yerinde olmak istemezdim.’ Ben bu ve buna benzer sözlerle film boyunca ekibi tedirgin ettim. Film bitti, bütün ekip son derece gergin, kimseden ses seda yok. .. Beenim laflanm sonucunda heykel gibi kıpırdamadan başlarına gelecekleri bekliyorlar. Paşa ayağa kalktı. ‘Filmciler lütfen böyle gelsin’ dedi. Ben dedim ki, ‘Galiba dayak burada olaacak, Paşa bizi mahzene indirmeyecek.’ Paşa’nın ilk lafı şu olldu; ‘Vatana hizmet ettiniz.’ Bütün ekipte bir boşalma oldu, derin bir oh çektiler. Paşa, o gece programını değiştirdi ve bizimle çay içti. Film hakkında belki bir saate yakın konuşştu. Ben bir ara izin isteyerek, Ankara’daki Merkez Film Kontrol Komisyonunun bugün film hakkında ‘Oynanamaz’ karan verdiğini söyledim. ‘Ne biçim adam bunlar’ diye baağırdı ve Nasır Zeytinoğlu’nu çağırdı, ‘Sansüre telefon et, fillme müsaade etsinler’ dedi. Nasır Zeytinoğlu orada tarihi ceevabını verdi ve ‘Ben filmi seyretmedim Paşam’ dedi. Ben yılllarca bunu açıklamadım. Cemal Gürsel, bu laf üzerine hiççbir şey diyemedi. Bu olaydan bir ay sonra biz büyük mücaadeleler sonunda filmi gösterime sokabildik. “[8]

#YILANLARIN ÖCÜ (1985) –Yönetmen: Şerif Gören,  Senaryo: Yavuzer Çetinkaya, Görüntü Yönetmeni: Aytekin Çakmakçı, Yardımcı Yönetme: Turgay Aksoy, Müzik: Arif Sağ, Eser: Fakir Baykurt, Set Ekibi: Erdal Sümer, Giray Alpan, Adnan Gürkonak, Sadık Türkan, Işık ERkibi: Recep Biçer, Necati Biçer, Şevki Gezer, Yapım Sorumlusu: Selahattin Koca, Yönetmen Yardımcısı: Sevda Aktolga, Film Banyo: Enver Keleş, Eyüp Asil, Sesleri Alan: Necip Sarıcıoğlu, Gültekin Çavuş, Kurgu: Şerif Gören, Yapım: Emek Film/Nazmi Özer

Oyuncular: Kadir İnanır, Serpil Çakmaklı, Nur Sürer, Erdal Özyağcılar, İhsan Yüce, Savaş Yurttaş, Avni Yalçın, Ahmet Evintan, Mustafa Yavuz, Gönül Bayhan, Giray Alpan, Melahat Ünal, Fatma Girik,

Konu:  Kara Bayram (Kadir İnanır), anası Irazca (Fatma Girik), karısı Haçça (Nur Sürer) ve çocuklarıyla 80 haneli köyde toprağı işleyerek yaşamını sürdürmektedir. Ne var ki günün birinde Köy Kurulu Üyelerinden (Erdal Özyağcılar), Kara Bayram’ın evin önüne düşen arsayı muhtardan satın alınca dirlik düzenlik bozulur. Çünkü Haceli, Kara Bayram ‘ın evi önünde bir ev yaptırmak için temel atması, büyük bir çatışmaya neden olur. Irazca Ana, evinin önünün kapatılmasına karşıdır. Önce muh tara başvurur. Ama Muhtar, varlıklı Haceli’den yana olduğu için sorununa bir çözüm getirmez. Ve bir gece Irazca Ana, ailesini toplayıp temel çukurunu kapatır, kerpiçleri de birlikte kırarlar, Olaydan sonra Haceli ise Bayram’ın evine saldırır, ve onu dövdürür. Bu saldırı sırasında Kara Bayram’ın hamile karısı Haçça’nın bebeği düşer. Bu arada köyü ziyaret eden kaymakam olayı öğrenip Kara Bayram’a yardımcı olmaya çalışır. Derhal savcılığa başvurmasını önerir. Ve bir sabah vakti Irazca Ana tüm aileyi toplıyarak, haklarını aramak için vilayetin yolunu tutarlar.

ÖDÜL:

u 23. Antalya Film Şenli’nde (1986)

S “en iyi 2. film”

S Kadir İnanır “en iyi erkek oyuncu”.

S Aytekin Çakmakçı en iyi görüntü yönetmeni”

S Erdal Özyağcılar “en iyi yardımcı erkek oyuncu

! Irazca Ana’nın Haceli’nin temeline sıçması  Kara Bayram’ m Haçça’ya ilk kez sahip olması, Kara Bayram’la Haçça’nın “doldurmak”  fiili üzerine gelişen erotik söylemleri , kaymakamın karşılanması gibi sahneler  küçük çapta birer mizah başyapıtı.  Öte yandan Şerif Gören’in özellikle “Firar”dan beri gelişen bir özelliğini, düzeyli, etkili bir kırsal kesim erotizmini bu filmde de, hem de doruk noktalarına çıkarak gerçekleştirdiği gözleniyor. Gören, bu alan da Baykurt’u da aşarak köy erotizminin hiç de kent erotizminden aşağı kalmadığını işlemiş olan Kemal Tahir, Necati Cumalı gibi yazarlarımızm izinden gidiyor. “Yılanların Öcü”nün içerdiği erotizm, gerçekten de görülecek şey … (Atilla Dorsay, Olumlu bir sezonun müjdecisi, Cumhuriyet, 17 Ekim 1986) “[9]

! Erksan’la Gören’in filmleri arasında önemli fark anlatımlarda yatıyor. Erksan’ın filmi ölçülmü§ bir ritme, bir gerilime, gece çekimlerinde olsun, gündüz çekimlerinde olsun özenli görüntülere, gelişkin bir üsluba sahiptir. Gören’in ise, filmi için bir ön biçim, Lir anlatım yapısı belirlemediği belli oluyor. Öykünün vurrguları da, durakları da, aynı anlatımla bol kaydırma ve zoomla aynı ritmde, aynı havada geçiyor. çoğu kez anla§ılmayan, çmlayan bir ses. Aralar! giren, öyküyle il gisiz bir müzik. Yer yer net olmayan görüntüler. Aynı sahnede deği§ik iki ı§ık. “Hayat Bilgisi” kitaplarmdaki köylü resim lerine benzeyen bir jenerik… (İbrahim Altınsay, Mevsimin ilk önemli filmi, Hürriyet, 16 Ekim 1986)”[10]

! Genelolarak köyü ve köylüyü çok güzel fotoğraflarla yakalıyor. Cinsi kı§kırtmaları yükseltip gerginle§tirecek sahneleri büyük bir ustalıkla çekiyor ama, hala ku§luk vakti ezan okutmasınm abesliğini göremiyor. Yine de seyirci romandan ve Erksan’m m minden çok öte, matrak bir ”Yılanlarm Öcü” görmek istiyorsa bu filme gidebilir. (Mustafa Kutlu, Ku§luk vakti ezan okutmanm abesliği, Yeni Haber, 24 Ekim 1986) “[11]

! Filmi zenginleştirici ögeler çok. Herkesin cinsel yaşamındaki “olabilir”leri tüm “içtenliğiyle” ortaya koyan sahneler; Haceli’nin acınası inadının sanki bir dam gayla oyuncunun canlandırdığı kişiliğe vurulması; “başına vur ekmeğini elinden al” sözünün tam karşılığı, dünyayı algılamali, tan uzak Haçça; köy yaşantısına ilişkin “zeka parıl tıları” taşıyan çocuklar; Fatma’nın kaşları yukarı kalkık yüzündeki “isterik” ifade, sağlık memuru ve temizyüzlü bir kızın bakışmalarla gelişen aşkı ve dahabirçok ayrıntı. Ancak, filmin içeriğini bütünüyle tehlikeye sokan, rahatsız edici “birtakım teknik yetersizIili, ler” var. öncelikle, planlar arası birbirini tutmayan renkler … (Ali Ulvi Uyanık, Milliyet Sanat Dergisi, S.: 155, 1 Kasım 1986) “[12]

! Kaba gerçekçiliğinin mizahla kaynaştığı yapıtta, kırsal kesimde yaşayan insanın olumlu-olumsuz yanları adeta didik didik ediliyor. Ama ne var ki Şerif Gören, Metin Erksan denli bu özü gereği gibi yansıtamıyor. Irazca ile Haceli’nin çatışmasını oğlu Bayram’ın düşsel fanntezileriyle bir erotizm gösterisine dönüştürdüğü gibi, bu filme nasıl girdiği pek belli olmayan -oldukça gereksiz- sağlık memuru ile köylü güzelinin bakışlara lei~ motiv olarak gelişigüzel gösterip duruyor. Bu tür sahneler de, yapıtı oldukça zedelemiş tabii… (Burçak Evren, Güneş, 14 Kasım 1986) “[13]

#YILDIRIM AJAN “Ağzı Şeker Dili Bal”  (1972) “Erotik Macera” Senaryo ve Yönetmen: Yavuz Figenli, Kamera: Kenan Kurt, Yapım: Süper Film/Halil Dilmen

Oyuncular: Tamer Yiğit, Feri Cansel, Behçet Nacar, Kayhan Yıldızoğlu, Yeşim Yükselen, Nihat Ziyalan, Süha Doğan, Danyal Topatan, Feridun Çölgeçen

Konu: Sahte aşı ilacı imal eden bir çeteyle, bir polisin öyküsü.

#YILDIRIM BEYAZIT VE TİMURLENK (1952) – Senaryo ve Yönetmen: Münir Hayri Egeli, Operatör: Pauker, Kenan Ar, Yapım: Reks Film/Vasil Anastas

Oyuncular: Orhan Boran, Cahit Irgat, Lale Oraloğlu, Pola Morelli, Daizy, Atıf Kaptan, Şadıman Ayşın, Feridun Çölgeçen, Mücap Ofluoğlu, Vahi Öz

Konu: Yıldırım Beyazıt ve Timurlen konusunu işleyen tarihi bir film

#YILDIZ TEPE  (1965) – Yönetmen : Memduh Ün, Senaryo: Sefa Önal, Memduh Ün, Eser: Peride Celal, Kamereman: Gani Turanlı, Yönetmen Asistanları: Ayla Algan, Gültekin Karakaya, Kamera Asistanı: Ahmet Erhan, Müzik: Fecri Ebcioğlu, Ar Direktör, Stavro Yuanidis,Prodüksiyon Amiri: Melih Altınışık, Prodüksiyon Ekibi: Melih Gülgen, Sabri Aslankara, Montaj: Ertem Göreç, Senkron: Arif Özalp, Taner Oğuz, Negatif Montaj: Ali Berkan, Seslendiren: Tuncer Aydınoğlu, Işık Direktörü: Erol batıbeki, Işık Ekibi: Haydar Aslan, Necdet Kökeş, Set Ekibi: Nizam Ergüden, Sezai Kırmaçoğlu, Hayrettin Esen, Yapım: Uğur Film- Memduh Ün (Acar Film Stüdyosunda hazırlanmıştır)

Oyuncular: Fatma Girik, Ekrem Bora, Aliye Rona, Ayla Algan, Atıf Kaptan, Fatma Belgen, Nejat Çetinok, Meriç Başaran, Selahi İçsel, Ahmet Turgutlu, Küçük Yıldız: Jülide,

Konu: Ailesini yetirdikten sonra kimsesiz kalan genç kız Sevgi (Fatma Girik), iç Anadolu kasabalarından birinde akrabaları olan Kılııçoğlu Ahmet Bey’in (Atıf Kaptan) yanına gider. Kılıçoğlu Ahmet Bey, Sevgi’yi tek başına istasyonda karşılayıp onu oldukça büyük, gösterişli ama biraz korkutucu görünümü olan evlerine götürür. Sevgi evde pek de sıcak olmayan zoraki bir nezaketle karşılanır. Kendisine tek sevgi ile yaklaşan evin en büyüğü büyükanne olur ( Aliye Rona). Sevgi ilk gecesini kabuslar içinnde geçirir. Çünkü fırtınalı bir gecede yağmur ve şimşeklere evin içindeki bir inleme ve ağlama da devamlı eşlik eder. Sevgi buunun kaynağını öğrenmek isterse de başarısız olur. Ertesi sabah evin sahiplerine bu durumu anlattığı zaman da büyük bir teppkiyle karşılanıp kötü bir düş gördüğü söylenir. Ama diğer gecelerde bu seslere tanık olunca bunun bir düş değil gerçek olduğuna inanır.

Büyükanne’nin dışında evin küçük oğlu Ali de (Salih Güney) Sevgi’ye yakınlık duymaya başlar. Ali, bir süre Güzel Sanatlar akademisinde resim öğrenimi görmüş, ama sıkılınca bu kez edebiyat fakültesine giderek şair olmak istemiş, orada da başarı ve sabır gösteremeyince hiç istemediği hatta nefret ettiği bu kabuslar yuvasına ya da şeytan tepesine geri dönmek zorunda kalmıştır. Ali’nin anne ve babasının suskunluğuna karşın evin evlatlığı konumundaki Cemile (Ayla Algan) ile evin büyük oğlu Murat (Ekrem Bora) Sevgiye karşı bir çeşit düşmanlık besler. Onun sevecen yaklaşımını her ikisi de red ederek onun ait olmadığı bu evden gitmesini isterler. Sevgi ise büyükannenin desteği ve ricasıyla bir süre daha orada kalıp, evin, herkesin bilip de bir kendisinin bilmediği kimi sırlarını çözmek ister.

Ali’nin sınırları aşan gereksiz istekleri Sevgiinin kısa sürede Murat’la yakınlaşmasını sağlar. Kişileri tanıdıkça kendisinden gizlenen kimi gerçekıere de adım adım yaklaşır. Giderek, evin ortanca oğlunun akıbetiyle, onun ölümüne neden olan kadının kiimin tarafından öldürüldüğünü öğrenir. Artık lanetlenen o evde kalması mümkün değildir. Bavulunu alıp geri dönmek ister. Ama kimi gerçekleri öğrendikten sonra Murat’a karşı duyduğu dayanılmaz sevgi onun gitmesini engeller. “[14]

  • André Previn’in ‘Dead Ringer’ (1964) için yaptığı ‘Main Title’ ve buharlı trende bir genç kız; “Kimsesiz bir kızım. Annemi yıllar önce kaybetmişim. Liseyi bitirmeme yakındı babam öldü. Yapayalnız kaldım. Şimdi babamın uzaktan bir akrabası olan Kılıçoğlu Ahmet Bey’in yanına gidiyorum.”

60’lı yıllar. Sevgi, elinde bavul, akrabalarına sığınmaya gelmiş. Bütün aile karşılar zannetmişti ama trenden indiği köprüde kimse yok. Nice sonra gelen Ahmet Bey’le gittiği Yıldız Tepe.

Kahramanımızın kitaptaki adı Sâra. Sevgi’den daha şanslı. Çünkü anne ve konsolos babası sağ. Görevli olarak uzak bir memleketteler. Savaş dünyanın her yerinde. Bu nedenle genç kız ‘leyli okuduğu’ Erenköy Lisesi’ni bitirince yanlarına gidemez. Annesinin bir akrabası, Ahmet Kılıçoğlu onu almaya gelir. Karadeniz taraflarında, sahilden içerde bir kasabaya götürecek. Arkadaşı Nihal de Suadiye’deki Köşklerine çağırmıştı fakat kısmet değilmiş.

‘Yaşayan ölülerle dolu’ Yıldız Tepe. Kılıçoğullarının beyaz taştan yapılmış, mimarisi zevksiz, kaba evleri. ‘Lanete uğramış’ ve dağılmakta olan aile için bir zindan, bir mezarlık gibi. Kasabalılar ‘Uğursuz Tepe’ diyorlar. Aile, ‘bir fırtınanın sahile attığı döküntüye benziyor’. Yalnızlık içindeler. ‘Hepsinin hayatına hâkim olan bir büyük sır var’. Genç kız ‘önceleri seyirci gibiyken zamanla hiç istemeden aralarına karışır, onlardan biri olur’. Yıldız Tepe’de ‘hayatın boş laflardan, manasız hayallerden, budala gösterişlerden ibaret olmadığını öğrenecektir’. Kaç kez gitmeye niyetleniyor ama kendisine bile itiraf edemediği bir şey ona engel olur.
Büyükanne; Sevgi’yi Yıldız Tepe’de tutan en sağlam bağlardan biri. ‘Cesur, tahammüllü, iradeli’. Bir müddetten beri gözleri görmüyor ancak seziş kuvveti müthiş. Genç kızın, bitip tükenmekte olan aile için son şans olduğunu anlamış. Kalp hastası ve vakti az. Tek ümidi Sevgi ile Murat’ın birbirlerini sevmeleri. Ama aralarında (şimdilik) yalnızca nefret var. Yoksa bu duygu başka bir şey mi?

Talihsiz Cemile; Anne ve babası ölünce Büyükanne yanına almış. ‘Ateş saçan öfkeli bakışlarında delice, acayip bir mana’. Kavgaya hazır bir kedi gibi. Fırtınalı gecede “Murat abi kurtar onu, yağmurda ıslanıyor” diye bağırmasının nedenini sonra anlayacağız. Delikanlı, duruma tanık olup bayılan Sevgi’yi odasına getirdiğinde “Edie’s Theme / This was his Room” (1964) (Previn) melodisi duyuluyor.
Ahmet Kılıçoğlu, 60 yaşlarında. Büyükannenin hem akrabası hem damadı. Cansız ve garip bir dalgınlıkla bakıyor. Karısı Fatma da onun gibi. Film boyunca birkaç kelime dışında sesleri duyulmuyor. Üç çocukları olmuş; Murat (romanda İbrahim), Ali ve aileyi yakıp kavuran ortanca oğulları Osman.

Murat; Mülkiye’yi birincilikle bitirmiş. ‘İki sene kaymakamlığı bile var’. Ama şimdi köpeği Kurt’la bazen Yıldız Tepe’de bazen Sarı Çiçek Yaylası’ndaki kulübede kalıyor. Elinde meşin kamçı. Güçlü, kuvvetli, vahşi ve yaklaşılmaz. Baltayla odun kırması ne kadar güzeldi. Sevgi ile karşılaştığı (Kurt’un genç kıza saldırdığı) sahnede ‘Nights in the Gardens of Spain’ (1915/16) (Manuel de Falla) adlı senfonik noktürndeki 3. bölüm var; ‘In the Gardens of Sierra de Cordoba’.

Ali; Çocuk ruhlu, gelgeç gönüllü. Önce Akademi’nin resim bölümüne sonra Edebiyat Fakültesi’ne devam etmiş. Romanda ‘bir gazetede muhabirlik’ bile var. Hepsi muvaffakiyetsizlikle sonuçlanmış’. Gördüğü her genç kıza tutulur. Daha önce Dr. Faruk’un kızı Leyla’ya ilgi duyuyormuş. ‘İçli, şair ruhlu’ ama aşkına karşılık bulamayınca Sevgi’ye saldıracak kadar değişebiliyor.

Osman; Onla karşılaşmamız bir mezar taşında olur. “Burada Osman Kılıçoğlu yatıyor. 1930–1955. Ölümlerin en beteri ile öldü.” Yıldız Tepe’deki sır bu üç sözcükte gizli; ‘Ölümlerin en beteri’.

Yedi yıl önce ailenin İstanbul’da ‘kurulu düzenli bir hayatı varmış’. Ta ki Osman, mahalleye taşınan Türkan’a bağlanıncaya kadar. Genç kadının uğursuz bir güzelliği var. Üstelik evli. Yaşlı koca çok varsıl ve sık sık seyahatlere(!) çıkıyor. Onların beraberliklerini bildiği halde boşanmaz. Delikanlı büyükannenin dediğini yapar ve bu ilişkiyi bitirir. Türkan kocasını zehirleyince, beklendiği gibi, suçu Osman üzerine alır. Söyledikleri Kılıçoğullarındaki özverinin bir örneği; “Farkına varmadan onu bu cinayete ben teşvik ettim. Onu seviyorum.”
Yağmurlu bir sonbahar sabahı, şafak sökerken asılır. Cemile’nin evden kaçıp idamı seyretmesi filmin inandırıcı olmayan kısmı. Romanda ise mahkeme kararı o yıllardaki uygulama ile Beyazıt Meydanı’nda yerine getirilir. ‘Boynunda kocaman bir yafta’. “Küçük Cemile, komşuların peşine takılıp Osman ağabeysini görmeye gitmiş.”

Kitaptan farklı olarak Türkan (herhalde kendisinden iyice nefret edelim diye) hemen başkalarıyla beraber oluyor. Bu sırada bir sürprizle karşılaşıyoruz; Kadeh tokuşturduğu ilk kişi Tanju Gürsu.

Erkeklerin intikam için yemin ettiğini gören Büyükanne daha erken davranıp Türkan’ı öldürür. Her şeyi anlattıktan sonra kalbi daha fazla dayanamaz. Şimdi Osman’ın yanında huzur içinde yatıyor.

Filmin sonunda, Sevgi’yi trenden indiren sözler.
Murat; “Gitme Sevgi… Gidersen çökeceğiz, dağılacağız. Seni seviyorum. Kılıçoğlu ailesi ikimizle devam edecek. Bir kadın eliyle yıkılan ailemiz gene bir kadın eliyle devam edecek.” (Yazan: Murat Çelenligil – Sinematürk Internet veri tabanı)

#YILDIZ TEPE (2000) – Yönetmen: Senaryo: Yağmur Taylan, Durul Taylan, Görüntü Yönetmeni: Volkan Kocatürk, Sanat Yönetmeni: Dilşat Zülkadiroğlu, Müzik: Ömer Özgür, Kurgu: Murat Bor, Yapım: Plato Film/Sinan Çetin

Oyuncular:  Özge Özberk, Uğur Polat, Ozan Güven, Ayla Algan, Demet Hayran, Mehmet Ulay

Konu: Anne ve babasıııııı ölümünden sonra akraabalarıııll1 yanına sığlılan bir genç kızın öyküsü. Sevgi, Kılıçoğlu ailesi içinde beklediği ilgiyi göremez. Bu arada Ali adlı gençle arkadaşlık yapan Sevgi, onu istemeyen ailenin tüm sırlarını çözmeye çalışır.

#YILDIZLAR DA KAYAR (1983) – Yönetmen: Melih Gülgen, Senaryo: Erdoğan Tünaş, Ahmet Soner, Kamera: Orhan Oğuz, Müzik: Ferdi Tayfur, Yapım: Gülşah Film/Selim Soydan

Oyuncular: Ferdi Tayfur, Bahar Öztan, Yıldırım Gencer, Neriman Köksal, Hüseyin Peyda, Hulusi Kentmen, Nubar Terziyan, Yüksel Gözen, Küçük Yıldız: Burak Gülgen (d. 1978)

Konu: Şöhretin doruğundayken geri dönüşü olmayan hataya düşen, unutulan bir sanatçının öyküsü..

#YILDIZLARIN ALTINDA (1965) – Yönetmen: Ülkü Erakalın, Senaryo: Bülent Oran, Müzik: Yesari Asım Arsoy, Foto Direktörü: Kriton İlyadis, Yapım: Göksel Film/Göksel Arsoy

Oyuncular: Göksel Arsoy, Hülya Koçyiğit, Suzan Avcı, Aliye Rona, Necdet Çağlar, Memduh Alpar, Hüseyin Zan, Tarık Fulya

Konu: Kirli işler çeviren metresinin baskısıyla soygun için gittiği zengin evin kızına aşık olup sonunda evlenen bir gencin öyküsü.

#YILDIZLAR REVÜSÜ (1952) – Senaryo ve Yönetmen: Zeki Alpan, Opertör: Lazar Yazıcıoğlu, Cezmi Ar, Yapım: Halk Film/Fuat Rutkay

Oyuncular: Zeki Alpan, Suzan Yakar, Safiye Ayla, Sabite Tur, Perihan Altındağ Sözeri, Hamiyet Yüceses, İsmail Dümbüllü, Cihan Işık, Osman Alyanak, Salih Tozan, Muhterem Nur, Dursune Şirin

Konu: Amerika’dan İstanbul’a artist götürmek için gelen bir komedyenin, Gazino yıldızlarıyla geçirdiği serüvenlerin öyküsü.

#YILIN KADINI (1989) Senaryo ve Yönetmen: Ülkü Erakalın, Görüntü Yönetmeni: Kenan Kurt, Yapım: Kulis Film/Halil Can

Oyuncular: Arzu Aydın, Tuğrul Meteer, Lale Belkıs, Ülkü Ülker, Fatma Murat, Meral Sayın, Ömer Faruk, Yusuf Sezgin

Konu: Arzu ile Yusuf evlidir. Yusuf sık sık dışarıya iş seyahatleri için çıkmakta ve karısını ihmal etmektedir. Arzu kocasız kalışını randevu evine gitmekte bulur kılık değiştirerek gündüzleri randevu evinde çalışmaya başlar. Fakat Arzu kısa süre sonra randevu evindeki işi bırakır evine döner fakat daha önce dostluk kurduğu Tuğrul onun peşini bırakmaz. Gazetedeki resmini görüp evine gider Tuğrul ona evinde tecavüze kalkışır. Arzu’da Tuğrul’u öldürür.

#YILIN KADINI DEĞİL (1969)  “[15]” – Senaryo ve Yönetmen: Metin Erksan, Kamera: Mengü Yeğin, Yapım: Özer Film/Nazmi Özer

Oyuncular: Nilüfer Koçyiğit, Hayati Hamzaoğlu, Muhterem Nur, Hakkı Haktan

#   “Yılın Kadını Değil”, Hürriyet Gazetesi’nin o yıllarda “Yılın Kadını”nı seçmesi sonucunda oluşmuş bir film. Metin Erksan, yılın kadını olmayı hak edecek hiçbir şey yapmamış kişileri “Yıılın Kadını” olarak seçen bu gazetenin tavrına eleştirel gözle bakmak amacıyla bu filmi çektiğini söylüyor.

Film, bir anne, bir koca ve bir genç kız üzerine kurulu bir hikayeden oluşmuş. Anne bir fabrikada gece işçisi, kız da aynı fabrikada gündüz işçisi olarak çalışıyor. Kızın üvey babası da iş kazası geçirdikten sonra kendini sürekli hasta olarak göstererek karısının hoşgörüsünü istismar eden bir adam. Adam, aynı zamanda röntgenci. Karısını ve üvey kızını zaman zaman banyoda yıkanırken seyrediyor. Anne, çalışırken herhangi bir hayal kurmuyar, hayatını kabullenmiş gözüküyor ama, genç kız bir gün bu fabrikanın dışında da bir hayatı olacağının hayallerini kuruyor. Trikotaj makinelerinin başında sabahtan akşama kadar çalışan kız, kuş seslerinin bile olmadığı bir doğayı hayal ediyor. Bir gece olanlar oluyor ve üvey baba kıza tecavüz ediyor. Kızı, anneye hiçbir şey söylememesi için ölümle tehdit ediyor ama, kızın hiçbir şey söylemesine gerek kalmadan anne her şeyi fark ediyor. Boşanmayı talep etmek üzere adamla konuşmaya gidiyor ama, dayak yiyor. Adam, boşanmayacaklarını, bu işin aralarında kalacağını ve hayatlarına bu şekilde devam edecekleerini söyleyerek kadını dövmeye devam ediyor. Kadın kendini korumak için masanın üzerindeki bıçağı alıp, adamı öldürüyor.

Metin Erksan, “ışte bu kadın yılın kadını değil” derken adı geçen bu ve buna benzer yarışmalar düzenleyen gazeteler ve medya kuruluşlarının böyle kadını seçmediğini vurgulamak istediğini söylüyor. “[16]

#YILLAR “Seni Sevmeyen Ölsün”  (1987) – Yönetmen: Engin Temizer, Hikâye: Hasan Çelik, Senaryo: Haşmet Zeybek, Görüntü Yönetmeni: Ümit Ardanak, Müzik: Burhan Bayar, Yapım: Kale Film/Hasan Çelik

Oyuncular: Tüdanya (Hatice Döngü), Salih Kırmızı, Murat Soydan, Münir Özkul, Selahattin Fırat, Bilge Zobu, İhsan baysal

Konu: Almanya dönüşü trafik kazası geçiren bir aileden sadece kızları sağ kurtulur. Dedesi tarafından büyütülen genç kız yıllar sonra ünlü bir şarkıcı olur.

#YILLARDAN SONRA (2003) – Yönetmen: Oğuz Gözen, Senaryo: Nadire Zeybel, Görüntü Yönetmeni: Ferhat Bakır, Müzik: Mahmut Mardinli, Yapım: Anzer Film/Sönmez Yıkılmaz

Oyuncular: Mahmut Mardinli, Meltem Berent, Sevgi Kaya, Cemal Gencer, Oktay Yavuz, Çetin Karadayı, Abdullah Özdemir, Cihan Alp, Cemal Ertokuş, Kemal Sağlam, Yaşar Ürkmez, Reyhan

#YILLARIM (1987) – Senaryo ve Yönetmen: Ali Avaz, Görüntü Yönetmeni: Necati İlktaç, Müzik:     Ali Avaz, Yapımcı: Ayhan Turgut , Erkan Abacı, Kurgu:   Şenol Şentürk, Yapım Amiri: Yusuf Marangoz, Set Amiri: Hüseyin Söyler, Set Ekibi: Ahmet Garip, Reji Ekibi: Mehmet Söyler, Işık Şefi: Mazhar Özgeç, Mehmet Çakar, Ses Kayıt: Uğur Öğüt, Cihat Jular, Işık: Ender Işık Servisi

Oyuncular: Cengiz Kurdoğlu, Cengiz İhsan Baysal, Ersun Kazançel, Selahattin Fırat, Cemal Konca , Nur İncegül, Handan Adalı,            Cemal Gonca, Ahmet Açan , Ahmet Turgutlu, Kudret Karadağ, Sinem Özer, Kemal Uzunca,Cevdet Balıkçı

#YILLARIN ARDINDAN  (1964) – Yönetmen: Arşavir Alyanak, Senaryo: Bülent Oran, Eser: Muazzez Tahsin Berkant, Kamera: Memduh Yükman, Yapım: Melek Film/Şahan Haki

Oyuncular: Türkan Şoray, Göksel Arsoy, Gürel Ünlüsoy, Erkan Yolaç, Nubar Terziyan, Mine Sun, Meral Sayın, Ayşegül Devrim

Konu: Önceleri birbirlerine düşman iki gencin zamanla birbirlerine aşık olmasının hikayesi

#YILMAYAN ADAM  (1967) – Senaryo ve Yönetmen: İlhan Engin, kamera: Mustafa Yılmaz, Yapım: And Film/Turgut Demirağ

Oyuncular: Ayhan Işık, Sibel Göksel, Erol Taş, Turgut Özatay, Senih Orkan, Ayfer Feray, Sami Hazinses, Ahmet Turgutlu, Mümtaz Ener

Konu: Yıllar önce hapse attırdığı beş kanun kaçağıyla, jandarma komutanının nikah günündeki hesaplaşması.

#YILMAYAN ŞEYTAN   (1972) “Erotik” “[17]” – Yönetmen: Yılmaz Atadeniz, Senaryo : Seçil Erok (Mysterious Dr. Satan adlı film dizisinden), Yönetmen Yardımcısı: Semih Selvidal, Görüntü Yönetmeni: Sertaç Karan, Resim Yönetmeni: Sergio Comani, Kurgu: Necdet Tok, Makyaj : Zeki Alpan, Yapım: Atadeniz Film – Yılmaz Atadeniz

Oyuncular : Kunt Tulgar, Mine Mutlu, Erol Taş, Muzaffer Tema, Erol Günaydın, Yalın Tolga, Tijen Doray, Muammer Gözlalan, Zeki Sezer, Cango Kemal, Mustafa Dik, Ahmet Karaca, Giray Alpan, Abdi Algül, Ali Demir, Erol Yeşilparmak, Mehmet Yağmur

KONU:   Prof. Doğan (Yalın Tolga), bulduğu “Tangayt” madeni bilim adına çok büyük bir olaydır. Bu maden sayesinde çeşitli araç ve gereçlerle uzaktan kumanda edebilen bir cihaz tasarlanmıştır. Bu buluşunu ilk kez arkadaşı Yılmaz’a (Muzaffer Tema) açıklar. Yılmaz, oğlu Tekin (Kunt Tulgar), arkadaşı Bitik (Erol Günaydın ve Prof. Doğan’ın kızı Sevgi de (Mine Mutlu) bu sırrı paylaşmaktadır. Aslında Tekin’in gerçek babası kötülüklerle savaşan bir kahramandır ve Dr. Şeytan (Erol Taş) tarafından öldürülmüştür. Artık Tekin babasının yerine geçip kötülere ve Dr. Şeytan’a karşı mücadeleyi sürdürüp, öcünü almak istemektedir.

#YILMAZ ALİ (1940) – Yönetmen: Faruk Kenç, Senaryo: Va-Nu (Vala Nurettin), Operatör: Necati  Tözüm, Yapım: Ha-Ka Film/Halil Kâmil

Oyuncular: Nevzat Okçugil, Suavi Tedü, Celal Atik, Refik Kemal Arduman, Cahit Irgat, Mümtaz Yener, Feride Canan, Fahriye Beatrio, Kalfayan, Said Köknar, Halide Pişkin, Ferudun Çölgeçen

 

& Türk sinemasının ilk polisiye filmini, tiyatro dışından gelen ilk sinemacı  yönetmen olarak kabul edilen Faruk Kenç, 1940 yılında çeker. Yılmaz Ali adlı bu filmde bir kaçakçı şebekesinin peşine düşen bir polis hafiyesiyle gazeteci bir kızın öyküsünün anlatıldığı kaydediliyor. Tiyatro kökenli olmayan yönetmenlerin 1940’lı yıllarda sinemaya ağırlıklarını koymaları ve 1950’li yılların başlarından itibaren hareketli kameraların kullanılmaya başlaması aksiyon sinemasının önündeki engelleri ortadan kaldıran elişmelerdir.

#YIRT KAZIM  (1975) “EROTİK”  Yönetmen: Semih Evin,  Senaryo: Kâzım Kartal,  Kamera: Şehmuz Dağlar, Yapım: Erkan Film/Erkan Abacı

Oyuncular: Kâzım Kartal, Vikin Vonberg, İ. Hakkı Şen, Yüksel Gözen, Gül Vergon, Mio Eyle, Giray Alpan

Konu: Bir şoförle erkek delisi olan bir kadının öyküsü.

  • “Yırt Kazım” filminin başında bir deli (Kazım Kartal) doktorlara anlatıyor … Burası akıl hastanesi; deli bir küreye bakıyor ve “çıktı ulan dünyanın çivisi” gibilerden bir nutuk atıyor. Dünya çok berbat bir yermiş falan, doktorlar dinliyorlar adamı “hımmmmmmm” diyorlar. Semih Evin bu sahnede deliyi konuştururken, bakın lan herif ne akıllı aslında falan gibi bir şeyler söylemek istiyor ama matematiği kuvvetli bu adamın edebiyatı zayıf olduğundan Semih Evin’in de bu deliden bir farkı kalmıyor. Filmin konusu monusu önemli değil zaten. Çünkü senaryosuz film bu kadar olur.

Deli bir süre akıl hastanesinin bahçesinde düşünen adam heykelinin yanında onu taklit ederek oturduktan sonra, şehre dönüyor. Şehir bizim İstanbul Beyoğlu, 75’in Beyoğlusu, eski deliler, eski dilenciler bir rüyadan çıkar gibi çıkıyorlar tekrar karşımıza. 75’in insanları, cadde henüz trafiğe açık. Anadollar, Murat 124’ler, treyleybüsler, pavyon tabelaları. Birden Semih Evin sembolik bir anlatıma başlıyor. Hayda nereden çıktı bu başına bal kabağı geçirmiş adam … Bir bal kabağı konuşuyor, tehditler savuruyor, inanın böyle bir sahne var.

Film bir süre böyle sembolik şeylerle gidiyor. Bir tarz deniyor olabilir, ya da filmin başındaki deli gibi saçmalıyor. Filmin başındaki deli, Kazım Kartal bir pavyonda iş buluyor. Patronun sol kolu olmak istiyor, patronla tartışıyorlar, “hayır sağ kolum olacaksın” “hayır sol”, neyse işe alınıyor. Karşılarında başka bir rakip çete var. Onlar da manyak. Kazım bunları marizliyor. Marizlenen manyak çetenin elemanları da eşcinsel olduğunu tahmin ettiğim patronlarından dayak yiyorlar. Herkesi tokatlayan patron, elemanlarından birini okşuyor, “Sana da mı vurdum yoksa, hay elim kırılaydı da vuramasaydım” diye sızlanıyor .

… Aynı patron, başka bir sahnede belden yukarısı çıplak antreman yapan Sönmez Yıkılmaz’a ağzının suları akarak bakıyor ve “aslanım benim, yiğidim benim, kendine iyi bak sen lazımsın” gibi şeyler söylüyor. Çok samimiyim, eşcinselliğin bu kadar üstü kapalı, direk seyirciye çaktırmadan işlendiğ i başka bir film seyretmedim. Erkek erkeğe öpüşmüyorlar ama patron bazı erkek elemanlarına itina gösteriyor.

Neyse biz gene filme dönelim, filmdeki kadınlar yaramaz; yağ, selülit içindeler, belli ki ucuz olsun hesabı. Dönemin yıldız seks oyuncuları yok bu filmde. Bu yüzden de sanıyorum İsveçli bir striptizciyi oynatmışlar. Kadın dans sahnesi dışında sıfır. Bembeyaz oluyor şu kuzeyIiIer. Devamlı saçmalayan Kazım,ormanda kovaladığı Kuzeyli gavur karısını soyuyor ve külodunu yırtıyor. Kazım’ın tek yırttığı sahne de bu. Kötü filmler bana niye iyi geliyor bunu anlamış değilim. Dedim ya öpüşmek şart değil. “[18]

#YIRTICILAR (1974) Senaryo ve Yönetmen: Semih Evin, Kamera: Paşa Gündoğdu

Oyuncular: Serdar Gökhan, Yıldırım Önal, Fatma Belgen, Beyza Başar, Gülistan Güzey, Kayhan Yıldızoğlu, Hamit Yıldırım, Haydar Karaer, Osman Han, İhsan Gedik,

#YIRTIK NİYAZİ (1971) – Yönetmen: Sırrı Gültekin, Senaryo: Sadık Şendil, Kamera: Ali Uğur, Yapım: Saltuk Film

Oyuncular: Sadri Alışık, Feri Cansel, Mürvet Sim, Reha Yurdakul, Necdet Yakın, Nur Azak,

Konu: İşsiz güçsüz bir gençle, serseri ruhlu bir kızın aşk öyküsü.

#YİĞİT ANADOLU’DAN ÇIKAR  (1969) –  Yönetmen: Seyfi Havaeri Senaryo: Hüsnü Cantürk, Kamera: Nedim Akanlar, Yapım: Kulüp Film/Hüsnü Cantürk

Oyuncular: Tanju Gürsu, Hülya Aşan, Hayati Hamzaoğlu, İsmet Erten, Gülsen Erten, Mustafa Dağhan, Emine Pınar,  Ergün Gürsesli, Murat Tok

Konu: Bir köyde değirmenin suyu yüzünden çıkan anlaşmazlığın kavgaya dönüşmesi.

#YİĞİT KANI “ÖLDÜR AMA DİNLE” (1966) Yönetmen: T. Fikret Uçak, Senaryo: Yahya Benekay, Kamera: Özdemir Öğüt, Yapım: Dede Film/Mahmut Dedehayır

Oyuncular: Kartal Tibet, Nedret Güvenç, Nalân Egesan, Faruk Panter

Konu: Babasını öldürenlerden intikam alan bir yiğitin öyküsü.

#YİĞİT YARALI OLUR (1966) Yönetmen: Ertem Göreç, Senaryo: Lütfi Ö. Akad, Kamera: Ali Yaver, Yönetmen yardımcısı: Mine Cezzar, Ses Kayıt: Necip Sarıcıoğlu, Yapım: Metin Film/Işık Toroman

Oyuncular: Yılmaz Güney (Yusuf), Hülya Koçyiğit (Gül), Muhterem Nur (Melahat), Tuncel Kurtiz (Remzi Kocael), Kenan Pars (Şevket), Hakkı Haktan (Ustabaşı Hakkı), Fadıl Garan, İsmet Biber, Asım Nipton, Hüseyin Zan (Ali), Leman Akçatepe (Gül’ün annesi), Zeki Sezer (Komiser), Behçet Nacar (işçi), Fadıl Garan (hurdacı İsmail), Selâhattin İçsel (çaycı)

Konu:  Dürüst ve çalışkan bir genç olan Yusuf (Yılmaz Güney) İstanbul’a geldiğinde bir demir-çelİk fabrikasında iş bulur.   Tek ideali, aynı mahallede oturan Gül’le (Hülya Koçyigit) evlenmektir. İki genç birbirlerini severler Gül de Yusuf gibi bir fabrika işçisidir Yusuf, köyünde bıraktığı annesine yardım ederken, bir yandan da evli­lik hazırlığı içindedir.

Gül’ün, eski bir kabadayı olan babası Recep (Asım Nipton), kızı­nın Yusuf’la evlenmesine gizliden gizliye karşı çıkar. Recep, işsiz güçsüz, ayyaş bir adamdır. Fabrikada çalışan kızının kazandığı parayla meyhanelerde sabahlamaktadır. Eğer kızı evlenip giderse, içki alemlerinden mahrum kalacaktır. Bu nedenle kızını elinden kaçır­mak istemez.

Yusuf, nikâh hazırlıklarına başlamak üzere fabrikada biriken pa­rasını almak ister. Fakat muhasebecinin ve patronu Remzinin (Tuncel Kurtiz) çıkardığı hesap, hakkı olan paranın çok altındadır. Yusuf şaşkındır. Bu işin içinde bir bit yeniği olduğunu sezer. Alnının teriy­le kazandığı paralan onlara yedirmemek için, bir gece gizlice fabri­kaya girer. Muhasebe bürosunda dolapları karıştırırken vergi defter­lerini bulur. Ancak, bunlar maliyeye az vergi vermek için düzenlen­miş hileli defterlerdir. Tam bu sırada fabrikaya gelen patronu Rem­zi ve adamı, eski kalpazanlardan Hakkı (Hakkı Haktan) ustabaşıyla karşılaşır. Remzi silahını çeker, Yusuf atılır. Boğuşma sırasında Hak­kı Usta, Remzi’nin silahından çıkan bir kurşunla yaralanır. Yusuf, sahte vergi defterlerinden birini alıp kaçar.

Polis peşindedir. Yusuf, sahte defteri Gül’e emin bir yerde sakla­ması için teslim eder. Ardından tutuklanır. Yusuf hapistedir.

Remzi’nin gizli iş ortağı, pavyoncu Kenan (Kenan Pars), suç ka­nıtı defterin Gül’de olduğunu öğrenir. Gül, başlarına gelen bu bela­dan kurtulmak için çareler ararken, Kenan’ın dost hayatı yaşadığı ve onun pavyonunda çalıştığı dansöz Melahat’la (Muhterem Nur) tanı­şır. Melahat ve Kenan, Gül’den sakladığı sahte vergi defterini ister­ler. Karşılığında ise her türlü yardımı yapacaklardır. Özellikle de Yu­suf’un kurtulmasını sağlayacaklardır. Tüm bu vaatlere inanıp saflığı­nın kurbanı olan Gül, Yusufun kendisine teslim ettiği sahte vergi defterini götürüp iade eder.

Kenan ve Melahat, Gül’ü berberlere, kuaförlere taşırlarken, ayyaş babasını da bol paraya boğarak elde ederler. Sıra, Gül’ü kötü yola düşürmeye gelmiştir. Amaçları bu saf kızı sermaye olarak kullanmaktır. Üstelik Kenan’ın da Gül’de gözü vardır. Kenan, Melahat’ın evinde Gül’e tecavüz etmek isterken, metresi tarafından engellenir.

Yusuf duruşma günü Adliyenin penceresinden atlayıp kaçar. Eve geldiğinde Gül’ü bulamaz. Nişanlısının Melahat’ın evinde oldu­ğunu öğrenir. Bir ihanet kuşkusu içindedir. Baba Recep, Kenan’a Yusuf’un hapisten intikam için kaçtığı haberini verir. Kenan ve adam­larıyla çatışmaya giren Yusuf, yaralanır. Onu öldü sanıp baygın bir durumda bir çöplüğe atarlar. Gül, ölüm halindeki sevgilisini bulup kurtarır. Ona tüm gerçeği anlatır. Bu kez Kenan’ın adamları Gül’ü kaçırırlar. Yusuf, ihbarcı babadan kızının yerini öğrenince silahını alıp fabrikaya gider. Kenan’ı ve adamlarını sahte para bastıkları fab­rikanın gizli bir köşesinde butur. Gül’ün elleri ayaklan bir sandalye­ye bağlanmıştır. Kanlı bir çatışmanın başladığı sıra Yusuf, kızın ip­lerini çözer. Kız kaçar ve polislere döndüğünde sevgilisinin kolları­na atılır. Bu silahlı çatışmadan Yusuf, yara almadan kurtulmuş, Ke­nan ve adamları sahte paralarla kaçamadan cezalarını bulmuşlardır. “[19]

  • Yıllar sonra piyasaya çıkarılan VCD’sinde bazı sah­neler eksiktir. Örneğin, Muhterem Nur’un pavyondaki dans sahnesi ve Yıl­maz Güneyle Hülya Koçyigil’in sevişme sahnesi…

& Jenerikte, ‘Doctor Zhivago’nun (1965) (Maurice Jarre) (“Lara’s Theme”den de güzel) ‘Main Title’ müziği ile İstanbul’da, varsıl-yoksul çelişkisini yansıtan ev görüntülerini izliyoruz.

Fatih, Çarşamba Çıkmazı’nda iki odalı bir evde oturan Yusuf, Siverek’ten gelmiş. Yardımı ile iş bulduğu Melahat Abla’nın sevgilisi Şevket Bey’in (işçilerin şapkalarında tuğla yazıyor ama çalışmalarına bakılırsa demir) fabrikasında yüzdelikle çalışıyor. Köyündeki durumu babasının yazdığı mektuptan anlıyoruz; “..Buralarda pek çok sıkıntıya düştük. Senin gözün gibi sevdiğin sarı ineği satmaya karar verdik.” (Filmde bu konuya bir daha değinilmiyor.) Kendisi gibi bir fabrika işçisi olan Gül’le birbirlerini seviyorlar. Melahat Abla, Gül’ün yaşadığı gecekondu semtinden ‘kötü yola’ düşmüş bir komşu kızı. Gül’ün annesi, adını duymak bile istemez ama çıkarcı ve sarhoş babası Recep, onun ‘düştüğü’ yoldan gelen paraya neredeyse imrenmektedir. Yusuf’un ‘analık’ dediği yaşlı kadın, o hastalıklı haliyle hem fabrikada hem evde çalışırken ‘gençliğinde haraçla geçinmiş’ olan Recep, yan gelip yatmaktan başka bir şey yapmıyor. “Ar, namus diye bir şey var dünyada” diyen karısını “Ar(mış) namusmuş, hah” diye küçümsemek de cabası.

Yusuf’u, analığı gibi, hep canla başla çalışırken görüyoruz. Fabrika müdürü Remzi Bey’in “Haftaya biter mi” dediği bir iş için “Daha önce, 3 güne kadar” diyebiliyor.
Sonraları, bu ter içindeki çalışmanın her zaman olduğu gibi başkalarına yaradığını anlayacaktır. ‘Parmaklıklar Arkasında’ (1967) filminde, sürekli maaşının azlığından söz eden Ali’den farklı olarak, (aldatıldığını öğrenene kadar) işinde gücündedir, hiç yakınmaz. Alacağı yaklaşık 24 bin lirayken, “Hesabın oldukça zayıf senin” denerek 3 890 lira olduğu söylenir. (İşsizliğin bunalttığı günümüzde “Olsun, hiç olmazsa işi var” diyecek duruma gelmek ne acı.) Şevket Bey, Remzi ve muhasebeci İrfan bin bir dümenle işçilerin alacaklarına el koymakta, üstelik gizlice kumarhane işletip kalpazanlık yapmaktalar.
Emeğinin, başkalarına ‘avanta’ olduğunu öğrenen Yusuf, Gül’ün de yardımıyla dişiyle tırnağıyla bir uğraşa girişir. Genç kız, başlangıçta Melahat Abla’nın gösterişli yaşantısından etkilense de sonunda mutluluğu Yusuf’ta buluyor. (Yazan: Murat Çelenligil – Sinematürk Internet veri tabanı)

#YİĞİTLER YATAĞI  (1964) – Yönetmen : İhsan Yurdakul, Senaryo: Bülent Oran, Kamera: Vedat Akdimken, Yapım: Batı Film/İhsan Yurdakul

Oyuncular: İzzet Günay, Tijen Par, Vahi Öz, Kadir Savun, Senih Okran, Suna Pekuysal, Hayri Caner

#YİĞİTLER ÖLMEZMİŞ/İNSAFSIZ (1966) Yönetmen Nazif Kurthan, Senaryo: Nazif Kurthan, Arşavir Alyanakl, Foto Direktörü: Yılmaz Gürbüz, Yapım: Kervan Film/Ümit Utku

Oyuncular: Fatma Girik, Salih Güney, Leman Akçatepe, Osman Türkoğlu, Mustafa Yavuz, Süheyl Eğriboz, Sevim Sevil, Yavuz Karakaş

Konu: Ailesi vermeyince sevdiği kızı dağa kaçıran bir Abaza delikanlısının öyküsü

#YİĞİTLERİN DÖNÜŞÜ (1970) Senaryo ve Yönetmen: Savaş Eşici, Kamera: Salih Dikişçisi, Yapım: Tunç Film/Sami Tunç

Oyuncular: Tanju Korel, Hayati Hamzaoğlu, Ece Cansel, Sami Tunç, Nihat Ziyalan, Hüseyin Zan, Kamuran Ballı, İsmet Ertem, Mustafa Ayvaz, Kadir Kök, İsmail Sağlam

#YİĞİTLERİN KADERİ  (1972) –  Senaryo ve Yönetmen: Hüseyin Peyda, Eser: Ali Fuat Kalkan, Kamera: Orhan Çağman, Yapım: Ilgaz Film/Mehmet Çakar

Oyuncular: Levent Çakır, Gülgün Erdem, Münir Özkul, Nedret Güvenç, Talât Gözbak,  Fahri  Toroman, Cihan Alp, Seyhan Gümüş, Ayşin Simer, Ali Seyhan

Konu: Kan davalı bir ailenin dramatik öyküsü.

#YİĞİTLERİN TÜRKÜSÜ (1970) “Dram, 74dk” Senaryo ve Yönetmen:  Osman F. Seden, Kamera: Fevzi Eryılmaz; Yapım: Kemal Film/Osman F Seden

OyuncularTanju Korel, Selda Alkor, Kadir Savun, Oktar Durukan, Talat Gözbak, Asım Nipton, Mehmet  Ali Akpınar

Konu: Bir kasabadaki aşk öyküsü.

#YİRMİDÖRT SAAT (1976) Yönetmen: Nejat Özer, Senaryo: Cem Özer, Kamera: İzzet Akay, Yapım:  Önder Film/Nejat Özer

Oyuncular: Mithat Şenel, Canan Perver, Deniz Akbulut, Gül Turan, Cem Özer, Özdemir Akın, Mehmet Üzüm, Saadet Gürses

Konu: Yirmi dört saatlik bir süre içinde bir telgrafı yerine teslim etmek için büyük uğraş veren, bir motosiklet cambazının maceralı öyküsü.

#YİRMİ YIL SONRA  (1972) “Dram, 82dk” – Senaryo ve Yönetmen: Osman F. Seden, Kamera: Memduh Yükman, Yönetmen Ast: Arif Erkuş, Ali Kıvırcık, Kamera Ast: Aytekin Çakmakçı, Renk Uzmanı: Mengü Yegin, Laboratuar: Metin Eren, Hasan Örnek, Süleyman Kaya, Abdullah Akdeniz, Montaj-Senkron: Turgut İnangiray, Mehmet Özdemir, Negatif Montaj: Sezai Elmaskaya, Ses Mühendisi: Duyal Karagözoğlu, Işık Şefi: İlhan Aslım, Işık Ast: Celal Şahin, Prodüksiyon Amiri: Adnan İrkut, Prodüksiyon Ast: Cemil Kaskap, Dekor: Hasan Nurdan, Set Ekibi: Sadi Kanat, Erdoğan Bulut, YapımÇ Kemal Film/Osman F. Seden, (Saner Film stüdyosunda renklendirilmiş ve Stüdyo Bükey’de seslendirilmiştir.)

Oyuncular: Ayhan Işık, Nazan Şoray, Hülya Darcan, Yalçın Gülhan, Aytaç Arman, Gülistan Güzey, Kenan Pars, Hulusi Kentmen, Nubar Terziyan, Hüseyin Peyda, Mine Sun, Meltem Mete, Talat Gözbak, Erdoğan Seren, Mehmet Yağmur, Bedri Aydın, Oktay Yavuz, Ali Demir, Ahmet Koç, İbrahim Kurt, Nesrin Kaptan, Erdoğan Seren, Mustafa Yavuz

Konu: Bu arada Usta, Alexander Dumas’ın “Yirmi Yıl Sonra”  isimli romanından ettkilenerek, kendi eserleri arasında yirmi yıl sonra bile geçerliliğini koruyabilecek bir konuya el atar ve “Kanun Namıına”nın değişik bir versiyonunu “Yirmi  Yıl Sonra” Ayhan Işık, Nazan Şoray ismiyle tekrar ele alır. Filmde, hapishaneden tahliye olduktan sonra hayatla hesaplaşmaya girişen eski bir hükümlünün dramı anlatılmaktadır. Nazım (Ayhan Işık), çocuklarına öldüğünü söylettirerek, onları bir daha görmemeyi göze alan onurlu bir mahkumdur. Çıktığında onu korkunç sürprizler beklemektedir. Karısı (Nazan Şoray), acılara dayanamayıp hafızasını kaybetmiş; çocukları kötü yola düşmüştür. Oğu Cüneyt çetenin elinde bir tetikçidir. Yaşadığı fakir ve amaçsız hayattan dolayı, öldüğünü sandığı babsını suçlamaktadır.

#YOK DEVENİN BAŞI  (1975) “Erotik, 59dk” – Senaryo ve Yönetmen: Yücel Uçanoğlu, Foto Direktörü: Dinçer Önal, Yapım: Gaye Film/Erdoğan Tilav

Oyuncular: Sermet Serdengeçti, Sevda Karaca, Perihan Ateş, Hadi Çaman, Alev Altın, İsmail Hakkı Şen, Alpay İzer, Ayten Güvenç

Konu: Sermet Güneydoğudaki aşiret ağalarından birinin çobanlığını yapmakta, İstanbul’da okuyan kız kardeşine para ööndermektedir. Ağası ile tartışan Sermet İstanbul’a doğru tek varlığı olan devesi ile yola çıkar ve kardeşinin yanına gider. Okuyor sandığı kardeşi ise bir genelevde çalışmaktadır. Diğer kızlar Sermet’i deve üstünde görünce onu zengin bir Arap Prensi sanırlar.

#YOKSA YAŞLANDIN MI (1994) –  Yönetmen: Samim Utku, Senaryo: Okan Özdil, Görüntü Yönetmeni: Ali Engin, Yapım: Burç Film/Fedai Öztürk

Oyuncular: İlyas Salman, Sibel Gökçe, Nazan Ayas, İnci Uluçay, Yeşim Tan

Konu:  Üç çocuklu evli bir avukat, yoğun çaalışmdar ve stresler nedeniyle huzursuz bir yaşam sürmektedir. Yaşlandığı hatırlatıılınca da iyice morali bozulur. Dinlenmek için tatile çıktığında bir kızla tanışır. Aradığı sevgi ve mutluluğu onda bulduğunu sanır. Oysa bu kız yüzünden başı derde giiren avukat evini, çocuklanm özler.

#YOKSUL (1979) – Senaryo ve Yönetmen: Oksal Pekmezoğlu, Kamera: Muzaffer Turan, Yapım: Sarıkaya Film/Aziz Sarıkaya

Oyuncular: İsmail Mersinli, Necla Nazır, Perihan Onur, Necdet Çağlar, Nurhan Nur, Hüseyin Peyda, Atilla Ergün, Hasan Ceylan, Diler Saraç,

Konu: Zengin ağa kızıyla, gakir bir gencin aşkları

#YOKSUL (1986) “Renkli, Dram, 35mm, 71dk” – Yönetmen: Zeki Ökten, Senaryo: Umur Bugay, Görüntü Yönetmeni: Orhan Oğuz, Yapım: Şeref Film/Şeref Gür

Oyuncular: Kemal Sunal, Şehnaz Dilan, Yaman Okay, Kerem Yılmazer, Fatoş Sezer, İsmet Kazancıoğlu, Güzin Çorağan, Avni Yalçın, Cihat Tamer, Kutay Köktürk, Nurettin Şen, Eray Özbal, Erol Özkök, Mustafa Suphi, Nedim Doğan, Mehmet Gülerbaşlı,

Konu: Tahtakale’nin içinde bin bir dolabın döndüğü gizemli hanlardan birinin çaycısı Yoksulun hikayesi. Mal sahibinin vekili olarak bütün odaların, yazıhanelerin kirasını toplayan, mal sahibine az gösterip aradaki farkı cebe atan Süleyman’ın emrinde çalışıyor. Süleyman, aynı zamanda yüksek faizle tefecilik yapan tüm bir üçkağıtçı. Ama bu koca handa kim üçkağıtçı değildir ki?. Her kapının ardında bir dümen döner. Bir oyun tezgahlanır, bir dram yaşanır…

$ Mal sahibinin “vekili” olarak bütün odakların, yazıhanelerin kirasını toplayan, mal sahibine az gösterip arada ki farkı cebe atan Süleyman’ın emrinde çalışıyor Yoksul… Süleyman, aynı zamanda yüksek faizle tefecilik yapan tam bir üç kağıtçı. Ama bu koca handa kim üçkâğıtçı değildir ki? Her kapının ardında bir dümen döner, bir oyun tezgâhlanır, bir dram yaşanır… Bir tele­fonla çapraz kur, döviz/altın hesaplarından servet vuranlar, görme­dikleri malı ondan alıp buna salanlar, garsonyer gibi kullandıkları küçücük yerde sekreteriyle kırıştıranlar… Trikotaj atölyelerinde du­varlarda asılı “artist resimleri”nin arasında parlak yarınlar ve “beyaz atlı şövalyeler” (yani zengin kocalar) bekleyen kenar semt kızları, kadın bacağı dikizleyen yeni yetmeler, namazında niyazında ardiye sahipleri… Tahtakale’deki bu han, günümüz İstanbul’unun, giderek Türkiyesi’nin bir mikrokozmosudur sanki, oldukça hüzünlü bir şar­kı gibi seyreden “ekonomik hamlemiz’in acıklı bir iz düşümüdür… Ve Yoksul, bu her şeyi görüp her şeyi algılayan, saf görünüşü ardın­daki cin gİbİ halk çocuğu, her ne kadar sevdiği kızın kendisine attı­ğı “madiği” anlayamazsa da ve her ne kadar sözüm ona iyi yürekli Kerim Beyin önerdiği “fifty-fıfty”den yüzde 33 ‘e dek düşen bir hisse­ye ancak sahip olabilse de, sonunda onca “ders”in boşuna olmadığı­nı kanıtlar ve defteri dürülen Süleyman’ın yerine, çay ocağnın sahi­bi, kendi işinin “patronu” olur…

Zeki Ökten’in “Yoksul”u sanki günümüz Türkiye’sinin ekono­mik kargaşasına, liberalizmi ne yapıp edip “köşeyi dönmek” diye yorumlayan anlayışa, alaturka ve arabesk motiflerle bezeli yerli kapita­lizme ayna tutan bir küçük film… Sevimli, sıcak, iyi niyetli.,. Ama biraz fazla “küçük”, biraz aşırı alçakgönüllü bir film bu,.. Ele aldığı ilginç motifleri gerektiği gibi sergileyemiyor, zaten 80 dakikada  vermesi de buna zaman bırakmıyor… Günümüz Türkiye’sinde sinemanın ekonomiyi anlatması yönünde, “Faize Hücum” gibi bir başya­pıt vermiş olan Ökten için, bu kadarı aşama değil… Ama haksızlık etmeyelim, “Yoksul”, doğru, öyle saviı bir proje, çok şey söylemek  isteyen bir film değil… Ancak söylediğini iyi söyleyen, sanki tüm 80’ler Türkiye’sini bir küçük hanın içine sığdırmasını bilmiş bir tipik olmayan bu Kemal Sunal filmi, Sunal’a da, hemen tüm oyunculara da (Ökten’in iyi bilinen oyuncu yönetimi sayesinde) usta işi kompozisyonlar çizmek fırsatını getirmiş.. “[20]

#YOL (1981) “Renkli, 111dk.” – “[21]”  “Hüznün sayısız tonu, bir çok yüzü vardır; çiçekler, kuşlar, rüzgarlar gibi.

Ben bazı yakın arkadaşların aracılığıyla, hüznü, sevgi ve kederi anlatmaya çalıştım; her ne kadar bazıları tarafından anlaşılmaz ve inanılmaz bulunsa da.” Yılmaz Güney “[22]

“Yol’un büyük yolculuğuna kendi ülkesinde de devam etmesi için yapılan restorasyon çalışmasında emeği geçenlere teşekkür ederiz” Fatoş Güney

Yönetmen: Şerif Gören, Senaryo ve Kurgu: Yılmaz Güney Görüntü Yönetmeni: Erdoğan Engin, Müzik: Zülfü Livaneli (Sebastian Argol Kendal takma adıyla), Müzik  Direktörü: Ferhat Livaneli, Müzisyenler: Ferhat Livaneli, Selim Atakan, Erdal Akkaya, Eyüp hamiş, Cengiz Ercümer, Saim Peker, Sevil Peker, Ertan Tekin, Müzik Kayıt ve Mix: Çağlar Türkmen,Ses Dizayn-Mix: Taylan Oğuz, Ses Kayıt-Senkron: Serdar Öngören, İsa Yücel, Osman Tahsin Erol, Serhat Savaş, Editör: Yılmaz Güney, Elizabeth Waelchi, Video Kurgu: Şölen Yertutan, Film Kayıt: Serdar Danişmend, laboratuar: Yusuf Özbek, Mustafa Koç, Orhan Turgut, Selahattin Turgut, Ersan Gümüş, Ayhan Kısa, Seslendirme Yönetmeni: Toygun Ateş, Seslendirme Sanatçıları: Müşfik kenter, Erdal Özyağcılar, Halil Ergün, Rutkay Aziz, Savaş Dinçer, Gülen Kahraman, Nilüfer Akbal, Ali Tutal, Meral Orohonsay, Atilla Yiğit, Ender Yiğit, Cengiz Küçükayvaz, Ali yaylı, Hakkı Ergök, Görkem Ateş, Tenay, Murat Batgi, Arjen Yalçınkaya, Rojen Bruşa Çirik, Melike Çirik, Kemal Ulusoy, Reşat Günel, Yıldız Gültekin, Samye Tunç, Resterasyon Süpervizörü: Ersin Salman, Yapım: Güney Film/Yılmaz Güney –  Cactus Film Ortak yapımı

Oyuncular: Tarık Akan, Şerif Sezer, Halil Ergün, Meral Orhonsay, Necmettin Çobanoğlu, Sevda Aktolga, Hikmet Çelik, Tuncay Akça, Semra Uçar, Hale Akınlı, Hikmet Taşdemir,  Turgut Savaş, Hikmet Taşdemir,  Engin Çelik, Osman Bardakçı, Enver Güney,  Erdoğan Seren

ÖDÜLLER :

  • 1982 Cannes Film Festivali Altın Palmiye Ödülünü Costa Gavras’ın “Missing (Kayıp) filmi ile paylaştı.
  • Fransa’da “Eleştirrmenler” ödülü (1983) kazandı.
  • Fibresci Ödülü, Özel Anma Ödülü

KONU: ‘Yol’ filmi, imralı Yarı Açık Cezaevi’nde yatmakta olan Seyit Ali (Tarık Akan), Mehmet Salih (Halil Ergün), Ömer (Necmettin Çobanoğlu), Mevlüt (Hikmet Çelik), Yusuf (Tuncay Akca) gibi 6 mahkumun izne gitmeleri ve izinde başlarına gelenlerin öyküsünü anlatır. Mahkumlara gelen mektuplar, hapishanenede dağıtılmaktadır.12 Eylül ihtilali’nin üzerinden kısa bir süre geçmiştir. Cezaevi yöneticisi, mahkumları disiplinsiz olmalarından dolayı uyarmakta ve davranışlarını değiştirmeyenIerin kapalı cezaevlerine gönderileceklerini söylemektedir. Bu arada uzun süredir askıya alınmış izinler yeniden açılmıştır. izin listesinde adı olan Seyit Ali, Mehmet Salih, Ömer gibi mahkumlarda izne çıkacaktırlar. İzine giden mahkumlar eğer geri dönmezlerse, yakalanırlarsa kapalı cezaevine gönderileceklerdir. İzinde hasta olurlarsa savcılığa ya da sıkıyönetim komutanına başvuracaklardır. Seyit Ali, babasının yanında olan karısı ve çocuğunu  görmek için Konya’ya, Mehmet Salih ise Adana’ya gitmektedir. Seyit Ali, baba evine geldiğinde babasının bir kuma alıp çocuk sahibi olduğunu, karısının ise kaçtığını öğrenir. Mehmet Salih’i ise karısının ailesi istememektedir. Karısı ise çocuğu ve kocasıyla ailesinin arasında sıkışıp kalmıştır. Ailesi Mehmet Salih’i kayınbiraderi Aziz’in vurulmasından sorumlu tutmaktadırlar. Mehmet Salih, Aziz ile kuyumcu soyarken polisin gelmesi üzerine korkarak kaçmış ve Aziz’in vurulmasına neden olmuştur. Ömer ise Fırat-Birecik’den geçerek filmde Kürdistan olarak gösterilen bölgeye gider. Mahkumlardan bir diğeri Mevlüt ise Gaziantep’e gelmiştir. Seyit Ali’nin karısı onun yokluğunda Soğukoluk’ta geneleve düşmüştür. Ailesi namuslarını temizlemek için kızlarını yanlarına almıştır. Mehmet Salih, Diyarbakır’a karısının ailesinin evine gider. Karısı Emirıe ve çoocuklarını görmeye gittiğinde kayın pederinin evinde kötü karşılanır. Hepsi ona Aziz’in ölümüne neden olduğu için kin gütmektedir. Mehmet Salih’in karısı Ziine, çocukları ve kocasıyla kaçar. Seyit Ali ise, karısını ve oğlunu babasının evinnden alarak Sancak’a ağbisi Şevket’in yanına götürmek üzere yola çıkarlar. Bu arada karısı ve çocuklarıyla kaçan Mehmet Salih’i, Emine’nin ailesi trende kıstırarak öldürür. Seyit Ali’nin karısı Zine, Sancak’a giderlerken yolda donarak ölür. İzin yolculuğu neredeyse bütün mahkumlar için trajediyle son bulmuştur.

 

& Yılmaz Güney’in 23 Ocak 1981’de Isparta Cezaaevi’nde yazıp bitirdiği Arife-Bayram adlı  senaryonun çekimine aynı yıl (Ocak’ın ortalarında), yönetmen Erden Kıral başladı. Güney’e göre bu ilk proje 6 saat uzunluğunda bir film olacaktı. Temel öykü, on bir mahkumun iç içe gelişen hayat serüveninden kaynaklanıyordu. Bazı nedenlerle 17 günlük bir çalışmadan ve 33 kutu çekildikten sonra yapımcısı Güney tarafından çekim durduruldu. 40 günlük bir aradan sonra, yeni bir ekiple tekrar çekim e başlandı. Bu kez filmin yönetmeni Şerif Gören’di. 155 sayfalık senaryodan bazı bölümler çıkarılarak, temel öykünün on bir mahkümu, yeni bir düzenleme sonucu (Güven Şengül’ün oynadığı Süleyman adlı mahkümun da senaryodaki rolü kısaltılarak) 6’ya düşürüldü. Ayrıca, Erden Kral’ın yönetiminde çekilen Erol Demiröz’lü sahnelerde çııkartıldı. Filmin çekimi bittikten sonra Yol, yasadışı yollardan yurt dışına kaçırılarak seslendirme ve tüm teknik işlemleri Fransa’da yapıldı. Eski adıyla “Bayram”, yeni adıyla Yol, Susuz Yaz ve Umut’tan sonra yurt dışına kaçırılıp, devlet desteği dışında festivallere katılan üçüncü Türk filmi oluyor.

Yasa dışı video kasetlerinden izlenen Yol, on sekiz yıl sonra (12 Şubat 1999) ilk kez Türkiye sinemalarında vizyona girdi. Türkiye’de yeniden seslendirilen, yurt dışı kopyalarında yer alan Urfa bölümündeki Kürdistan yazısı çıkarıldı. “[23]

! 35. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’yi Costa Gavras’ın Kayıp’ıyla paylaşan, Türk sinemasına uluslararası bir festivaldeki en büyük başarıyı kazandıran Şerif Gören filmi Yol, alabildiğine sarsıcı, seyirciyi asla rahat bırakmayan, tartışmasız bir başyapıt. Uzun bir liste halinde sıralanabilecek özellikleri nedeniyle, filmin bu denli saygınlık taşıması ve dünya sinema tarihinde çok onurlu bir yer edinmesinde, senaryoda imzası bulunan Yılmaz Güney’in de büyük payı var kuşkusuz. Öyle ki 12 Eylül 1980 darbesinin hemen ardından, çok zorlu koşullarda işbirliğine giren Gören-Güney ikilisinin yaşadıkları ve filmin çekim süreci, başlı başına kitaplara, belgesellere konu olacak nitelikte.

Yol, çeşitli suçlardan İmralı Yarı Açık Cezaevi’nde hükümlü bulunan beş kader arkadaşının, iyi halleri göz önünde bulundurularak, çıkarıldıkları bir haftalık bayram izinleri sırasında yaşadıklarını anlatıyor. Karısının başka erkeklerle birlikte olduğunu öğrenen ve töreler gereği elini kana bulamaya zorlanan Seyyit Ali…Soygun sırasında kayınbiraderini ölüme terk ettiği düşünüldüğü için, çok sevdiği karısının ailesi tarafından dışlanan Mehmet Ali…İzin kağıdını kaybettiği için cezaevine geri gönderilen Yusuf…Bayram iznini nişanlısıyla geçirmeyi düşleyen ama kızlarını bir saniye bile yalnız bırakmayan aile nedeniyle hevesi kursağında kalan Mevlüt… Köyünün güzel kızlarından Gülbahar’a yanık, ne yapacağını bilemeyen Ömer…

Şerif Gören, diyelim ki bir western’e ya da komedi filmine de çok zengin malzeme sağlayabilecek bu öyküyü, olağanüstü etkileyicilikte bir Türkiye-Anadolu destanına dönüştürmüş. Godard’ın tanımıyla, “politik bir film” değil Yol; “politik yöntemle yapılmış bir film”. Şerif Gören’in hiç büyük laflar etmeden, tek bir karede cunta lideri ile ünlü bir transseksüel şarkıcının kartpostallarını yan yana getirerek 12 Eylül’ü gayet yalın biçimde simgelemesi, bunun kanıtı!

Mahpusluğun, yolculuğun ve varılan yerlerin filmi Yol. Kalabalık oyuncu kadrosunun başarısından ise uzun uzun söz etmeye hiç gerek yok. “Göz kamaştırıcı” demek yeterli… (Tunca Arslan) “[24]

! “Yol” hemen söylemeli, bir sinema baş yapıtı, sinemanın son yıllarda gerçekleştirdiği en güçlü filmlerden biri. Film gücünü, çeşitli düşünsel akımların, enntellektüel kaygıların, biçimsel araştırmaların, öz-biçim dengesi ve ilişkisi tartışmalarının at oynattığı dünya sineması içinde, yalın ve özlü bir sinema olmasından alıyor. Film, son dönemdeki birçok başarı kazanan filmimizde olduğu gibi, insanoğlunun temel sorunlarını irdeliyor … Kadın-erkek ilişkisi, kadının odak noktasını oluşturduğu sevgi, istek, kıskançlık, ihanet, namus, onur, onursuzluk gibi kavramlar. (Atilla Dorsay, Milliyet Sanat Dergisi, S. 60, 15 Kasım 1982)

! Yol filmi, bugüne kadar Türk sinemasının aldığı en önemli ödüllerden olan Cannes Film Festivali’nde, 1982 yılında Altın Palmiye kazanmıştı. Filmin senarryosunu yazan Yılmaz Güney’in, ülkesi dışında yaşamak zorunda olduğu dönemmlerde çekilen bir film olan Yol’un yönetmenliğini ise Şerif Gören yapmıştı. Yol, Şerif Gören’in filmografisindeki en iyi filmlerden biri. Film farklı nedenlerle hapse girmiş mahkumların izin için yakınlarının yanına gitmek için yaptıkları yolculuk sırasında, 12 Eylül’ün gölgesindeki Türkiye’den insan ve yaşam mannzaraları sunuyor. Aleni bir ihtilal eleştirisine ki1itlenmeyen film, günümüzde de aşılamayan töre cinayetleri, azgelişmişlik, yoksulluk ve geri kalmışlığın zihniyeeti gibi sorunlar üzerinde gerçekçi bir yaklaşım oluşturuyor. Yılmaz Güney’in daaha önce yine senaryolarını yazdığı fakat hapiste olduğu için çekemediği Sürü, Düşman gibi filmlerden sonra destansı boyutları olan bir film Yol. Hapishane olarak İmralı Yarı Açık Cezaevi’nin seçilmesi aslında manidar bir sonuç yaratııyor. Hapishane içirıdeki yarı açık yaşam, dönemselolarak kesiştirilen 12 Eylül İhtilali’yle birleştirilince, cezaevi bir metafor özelliği taşımaya başlıyor. Ele alıınan dönem ve olaylarda da, ülke bir çeşit açık cezaevi niteliği taşıyor. Nedeni ne olursa olsun, baskının ve şiddetin en açık şekilde yaşandığı bir ortam karşımıza çıkıyor. “Aslnda ‘Yol’ bir büyük hapishaneyi anlatıyor. Küçük yarı açık hapishaaneden izinli çıkıp büyük bir hapishanenin içinde ‘izin’ yapan mahkumların öyküsüdür ‘Yol’. İmralı’dan başlayan ‘Yol’culuk Bursa, Eskişehir, Konya, Tooros ‘un köyleri, Tarsus, Mersin, Adana, Antep, Urfa, Diyarbakır ve Birıgöl gibı geniş bir coğrafyada geçer” (Başlangıç, Radikal, 23.01.1999).

! Filmde yoğun acıların, sorunların, gelenek-göreneklerin çarpıttığı insa::. ilişkilerinin, cinsel baskıların, gerçekçi, nesnel tasviri ağır basıyor. Doğulu kadının ezilmişliğiyle erkeğin zavallılığının birbirine koşut gittiği film, hala geçerli katı aile göreneklerini, feodal adetleri açık seçik gözler önüne seriyor. Keskin bir çığlık gibi seyredenin boğazına saplanan bu kolayca unutulamaz yol ve yolcuuluk destanı, kesinlikle hiçbir seyircinin duyarsız kalamayacağı bir başyapıta döönüşüyor iki saat süresince” (Sungu Çapan, Cumhuriyet, 13.02.1999:15).

! Yol’un ele aldığı dönemsel özellikleri, gerçekçi yaklaşımını önemsemekle birlikte genelde başarısız görünen oyunculuğunu, sinemasal anlatımındaki bağlantı sorunlarını görmezden gelmek olanaklı değiL. Ayrıca 1980’li yıllarda sesli film çekme geleneği henüz yerleşmediği için, böyle önemli bir ödül kazanmasına karşın, filmin ses tasarımında teknik ve estetik açıdan yetersizlikler olduğunu belirtmek gerekir. Yol Filmi, çekildiği tarihten uzun bir süre sonra sonra 12 Şubat 1999’da Türkiye’de gösterime girdi. Gösterime girmeden öncede Yılmaz Güney Kültür ve Sanat Vakfı, filmin ses düzeninin günümüz koşullarına göre uygulanması için uzun süren çalışmalar yaptırdı. Filmin çekildiği yıllardaki koşullar yüzünden başarısız yapılmış olan seslendirmesinin yeniden yapılmasında, Müşfik Kenter, Rutkay Aziz, Erdal Özyağcılar, Nilüfer Akbal, Ali Tutal gibi sanatçılar ücret almadan filmin seslendirmesine katıldı. Efektleri yeniden yapılan filmin, müziği de beslenerek yenilendi Diğer yandan Yılmaz Güney Kültür ve Sanat Vakfı adına konuşan Fatoş Güney, filmin yeniden seslendirilmesine ilişkin şunları söylemiş:

“… Bir sorun çıkacağını zannetmiyorum, çünkü filmin özüne hiç dokunmadık. Sadece seslendirme yeniden yapıldı, müzikler zenginleştirildi ve kapı açıp kapama gibi efektler düzeltildi” Yol filminin biçimsel açıdan en çok dikkat çekeen yanı Erdoğan Engin’in görüntüleri. Zaman zaman resim tadındaki çerçeveler ve özellikle atmosferi ortaya çıkaran aydınlatma ve görüntü çalışmasının başarısını vurgulamak gerekir.

Yol filmi ayrıca Yılmaz Güney’in Altın Palmiye’yi almasından sonra sürekli tartışmalara konu olmuştu. Tartışmalar ise yıllar yılı Yol’un sahibi olarak, Yılmaz Güney’in gösterilmesinden kaynaklanmıştı. Filmin yeniden gösterimi aşamasında bu tartışmalar yeniden canlanmıştı. Ölümünden önce Yılmaz Güney’le Yol hakkında yapılan bir söyleşide yönetmen: “Senaryonun gerçekleştirilmesi aşamasında, üç ay boyunca filmi çekecek yönetmenle (Erden Kıral) bağlantı halindeydim. Ona sahneleri teker teker anlattım; senaryoyla ilgili duygularımı aktardım. Ancak on gün sonra çekimlere ara verdirmek zorunda kaldım..(…) yeni bir yönetmen arayacak kadar vaktim kalmamıştı. Tek uygun isim, yıllardır asistanlığımı yapan Şerif Gören’di. Beni, hapishane ortamını ve mahkumların psikolojisini iyi tanıyan birine gereksinimim vardı. Gören, buna uygun biriydi. Sendikal bir sorun nedeniyle bir süre hapiste yatmıştı. Projeyle ilgili düşüncelerimi aktarmak ve senaryoyu tartışmak için aşağı yukarı üç günü birlikte geçirdik. Neyi çekeceğini iyice anladı ve sonuç olumluydu… Filmi onlar yaptı, ben de bir rehber gibi yol gösterdim. Film ses getirdiyse başarı onlarındır. Montaj ve müziklemeyi yaparken elimde gerçekten çok iyi bir malzeme vardı”. (Canbazoğlu, 1999). “[25]

! Yol fılmi her görüşümde bana yeni kapılar açıyor, yeni gizlerini sunuyor. Her büyük ve gerçek sanat eserinde olduğu gibi … Bu filmi ilk kez 1982’de Paris’te ağzına kadar dolu bir siinemada izlerken akan gözyaşlarımı, 17 yıl sonnra Beyoğlu sinemasındaki basın gösterisinde yiine tutamıyorum. Nedeni yalnızca benim sulu ugözlülüğüm mÜ?

Yol, her şeyden önce birkaç önemli şeye tanıklık ediyor kuşkusuz … Öncelikle, Türkiye’nin modern tarihindeki son açık askeri darbe olacağı umulan 12 Eylül ertesinde, ülkede egemen olan genel baskı ve otorite havasına ve bu havayı soluyarak büyük, uçsuz-bucaksız bir tutukevine dönmüş bir ülkeye … Öyle ki, İmralı yarıaçık cezaevinden çıkarak bir haftalık bir tatil için memleketlerine giden beş ana kahramanımızın karşılaştıklarının yanında, cezaevi neredeyse bir özgürlük beşiği gibi kalıyor!. “

Çünkü kahramanlarımız, bir askeri yönetiimin geçici baskısından daha temel bir sorunla, ülkenin geri kalmış yörelerini hala baskı alltında tutan feodal ahlakın ve çağdışı değerlerin baskısıyla sıkışıp kalıyorlar. Kağıtlarını kaybetttiği için gerisin geriye cezaevine dönen sempaatik Yusufun başına gelenler, diğerlerinkine kıyasla hiç! …

Çünkü Mevlut, nişanlısıyla bir dakika bile baş başa kalmalarını engelleyen törelere isyan ederken, doyumu ancak genelevde buluyor …Mehmet Salih, vaktiyle bir soygunda kayınbiraaderine ihanet edip onu ölüme terk etmenin ceezasını, kızgın ailenin karısını kendisinde, uzak tutmasıyla ödüyor ve kadını alıp kaçtığında da, peşinde kan davasını buluyor …

Ömer, ait olduğu Kürt köyünde jandarma baskısıyla karşılaşırken, kardeşinin cesedini bile tanımazdan gelmek zorunda kalıyor… Seyit Ali ise kendisini bekleyemeden geneleve düşmüş, ama hala içten içe sevdiği karısı Zine’yi kenndi elleriyle ölüme yollayıp yollamamak arasınnda gidip geliyor.

Bu iç içe geçmiş öykülerin yan kahramanları da zengin .. Başörtülü kadınlar, görkemli başlıklarıyla yaşlı Kürt anaları, sürekli ağlayan bebeler, neredeyse kundakta sigara içmeye başlayan ve gözlerinin önünde yaşanan en koyu dramları görerek birden büyüyen çocuklar… Neneler, dedeler, jandarmalar, erler, bekçiler, kısmet bekleyen mahzun bakışlı genç kızlar, talihsiz taze gelinler Tam bir memleketimden İnsan Manzaraları .

Çünkü Yılmaz Güney, derin Anadolu gözlemleri ve uzun mahpusluk yıllarının birikimiyle, kağıt üzerinde olağanüstü zenginlikte bir insanlar galerisi yaratmış. Şerif Gören ise kıvrak, işlek, kısa planlardan oluşan işlevsel ve akışkan bir sinemayla, bu kişilikleri ve hikayelerini perdeye taşımış.

Hepsi kusursuz oyuncular, çok çağdaş bir fılm bestecisi olduğuna inandığım Zülfü Livaneli’nin filme bir eldiven gibi uymuş müziği … Yılmaz Güney’in hayatını adadığı ideolojinin çöküşünden sonra bile hala, tüm görkemiyle ayakta duran bir yapıt. Çünkü gücünü Güney’in yüreğinin derinliklerine dek işlemiş insan sevgiisinden alan bir eser… Ve belki hümanist bir saanatın ert görkemli doruklarından biri. ..

Kimi sahneleri insanın belleğine çakılıp kalıyor bu filmin. Bir daha çıkmamacasına … Örneğin Mehmet Salih’in karısını almaya gelip düşmanlıkla karşılaştığı sahnede çocukların kullanılışını, Zine’nin yolculuğun asıl amacıını keşfettiği anı, Seyit Ali-Tarık Akan’ın gözlerinde birden nefretin yerini alan şefkat ve hoşgörüyü, Ömer’in belleğinde binicisinin altında dolu dizgin giden bir atla simgelenen o eski özzgürlük günlerini ve başka şeyleri unutmaya olanak yok … “[26]

YILMAZ GÜNEY’İN AĞZINDAN “YOL”UN HİKAYESİ:

 

  • …. “Cezaevine, yakın arkadaşlarıma, bir koğuşu beraber paylaştığım ranza arkadaşlarıma, hergün beraber olduğum arkadaşlarıma bakmaya başladım. İçinde yaşadığım acılara, tanığı olduğum kırıklıklara, özlemlere bakmaya başladım. Bir süre sonra, kendime dedim ki: “İşte filmin kahramanları; gerçek, canlı ve etkili, üstelik bana yakın.”

…. Cezaevini, koşulları, insan tutum ve davranışlarını, ne denli ayrıntıları ile olursa olsun senaryoya aktarmam yeterli olmayacaktı. ….. Üstelik cezaevi, bütün gerçeği ile anlatıldığı zaman böylesi bir filmin çekim olanakları yok denecek kadar azdı…

…. Sonunda, izne çıkan mahkumlar aracılığıyla Türkiye’nin bir kesitini anlatmaya karar verdim…. Yüzlerce arkadaşla konuşmalar yaptım. Kiminin sesini aldım teybe, kimisinin konuşmalarını notladım. Kimi arkadaşlara da, izin hikayelerini yazılı hale getirmelerini, hikayeleştirimelerini söyledim… Çalışma ilerledikçe hikayem ete kemiğe bürünüyordu. .. Bayram iznine giden mahkumlar aracılığı ile Türkiye’yi anlatacaktım. .

.. Başlangıçta on bir kişi olan izincileri, altıya indirmek zorunda kalmıştım. Cezaevi bölümünü de kısaltmıştım. İlk senaryoda, bayram motifleri oldukça önemli bir yer tutuyordu. Çekim sırasında arkadaşlar, bayram motiflerini kullanamadılar. Bu nedenle senaryoda birçok değişiklik yapmak zorunda kaldım….

……Filmle yurtdışında karşılaştığım zaman, eldeki malzemeye göre yeni bir senaryo ve yeni bir düzenleme gerekiyordu. Yeni bir senaryo yazdım. Temeli bozmadan, iyi çekilmemiş, iyi oynanmamış sahneleri ayıklayarak, bazı plan ve görüntülerin yerlerini değiştirerek, bazı diyalogları değiştirerek yeni bir senaryo…

… Sonuçta, filmin akışına zarar veren herşeyi bir bir ayıkladık. .. Ve altı kişi olan izincileri bu kez beşe indirdik. Çünkü hikayenin rahatsızlık veren hiçbir şeye tahammülü yoktu….”

En iyi Türk filmi ‘YOL’ Radikal 8.9.2003 (Kültür Sanat)

  • Dokuz yıldır düzenlediği Avrupa Filmleri Festivali/Gezici Festival sayesinde Türkiye’nin birçok kentine sinema götüren Ankara Sinema Derneği’nin tüm zamanların En İyi 10 Türk Filmi’ni belirlemek amacıyla düzenlediği anket sonuçlandı. Sinemayla profesyonel olarak ilgilenen 328 kişiyle yapılan ankette ‘Yol’ birinci olurken ‘Umut’ ikinci, ‘Sürü’ ise üçüncü sırada yer alıyor.

Bu sonuç, ankete Yılmaz Güney’in damga vurduğunun da kanıtı aynı zamanda. Çünkü, üç film de bir şekilde Yılmaz Güney’in adıyla anılan filmler. Şerif Gören’in yönettiği 1981 yılında Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünü Costa Gavras’ın ‘Kayıp’ıyla paylaşan ‘Yol’un senaristi ve yapımcısı Yılmaz Güney. Ayrıca filmin montajını sürgünde olduğu Fransa’da kendisi yaptı. ‘Umut’un yönetmeni ve senaristi Yılmaz Güney. Anketin üçüncü sırasında yer alan Zeki Ökten’in yönettiği ‘Sürü’nün de senaryosu Yılmaz Güney’e ait.

Anketin diğerlerinden farkı, bugüne kadar sinemayla profesyonel olarak ilgilenenlerle yapılan, en geniş katılımlı anket olması. Ankete yönetmen, oyuncu, sinema yazarı, gazeteci ve akademisyen olmak üzere toplam 328 kişi katıldı. Ankete göre dördüncü ‘Muhsin Bey’ (Yavuz Turgul), beşinci ‘Masumiyet’ (Zeki Demirkubuz), altıncı ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’ (Atıf Yılmaz), yedinci ‘Anayurt Oteli’ (Ömer Kavur), sekizinci ‘Susuz Yaz’ (Metin Erksan), dokuzuncu ‘Gelin’ (Lütfi Ö. Akad) ve 10’uncu ‘Uzak’ (Nuri Bilge Ceylan) oldu.

Ankara Sinema Derneği gerekli maddi kaynağı sağlayarak listede bulunan filmlerin İngilizce altyazılı yeni kopyalarını bastırmayı ve yurtiçi ve yurtdışında gösterimlerini gerçekleştirmeyi de amaçlıyor. Ayrıca sinema yazarı Tunca Arslan filmleri tanıtan, Türkçe ve İngilizce olarak yayımlanacak bir kitap hazırlıyor. Kitap 9. Avrupa Film Festival başladığı zaman satışa sunulacak.

#YOLCU (1963) “Siyah-Beyaz, 95dk” – Yönetmen: Türker İnanoğlu, Yönetmen Yardımcısı: İsmail Konca, Görüntü Yönetmeni, Yılmaz Gürbüz, Kamera Asistanı : Hasan Uçar, Senaryo: Safa Önal, Müzik: Metin Bükey, Şarkılar: Müzeyyen Senar, Işık Şefi: Hüseyin Özşahin, Dublaj Yönetmeni: Sacide Keskin, Sesleri Alan: Nihat Sevinç , Necip Sarıcıoğlu, Montaj: Metin Miroğlu, Laboratuvar: Cemil Orhon, Prodüksiyon Amiri: Sadri Karan, Set Amiri: Bahtiyar Değirmenci Yapım: Erler Film/Türker İnanoğlu, (Ören Film Stüdyolarında hazırlanmıştır. )

Oyuncular: Turgut Özatay, Muhterem Nur, Aysel Tanju, Yılmaz Duru, Gülderen Ece, Kadir Savun, Hüseyin Baradan, Osman Alyanak, Necdet Tosun, Özcan Bilge, Zeki Alpan, Sadri Karan, Ziya Onay,

KONU: Zengin babası Gül’ü (Muhterem Nur) varlıklı biriyle evlendirmek ister. Gül şoförleri Turgut’a (Turgut Özatay) aşıktır. Babasına rağmen onunla kaçıp evlenir. Bir kızları olur. Mutludurlar. Turgut taksicilik yapar. Randevucu Melahat’ın evindeki hırsızlığı polise yakalatan Turgut’a, Melahat ve dostu Reşat (Hüseyin Baradan) düşman olur. İntikam için “Turgut kaza geçirdi” diye Gül’ü çağırıp ilaçlı su içirerek bir erkekle başbaşa bırakırlar. Turgut’a da “Karın randevuevinde” şeklinde haber verirler. Tuzağa düşen Turgut, Gül’ü görüp kızıyla birlikte evden kovar. Gül’ü babası da kabul etmez. Yerleştiği otelin sahibi ona gazinonun vestiyerinde iş verir. Sesi güzel olan Gül sahneye de çıkar. Yıllar geçer. Annesinin işinden habersiz büyüyen Aysel (Aysel Tanju), avukat sevgilisi Yılmaz (Yılmaz Duru) ile evlenecektir. Öte yandan Turgut bir gün arabası ile Melahat’e çarpar. Yaptıklarından pişman olan Melahat Turgut’a tüm gerçeği anlatır. Turgut eşini ve kızını arar. Patronu Ziya Gül’e arandığını haber verir. Gül, Turgut olduğunu anlar ve Aysel’e herşeyi anlatır. Aysel endişelenir. Ama Yılmaz için bunun önemi yoktur. Aysel hasta annesine ilaç almak için patronu Ziya’dan alacaklarını ister. Reşat da oradadır ve Aysel’e göz koyar. Parayı vereceğini söyleyen Ziya odada Aysel’i Reşat’la bırakır. Reşat kıza saldırır. Tam o anda merak içinde bara gelip odaya giren Gül Reşat’ı öldürür. İdamla yargılandığı mahkemede susan Gül, kızının üzülmesine dayanamayıp herşeyi itiraf edince beraat eder. Yılmaz ile Aysel evlenirken, Gül de kavuştuğu Turgut’la mutluluğu yeniden yakalamanın sevincini yaşamaktadır…

#YOLCU (1993)[27]” – Senaryo ve Yönetmen: Başar Sabuncu (Nazım Hikmet’in “Yolcu” isimli eserinden), Görüntü Yönetmeni: Hüseyin Özşahin, Yönetmen Yardımcıları: Ayşegül Gökçe, Ümit Ziya Işık, Sanat Yönetmeni: Mete Yılmaz, Kurgu: Aytuğ Aydın, Yapım Sorumlusu: Veli Salman, Set Ekibi: İsmail Kündem “Şef”, Recai Sümer, Ahmet Topal, Hikmet Dilaver, Işık Ekibi: Hayri Çölaşan “Şef”, Ata Kaygusuz, Yaşar Ünlü, Kamera Ekibi: Hüseyin Devrim “Görü.Yön.yard.”, Yusuf Güven “steadycam”, Atilla İpek “dolly/cinejyb”, Yerinde ses Kayıt: Engin Apak, Makyöz: Arzu Tatarer, Set Fotoğrafçıları: Fethi Çelebi, Hüseyin Öğretmen, Jeneratör Operatörü: Halil İbrahim Boz, Ulaşım: Behçet Özbek, İlhami Ataseven, Musa Güleç, Negatif Yıkama: Yener Tomaç, Köksal Baytemur, Deniz Toker, Yusuf Katı, Negatif Kurgu: Beylan Ünal, Bilgi Kalebek, Proses Kontrol: Handan Erdoğan, Mustafa Polat, Laboratuar Sorumlusu: Gülseren Öz, Stüdyo ses Kayıt: Said Ildız, Stüdyo Efektleri: Sudi Yılmaz, Atilla Ertüz, Doğal Efektler: Hüseyin Yazıcı, Korkmaz Çakar,  Aktarma: Birol Bıçakçı, Uğur Demet, Miksaj: Selahattin Sepçi, Seslendirme Yönetmeni: Rıdvan Çelebi, Mustafa Aslan, Ud Sanatçısı: Serkan Ün, Optik Kayıt: Erkan Esenboğa, Optik Yıkama: Ekrem Şen, Arif Şengül, Renk Düzeltme: Türker Vatan, Uğur Orbay, Kopya Baskısı: Veli Burç, Uğur Orbay, Jenerik: Özkan Sevinç, Semiha Sevinç, Müjde Ar’ın Giyimi: Annie G. PertaN, Afiş Fotoğrafı: Ersin Pertan, Afiş: Yurdaer Altıntaş,  Yapım: Belge Film/Sabahattin Çetin (TRT’nin işbirliği ile gerçekleştirilmiştir) “TRT ve Şafak Film stüdyo ve laboratuarlarında işlenmiştir”

Oyuncular: Tarık Akan, Halil Ergün, Müjde Ar, Berhan Şimşek,

Konu: Kurtuluş Savaşı’nın sürdüğü günlerde, ıssız bir tren istasyonu kulübesinde yaşayan istasyon şefi (Halil Ergün), karısı (Müjde Ar) ve makasçının (Tarık Akan) hesaplaşma öyküsü. 1921 yılının donduruucu kış günleri. Cepheye asker götüren, yaralılarla geri dönen ve hiç durmayan trenlerin gelip geçtiği karla kaplı bir ovada terkedilmiş istasyonda üç kişi görürüz. Kafkas cephesinde bir bacağı sakat kalmış makasçı, Birinci Dünya Savaşı’nda tek göözünü yitirmiş istasyon şefi ve içten pazarlıklı  doyumsuz karısı .. İstanbullu bir imamın kızı olan kadın, topal makasçıyla kıırıştırır. Bu üç insan birbirleriyle hesaplaşırken, birden ortaya çıkan bir Kuvay-ı Milliye’ci (Berhan Şimşek) aralarına katılır.

ÖDÜL:

u 30. Antalya Altın Portakal Film Fesstivali’nde (1993)

S Müjde Ar “En İyi kaadın Oyuncu”.

uSİYAD (Sinema Yazarlaarı Derneği”nin seçiminde (1994)

S “En İyi 3. Film”,

uKültür Bakanlığı (1994) “Sinema Başarı Ödülü”.

uÇasod (Çağdaş Sinema Oyuncuları Derneği) seçiminde (1994)

S  Halil Ergün “En İyi Oyuncu”,

u6.Ankara Uluslararası Film Festivaali’nde S Berhan Şimşek “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu”.

! Kargadan başka kuş tanımam. Nazım, dendi mi, önünde kafamla eğili­rim. Bu bakımdan benim gibi düşünen pek çok kişinin merakla beklediği Yolcu viz­yonda. Ne mutlu Nazım’a… İnşallah sıra vatandaşlıkta. Ama sonuç da ortada. Yö­netmen Başar Sabuncu, filmin galasında, “İlk Nazım oyununu Şehir Tiyatroları’nda ben sahneye koydum. Sonra da bedelini 1402’lik olarak ödedim. Bakalım, bunun bedelini nasıl ödeyeceğim.” diye konuş­muştu. Sanıyorum bedel, gala sonrası ko­nuştuğum pek çok kişinin paylaştığı ortak görüş ve seyircinin ilgisi. Nitekim Yol­cu’nun vizyon gördüğü hafta sonu üç gün içinde 1000 kişi izlemiş. Bunu izleyen günlerde bir seyirci patlamasını beklemek ise hayal.

Ben bir film eleştirmeni değilim, hatta eleştirmenlik kurumunu kabul etmekle birlikte eleştiri yazanların bu cesareti ne­reden aldıklarını hala anlamış değilim. Yolcu ile ilgili ilk yazı Antrakt’ın Haziran sayısında çıkmıştı. Tesadüf, aynı sayıda “Beğeninin kişiselliği ve film eleştirmenleri” başlıklı, yukarıda değindiğim konuyu ele alan bir yazı yer almıştı. Şimdi, yaratıcıla­rının affına sığınarak, -çünkü çok iyi bili­yorum hangi zor koşullarda gerçekleştirdi­ler bu filmi ve ne kadar iyi niyetliydiler­ bir iki eleştirel laf etmek istiyorum.

Anladığım kadarıyla film yapımcıları­nın geniş seyirci kitlelerine ulaşmak gibi bir dertleri yok. Yönetmen Sabuncu Ant­rakt’ın Haziran sayısında yer alan söyleşi­sinin bir yerinde şöyle demiş: “Taşyerinde ağırdır. Kişilikli, sahici her sinema seyircisini er geç bulur gibime geliyor. Türk sineması ­zamanında hor gördüğümüz- kimi dönemler­de bunu başarmıştır üstelik. ‘Daha önce hiç çekilmemiş planlar, hiç kullanılmamış sahne­leri’ bira reklamcıları düşünsün.” Ben hala yüzlerce yapımı hor görenlerdenim ama “sahici sinema er geç seyircisini bulur” ka­ derciliğine de katılmıyorum. Sadece Na­zım’ın adının bir filmi seyredilir kılamaya­cağı, seyirci sayısıyla ortada. (Filmin gös­terime girdiği hafta sonu, İstanbul’da top­lam 2300 kişi izledi Yolcu’yu. Bu da, seans başı ortalama 20-25 kişi demek.) Sorun, bir tiyatro oyununu, sinemanın sağladığı dehşetli olanakları hiç kullan­maksızın peliküle aktarılması sorunu. Hem de “sinema yapmaya” elverişli sah­neler çekmeye elverir olanaklar tanıması­na rağmen. Sinema tarihi, tek mekan, sı­nırlı sayıda oyuncuyla yapılmış seyrine doyum olmayan tiyatro uyarlamalarıyla dolu. Hatta bazılarında kamera o ana dek mekandan hiç çıkmamasına rağmen orta­da “sinema” vardı. Yolcu’da kimi sahneler var ki çok üzüldüm.

Örneğin Tarık Akan ve Müjde Ar bir gece yarısı kaçmaya kalkışırlar. İstasyon­dan uzaklaşırlar. Fakat gece, kar ve kurtlar onları geri dönmeye zorlar. Oysa filmde ne gecenin, ne karın, ne de kurtların altı çiziliyor. Neredeyse geçiştiriliyor.

Bir başka örnek: Filmin finalinde istas­yon sarılıyor. Peki kim sarıyor, nasıl sarı­yor, dışarıda ne oluyor, kaç kişiler, hiçyok. Dolayısıyla da seyirci finale uyuz uyuz bakıyor, çünkü seyretmek eylemini boşlamış. Aynı örnekleri, bu filmle Altın Porta­kal kazanan Müjde Ar’a aktardım. O da daha senaryo safhasındayken benzer gö­rüşleri Başar Sabuncu’ya aktarmış… “Fa­kat bu onun tercihiydi, bu filmi böyle çekmek istedi” diye anlatıyor. Hal böyle olunca, aynı şeyleri Başar Sabuncu’yla tartışmanın bir anlamı yok diye düşün­düm. Seyircinin ve eleştirmenlerin bir fil­mi beğenip beğenmeme özgürlüğü olduğu gibi, bir yönetmenin de elindeki senaryo­yu şöyle veya böyle çekme özgürlüğü var.

Filmin senaryosunu okumadım. Ancak Müjde Ar, Arabesk’ten bu yana, tam üç yıl sonra bir kez projeyi beğeniyor ve yer almak istiyorsa -hatta aldığı paradan çok harcama yapma pahasına- ortada iyi bir metin var, demektir. Sinemada geçerli bir söz var: “İyi bir senaryodan iyi bir film çekmek mümkün, ama kötü bir senaryo­dan asla iyi bir film çıkmaz.” Ama…

Ben filmi AKM’nin büyük salonunda izledim. Yaratıcıları adına üzücü, ses çok kötüydü. Hele sonunda tamamen kesildi. Allahtan İngilizce alt yazı vardı da duya­madığımız yerleri okuduk. Bu bir seferliğe mahsustu. Ama özellikle Allah’ın dağın­da, çıt çıkmayan bir yerde film çekme olanağı elde ediyorsunuz ve sesli çek­miyorsunuz. Bu olacak iş değil.

Ne elim varıyor, ne de cesaretim. Yol­cu’yla ilgili daha fazla laf etmeye izin veriyor. Sözü “Beğeninin kişiselliği ve film eleştirmenleri” başlıklı yazıyla bağ­lamak istiyorum:

“Bir insanın, bir başkasına herhangi bir film hakkında yapacağı tavsiyenin hiçbir an­lamı yok… Sinema yazarlığını da tartışmalıbir uğraş haline getiren de tam burası. . . “

Kaldı ki ben, “siz beni dinlemeyin, gidin Yolcu’yu izleyin” diyorum; en azın­dan Nazım’ın bir eseriyle tanışın! (Turgut Yasalar “Antrakt Sinema Dergisi Aralık 1993 Sayı: 2

  Aynı tarzda ki bir başka film ise Başar Sabuncu’nun Yolcu adlı son çalışması. Yolcu Nazım Hikmet’in aynı adlı eserin­den sinemaya uyarlanmış, daha doğrusu uyarlanmaya çalışılmış. Ama bunda pek başarı sağlandığı söylenemez.

Başar Sabuncu’nun tiyatro kökenli bir yönetmen olmasından mıdır nedir, film “televizyonda tiyatro” tarzında bir çalış­maya benzemiş. Daha ıo’uncu dakikasın­dan itibaren “esnemeler” başlıyor. Ne ya­lan söyleyelim, insan filmin sonu gelsin diye neredeyse “adak” adayacak.

Tarık Akan, Müjde Ar ve Halil Er­gün’ün varlıkları bile Yolcu’yu kurtarmaya yetmiyor. Berhan Şimşek’ten ise söz et­meye gerek yok. Çünkü filmin sonunda ortaya çıkıyor, oynuyor ve gidiyor. TRT bu filme de ortak. Çünkü, bol bol “kara tren” var. Kültür Bakanlığı da yine yüzler­ce milyonu ile “Yolcu”nun ortakları ara­sında. . Filmin tam olarak maliyetini bile­miyoruz ama 3 milyar civarında olduğu söyleniyor.

Yolcu’nun neden bu denli başarısız ol­duğunu kestirebilmek güç. Bunun bir çok nedeni olabilir. Anlaşılması asıl güç olan Yolcu’nun neden sinemaya aktarılmaya çalışılması. Karla kaplı bir dağ başında adeta birbirlerine “mahkum” edilmiş biri kadın ikisi erkek üç insanın yaşadığı olay­lar bu denli “can” sıkıyorsa ortada gerçek­ten “önemli” bir sorun var demektir.

O sorun da yukarıda sözünü ettiğimiz “anlatım” sorunudur. Yolcu bir edebiyat uyarlamasıdır ve edebiyat uyarlamaları “birebir” yapılır diye de bir şart yoktur. Oysa Başar Sabuncu, sinemaya aktarılma­sı oldukça zor olan Yolcu’yu aynen ele al­mış ve filme çekmiş. İşin ilginç tarafı bu­nu yaparken de kendinden hiç bir şey katmamış. Oysa Yolcu’dan yola çıkılarak ve hikayenin özüne sadık kalınarak çok daha “hoş” ve rahatlıkla izlenebilir bir film yapılabilirdi.

Hepsi bu kadar da değil. Filmin bir de “müzik” sorunu var. Her nedense Yolcu müziksiz bir film. Oysa “mekan” ve “tem­po” konusunda belli bir “kısırlık” içindeki bu tür filmlerde “müzik” çok önemli bir yer tutar. Hatta “müzik” yerinde ve gerek­tiği şekilde kullanıldığında bir filmin oyuncuları kadar önem arz eder. Ama Yolcu bu konuda oldukça şanssız. Bir müziği bile yok. Onun yerine bol “eko”lu ve kulakları “tırmalayan” ses efektleri var.Özellikle kapalı mekanlardaki “ayak ses­leri”nin en “ilkel” metodla yapıldığı  apaçık ortada.

İşte bu gerçeklerden sonra Türk Sineması’nın hala en büyük sorununun “maddi” konularda olduğunu iddia eden­lere şunu söylemek istiyoruz. Artık ih­tiraslarınıza “gem” vurun. İnsanları kan­dırmaktan ve enayi yerine koymaktan vazgeçin. Çünkü sizler bu işi kıvıramıyor­sunuz.

Bir işi “becerememek” ayıp değildir. Ama “beceremediğini” bile bile “becer­diğini” iddia etmek “ayıp”tır, “günah”tır. Yaptığınız filmler ortada. “Ciyak, ciyak” bağırıp, “çabalama kaptan, ben gidemem” diye inliyorlar. Seyircinin istediğine “kulak” vermediğiniz sürece de bu böyle devam edecek. Her şeyi tadında bırak­makta fayda vardır.

Aksi taktirde “elin oğlu” filmleri ile bu seyirciyi daha çok oyalar durur. Unut­mayın ki seyirciyi “yabancı” filmlerin kucağına sizler ittiniz. Geri almak da sizin göreviniz. Ama bu mantıkla işinizin “çok zor” hatta “imkansız” olduğunu da bilin. Kısaca ya seyirciyi “adam” yerine koyup, istediğini verin, ya da alın filmlerinizi çekin gidin. Bizden söylemesi.

Dahası, sizin yüzünüzden “hasta adam” haline gelen Yeşilçam, şimdi “devlet”in verdiği “para” ile moral bulup, “yoğun bakım”dan çıkmış hasta misali “pembe nevresimler” içinde bir “nekahat” dönemi yaşıyor. Ama ayağa kalkacağı yok. Zaten bu yaştan sonra ayağa kalkıp da ne yapacak! Nasılolsa “ekmek elden, su göl­den”. Hani tabiri caizse “yediği önünde, yemediği ardında”.

Ama “kaz’ın ayağı öyle değil” Yapılan filmleri gördükten sonra, insanın ister is­temez içi sızlıyor. Zaten sızlamaması da mümkün değil. Sonuçta o paralar “bizim” paralarımız, halkın paraları. Ortada böy­lesine “bariz” bir gerçek varken, “vergi”si her ay “tıkır, tıkır” tahsil edilen bir vatandaş olarak, bu filmleri eleştirmek herhalde “en doğal” hakkımız olmalı. Artık “hamamı da, tası da” değiştirmenin zamanı geldi (Nejat Çelik “Antrakt Sinema Dergisi” Haziran 1993)

!Anadolu’nun ıssızlığında, karlar ortasında yiitip gitmiş o izbe istasyon, “çölün ortasında demir atmış bir gemi” gibidir. Bu gemide, üç insanın yazgıları birbiri içinde örülüdür. ‘Harb-i Umumi’de bir gözünü, tüm parasını ve geleceğe olan inançlarını yitirmiş, ama gönlünün derinliklerinde namusunu ve umudunu bir gömü gibi saklamış istasyon şefi, tam bir halk adamı olan iriyarı ve topal makinist, bu iki erkeğin arasında, doğanın en zor koşullarda bile varoluşunu sürdürmesi için bin bir işve, hile ve oyunla donattığı, okuması-yazması olmayan, en doğal tepkileri içinde yaşamaya ve direnmeye kararlı bir kadın …

Uzakta bir yerlerde çakan şimşekler, patlayan gök gürlemeleri biçiminde yansıyan, zaman zaman geçip giden trenlerdeki yaralı askerler, başlarını göğe dikmiş toplar, yığılı silahlarla da kendisini gösteren bir ölüm-kalım savaşı… Ve bu savaşın bağrından kopup gelmiş bir Kuvay-ı Miliye askerinin, dış dünyadan kendilerini tümüyle soyutlamış, kadın-erkek ilişkilerinin aşk, tutku, şehvet, kıskançlık, çıkar gibi değişmez düğümleri içinde birbirlerini yiyip duran bu üç kişinin yaşamına getirdiği değişiklik …

Yolcu, bunları ve başka şeyleri içeren bir Nazım Hikmet oyunu… “Sinemaya uygun” mu? Herhangi bir tiyatro yapıtından ne daha çok, ne de daha az… Başar Sabuncu’nun böyle bir işe sıvanması ve ilk kez Nazım’ın bir oyununu sinemalaştırmaya gitmesi (hem bizde, hem dünyada ilk kez), öncelikle altı çizilmesi gereken bir davranış.

Daha da ötesi, Sabuncu bu işi başarmış. Çok kolay unutuverdiğimiz yakın tarihimizin yaşamsal bir anı üzerine bu oyunu, yine çok kolay unutuverdiğimiz edebiyat birikimimizin tozları arasından çekip çıkarmış, yaşayan, güncel, sürükleyici bir iç mekan serüveni haline getirebillmiş. Antalya Şenliği’nde hepimizin o telaş içinde biraz harcadığı, hakkını yediği bu filmi ikinci kez, festival telaşından uzak olarak izleyince, başarısını daha iyi kavradım.

Sabuncu, alabildiğine yalın, ekonomik bir sinema gerçekleştirmiş. Müzik bile kullanmamış, doğanın sesini fona yerleştirmekle yetinmiş… Aşırı kamera hareketlerinden, sinirli bir kurgudan kaçınmış … Askerlerle geçen tren motifini bile çok tutumlu biçimde kullanmış. Çok az şeyin, bu kapalı mekan dramına, tüm gücünü insan kişiliğinin özelliklerinden, ama bir ölçüde de yaşanan tarihsel anın fondaki gelişmelerinden alan bu psikolojik öykünün iç mantığına müdahale etmesine izin vermiş …

Sonuç: Yapıta asla ihanet etmeyen, yalın, ama etkileyici bir film… Nazım’ın “bahtiyarlık tarifi” veya Tevfik Fikret’i değerlendirmesi gibi, benzersiz bir dille verilmiş yaklaşımları, bu fillmi izlemek kadar “dinleyeni” de önemli ve ilginç kılıyor. Kişisel yaşam ile toplumsal yazgıların kesişmesi, oyundaki gücünü koruyor, giderek sinemadan da destek alıyor. Kuşkusuz, oyunun ve giderek tiyatronun doğası gereği, belli ve kaçınılmaz bir durağanlık ise, dikkatli ve sinemasever seyirciden belli bir hoşgörü ve dikkat yoğunluğu bekliyor.

Filmin dört oyuncusu da süper!… Benim gözdelerim, özellikle çok sağlam oyunuyla Halil Ergün ve Müjde Ar… Müjde’yi öylesine özlemişiz ki, onun dönüşüne doğrusu bayram etttik … Umalım ki sevgili Müjde, bu dönüşü “daim” kılsın ve ancak onun canlandırabileceği böylesine kişiliklerden sinemamızı yoksun bıırakmasın … “[28]

#YOLCULAR (1979) – Senaryo ve Yönetmen: Yavuz Pağda, Görüntü Yönetmeni: Hüseyin Özşahin, Yapım: Çark Film/Yavuz Pağda

Oyuncular: Halil Ergün, Meral Orhonsay, Nuran Aksoy, Yavuz Pağda, Halil Gelen, Necmettin Çobanoğlu, Nermin Özses, Rauf Ozangil, Yaşar Davutoğlu, Halil Dede, Küçük Elif

Konu: Traktör ve benzeri tarım araçlarının  köye girmesi ile çaresiz kalan  ve topraklarını satan  köylülerin  hikayesi teknolojideki değişiklikleri konu alan bir yapım.

#YOLCULUK VAR (1954) – Senaryo ve Yönetmen: Orhan Elmasi, Operatör: Lazar Yazıcıoğlu, Yapım: Örmen Film/Hüseyin Peyda

Oyuncular: Hüseyin Peyda, Alev Elmas, Renan Fosforoğlu, Orhan Erçin, Sadri karan, Hadiye Bulaner, Gülderen Ece, Ahmet Göker

Konu: Babasının yıllar önce evlat olarak aldığı üvey kız kardeşiyle sevişen bir gencin dramatik öyküsü.

#YOLDA “Rüzgar Geri Getirirse” (2005)  – Senaryo ve Yönetmen: Erden Kıral, Görüntü Yönetmeni: Zekeriya Kurtuluş, Müzik: Taner Ayan, Arıkan Sırakaya, Kurgu: Gültekin Ergene, Yapım Sorumlusu: Erdal Akalın, Baran Seyhan, Yapım asistanı: Serkan Albayrak, Yardımcı Yönetmen: Ulaş Ak, Uygar Aşan, Set Fotoğrafları:  Tolga Özgal, Işık Şefi: Feramuz Tuna, yardımcı Sanat Yön: Deniz Kıral, Yıldız Bakoğlu, Kostüm Uygulama: Ekin İdman, Meltem Yıldırım, Prodüksiyon Amiri: İsmail Çağlar, Yapım: Deniz Film Prodüksiyon/Erden Kral

Oyuncular: Halil Ergün (Yılmaz Güney), Yeşim Büber (Hale), Serdar Orçin (Sedat), İştar Gökseven (Şefik), Kevork Türker (Hilmi), Edip Şener (Aziz), Önder Çakar (Ali Salim), İsrafil Köse (Nuri), Yelda Reynauld (Sedat’ın eşi), Mehmet Esen (savcı), Kaya Gürel (yaşlı adam), Yeşim Yükselen (Yılmaz’ın annesi), Yiğit Çakar (Yılmaz’ın oğlu), Melih İskender (yedek subay), Şehmuz Çelik (Sadık), Turgay Mankan (lokantacı), Hüseyin Keskin (garson çocuk), Zeki Çiçek (damat), Fatoş Başaran (gelin), Fatma Olgun (anne), Feriha Han, Fahrettin Yıldız (şoför), Saim Kaplan ()şoför), Fırat Tanış

Konu: Zor zamanlar. Ülkede askeri yönetim var. Efsanevi bir sinemacı (Yılmaz) yattığı cezaevinden alınıp başka bir cezaevine nakledilir. Bu yolculuk sırasında karısı ve cezaevinden tanıdığı eski bir arkadaşı ile genç bir yönetmen otomobille onu izlerler. Yola sis iner. Gece iki otomobil bir motelde mola verir. Burada kendi oluşturduğu hapishaneden kaçmak isteyen genç yönetmen, ustasıyla hesaplaşmaya girer. Oysa onun etkisi altındadır… Motelde, bu ünlü mahkuma eşlik eden polisler ise birbirine girer.

Usta, daha sonra, motel odasında baş başa kalmayı ayarladığında, genç ve güzel eşine gerçeği söylemeyi dener ama beklenmedik bir tepkiyle karşılaşır. O “içerde” olmasına rağmen yazdığı yazılar yüzünden yargılanmaktadır. Yeni cezalar kapıdadır… Yurtdışına kaçmayı planlamıştır.

Aslında yolculuğun sonunda, varılacak yerde tüm yolcuları bir sürpriz bekliyordur…

& Yönetmen Erden Kıral, 24 yıl sonra  ustası Yılmaz Güney’in anısına adadığı “Yolda” adlı filmi çekti. 1981’de çekimine başlayıp sonra da işten el çektirilen Yol filmi nedeniyle, Güney’le aralarında geçen çok özel bir olaydan esinlenerek yönettiği Yolda, bir tür ‘yüzleşme/hesaplaşma filmi’ olarak dikkati çekti. Bir anlaşmazlık sonucu çekmesi kısmet olmayan Yol filmine göndermeler yapmaktadır.

& ‘Yol’u Yılmaz’dan geçen…

Akıp giden bir tarih ve ona eklenen insanlar… Bazıları olayların birinci elden tanıkları, çokları da seyircisi… Türk sinema tarihinin en büyük başarılarından biri sayılan ‘Yol’, bu anlamda herkes için aynı şeyleri ifade etmiyor. İzleyici için, eleştirmen için, sanatsever için belki büyük bir övünç kaynağı ama mesela Erden Kıral için, keza Şerif Gören için bambaşka bir şey; belki de bir trajedinin ta kendisi. Mesela Gören, filmin yönetmeni olmasına karşın ‘Yol’un hep Yılmaz Güney ismiyle anılmasının psikolojik yüküyle baş başa bırakılmadı mı? Bırakıldı elbet.

Ama hiç değilse Gören’in şöyle bir kıvancı var; Cannes’ın 50. yılı dolayısıyla çekilen o ünlü ‘tüm kazananlar’ fotoğrafında yer aldı ve o kare, artık onun hakkının, sonsuza dek teslim edilmesini sağlayacak.

Yarayı kapatmaya soyunmuş

Erden Kıral içinse durum tabii ki farklı; filmi çekmeye koyulmuşken iş elinden alındı ve hiçbir zaman kapanmayan bir yara oluştu. Zaman her şeyi örter derler; ama ‘Yolda’ projesi hiçbir şeyin örtülmediğini gösteriyor. Hesaplaşmanın ise meselenin ortaya konduğu ‘er meydanı’nda, yani sinemada yapılması işi daha da ilginç bir hale sokuyor. Yani Kıral, son çalışması ‘Yolda’da esas olarak yarayı kapatmaya soyunmuş.

Peki gelelim can alıcı soruya; kapanmış mı? Bana sorarsanız hayır. Yılmaz Güney’in Bursa Cezaevi’nden alınıp bir Chevrolet’ye konularak Isparta’ya nakli sırasında yaşanan iki günü, kendince yorumlayan ve kimi kurmaca olaylarla, zamanında vermediği, veremediği cevapları, perde yoluyla vermek isteyen Kıral, ne yazık ki çok da başarılı bir film ortaya koyamamış.

Kıral’ın sinema dergilerinde ve Milliyet Sanat’ta çıkan söyleşilerine göz attım; hepsinde aynı refleskin izleri var: Bu, olayların bire bir izdüşümü değil, dönem filmi değil, isimler gerçek değil vs vs. O halde bunca eğip bükme karşısında bizim seyirci olarak nasıl bir pozisyon almamız gerekiyor? Ben kendi adıma şunları söyleyebilirim; bu ülkenin insanları olarak Güney’i hem ‘resmi’, hem de ‘resmi olmayan’ tarihin bakışıyla bir yerlere oturttuk. Kıral’ın da Güney’le, bizim dahil olmadığımız bir hesaplaşması var; bir tür Tanrı’yla kul arası gibi…

Şimdi bu filmle, tanıkları çok az olan bir olay, legalize oluyor. Peki bu legallikten seyirci olarak bizde nasıl bir iz bırakılıyor? Salondan çıktığımızda, kafamızdaki Yılmaz Güney imajı değişiyor mu, Erden Kıral’a yapılan haksızlığı yüreğimizde hissedebiliyor muyuz? İçerideki bir yönetmenin filmini başkasına çektirmek zorunda kalmasından dolayı yaşadığı ıstıraba tanık oluyor muyuz? Geride kalanların yaşadığı acılar, mesela içerideki yönetmenin eşi, keza haksızlığa uğrayan genç yönetmen; onun yaşadıkları? Film, cevaplamaya niyet ettiği bütün bu sorular karşısında, son derece tutuk. Ya da şöyle söyleyelim; cevapları filmin gücü, sinematografik yanları değil Türk sinemasındaki tek kaçamak yol olan diyalogları veriyor. Yani biz bu cevapları, bir metin okuyarak da öğrenebilirdik.
Ayrıca her ne kadar Kıral ‘tam bir dönem filmi değil’ dese de kimi özen gösterilmemiş detaylar bir noktadan sonra göze batıyor: 80’ler anlatılıyor ama genç yönetmenin masasında bir çay, kahve vs mug’ı var. Kahvemsi bir yere gidiliyor, camında ‘cafe’ yazısı görülüyor. Filmin ana karakterlerini taşıyan arabalar Chevrolet ve Doğan, buna eyvallah da kaldıkları motelimsi yerden dışarıya bakıldığında yoldan vızır vızır son model arabalar geçiyor.

Hapishaneyi bulmak çok zor!

Ve metaforik anlamlar barındırması nedeniyle çekilmiş ve bence sabırları son derece zorlayan bir sahne: Polisler, Yılmaz’ı bırakacakları hapishaneyi arıyor. Sonuçta hapishaneyi bulamıyorlar ve fasit daire içinde dolaşıp duruyorlar. Küçücük bir yerleşim yerinde bir yeri bulmak bu kadar mı zor. Eğer Türkiye’de yaşıyorsan bu işin en basit yolunun, aşağıya inip birine aradığın yeri sormak olduğunu bilirsin. Üstüne üstlük bu sahnelerde polislerden biri kapı numaralarını sayıyor, kamera evleri gösterdiğinde de hiçbirinde numara olmadığını görmek mümkün; ama kamera polise döndüğünde sanki düzenli bir site içinde adres arıyor sanıyorsunuz.
Gelelim filmin en önemli kaçış noktasına. Yönetmenin ismi Yılmaz, ama karısının ismi Hale, haksızlığa uğrayan genç yönetmenin de Sedat. Sizce şimdi bunun neresi zekice ya da zarif? Yani ‘İyi ama bunlar Yılmaz ve Fatoş Güney’e, Erden Kıral’a benzemiyor’ dediğimizde, savunu olarak bu mu konulacak önümüze?

Ya oyunculuklar? Halil Ergün’ün Yılmaz Güney için doğru bir tercih olmadığı çok açık. Ne filmlerdeki, ne de fotoğraflardaki Güney’i buluyoruz. Buradaki Güney, 80 sonrası bunalım filmlerindeki karakterleri andırıyor. Kafası pek dolu, kafası hep başka yerde ve sanki Tanrı. Onu rahatsız etmek de bizim için suç. Üstelik diyalogları da fazlasıyla didaktik. Serdar Orçin ve Yeşim Büber’i ise bu film dolayısıyla yargılamak bence gereksiz; onların yeteneklerini ve kapasitelerini başka filmlerde görmüştük. Filmin en iyileri ise polis tayfası. Başta komiser Hilmi rolündeki Kevork Türker olmak üzere Önder Çakar ve Edip Saner mükemmeller.

Sonuç olarak ‘Yolda’, içinden Yılmaz Güney geçen bir film olmanın ötesine gidememiş vasat bir çalışma. Erden Kıral adına da, eski bir hesap bence en azından bu film dolayısıyla pek kapanmamış gibi. (UĞUR VARDAN  Radikal 8.4.2005)

#YOLLARIMIZ AYRILIYOR (1954) Senaryo ve Yönetmen: Nuri Akıncı, Foto Direktörü: Cezmi Ar, Yapım: Akar Film/Nuri Akıncı

Oyuncular: Nebile Teker, Fikret Hakan, Ferhan Tanseli,  Nermin Ruhsever, Deniz Tanyeli, Lebibe Çakın, Mesut Sürmeli

Konu: Farkında olmadan babasının manevi kızıyla sevişen bir gencin öyküsü.

#YOLPALAS CİNAYETİ (1955) – Senaryo ve Yönetmen:  Metin Erksan, Eser: Halide Edip Adıvar, Foto Direktörü:  Fethi Mürenler, Yapım: Atlas Film/Nazif Duru

Oyuncular: Uğur Başaran, Bülend Oran, Abdurrahman Palay, Altan Hanoğlu (Karındaş), Neşet Berküren, Gönül Serap, Muzaffer Arslan

Konu: 1930 lu yıllarda Şişli sosyetesi ile, Yaptığı bir evlilik sonucu kendisini farklı bir ortam  içince bulan Karagümrük’lü Naciye’nin dramatik öyküsü. Kahpe olan annesi ve topal kızı (Sırrna) ile birlikte yaşayan Nadire’nin annesi, bir öküz  satın alabilmek için biriktirdiği parasını almak isteyen amca oğlu tarafından öldürülür. Annesini  öldürürken kazında ölmesi üzerine, bunlara neden olan Mükerrem’i  öldürmeye yemin eden Nadire yalnız kalınca bir iki yer dolaşır, besleme olarak verilir, sonunda bir evde iki yaşındaki cılız Bülen’te dadı olur. Onu kızı Sırma gibi sever, korur; Bülent’in annesi sonradam görme biridir. Mükerrem de bu ailenin yanına şoför olararak girer, önce tanımadığı Nadire’ye çirkin teklilerde bulunur.  Bülent’e de sataşmaya başlayınca Nadire bıçaklayarak, Mükerrem’i öldürür. Annesinin ve Sırma’nın öcünü alır.

& “Yolpalas Cinayeti, Halide Edip’in küçük ama, çok etkili romanlarından biridir. Bu roman yalnız Türkiye’de değil, dün­yada da çok konuşulmuş, zaman zaman dış basında, örneğin Fravdada bölümler halinde yayımlanmıştır. Halide Edip, Yolpalas Cinayetimde Cumhuriyet dönemindeki burjuva sınıfını en keskin çizgilerle eleştirmiştir.

Metin Erksan üniversite yıllarında Halide Edip’in ingiliz Filolojisindeki derslerine girdiği için, yazarla eskiye dayanan bir dostluğu vardır. Sinemacı olduktan sonra hocasının bir romanı­nı sinemaya uyarlamak ister. Halide Edip ‘Sinekli Bakkalı çek” der ama. Metin Erksan’ın tercihi “Yolpalas Cinayetindir.

Yolpalas Cinayeti” Halide Edip Adıvar’ın aynı adlı eserin­den senaryolaştırılan durgun bir melodramdır. Metin Erksan bu filmi çekerken sansür kurulundan, uBu filmde millî terbiye, ah­lak ve örflere aykırı şeylere dikkat edin” yazan bir kağıt alır. Sansür kurulu Türkiye edebiyatının önemli ismi ve Türk kadınının en önemli temsilcisi olan Halide Edip’in romanındaki ev­lilik dışı cinsel ilişkiden rahatsızlık duymuştur. Oysa romanda olduğu gibi, filmde de evlilik dışı cinsel ilişkiyi övmek değil, yermek amacı güdülmüştür:

Romanın bir bölümünde evli bir hanımın evlilik dışı cinsî münasebeti var. Halide Hanım bunu belli belirsiz vermiş. Ben senaryomda bu durumu biraz daha belirginleşirdim. Sansürden itiraz geldi. Ben o dakikada da şu dakikada da ay­nı kanaatteyim. Yani evlilik dışı cinsi münasebet olgusunu özendirici olarak filme koymak olmaz. Halide Hanım da, ben de böyle bir şey yapmadık 2aten. Eski Türk romanına baktığımız zaman bu tür ilişkiyle karşılaşıyorsunuz. Türk edebiyatçıları bu olgudan bir trajedi çıkarmışlar; özendirici, övücü anlamda kullanmamışlar.

Yönetmene göre “Yolpalas Cinayeti” yazarından oyuncula­rına kadar tüm görkemine, mizansenleri, ışığı, dekoru, planları­na kadar tiıiz çalışma ürünü olmasına rağmen, gösterime girdi­ği zaman seyircinin ilgisini çekmer. Metin Erksan bu çelişkiyi şöyle yorumluyor:

Film çok iyi bir kadroyla gösterime girdi. Bir gün prodüktör Nazif Bey beni aradı, işini bırak, hemen gel1 dedi. Gittim. Beni aldı, Kasımpaşa’ya götürdü. Kasımpaşa’da o zamanlar birkaç sinema var. Zafer ve Yavuz en önemli iki sineması. Bunlardan birinde benim filmim oynuyor, diğerinde ise ‘Ka­ra Sevda’ isimli bir başka Türk filmi. ıKara Sevda’nın oyna­dığı sinemanın önünde müthiş bir izdiham yaşanıyor. Ne cam kalmış, ne çerçeve, insanlar tıklım tıklım. Atlı polisler gelmiş, bir olay çıkmasını önlemeye çalışıyorlar. Filme böy­lesine büyük bir ilgi var. ‘Yolpalas Cinayetinin oynadığı si­nemaya geldik, kimsecikler yok. Kapıda kocaman Halide Edip Adıvar Metin Erksan, Bülent Oran, Uğur Başaran ya­zıyor ama, bu isimlerin hiçbiri öbür filmin çektiği izleyiciyi çekmiyor. İşte ben bu olgu üzerinde yıllarca, hiç kızmadan düşündüm. Kime kızacaksın zaten? Kimse seyirciyi zorla bir filme götüremez. Ben hiçbir zaman ‘Benim yaptığımı anla­mıyorlar  gibi  laflar da etmedim. Benim kültür yapımda bir sinemacı değil Türkiye’de, dünyada hile yok. Buna rağmen ben, ‘Halkın kültür seviyesi bu kadar. Onlar bunu anlamaz’ gibi laflan hayatım boyunca söylemedim. O rejisörün, o oyuncularla yaptığı filme insanlar gidiyor, benimkine gitmi­yor. Demek ki ben Yolpalas Cinayetini insanların seyredip ağlayabilecekleri, gülebilecekleri, sevebilecekleri, hissedebi­lecekleri, coşkuya kapılabilecekleri yapıda bir film olarak çekememişim. ‘Kara Sevda’da bir ruh var, ben o ruhu ‘Yol­palas Cinayeti ne koyamamışım. “[29]

#YOLSUZ MEMET (1967) – Yönetmen: Asaf Tengiz, Senaryo: Vecdi Uygun, Kamera: Hayrettin Işık, Yapım: Tengiz Film/Asaf Tengiz

Oyuncular: Fikret Hakan, Safiye Filiz, Suzan Avcı, Senih Orkan, Ali Şen, Hüseyin Baradan, Şaziye Moral, Ersun kazançel, Faik Coşkun

#YOLSUZLAR/SAFİ İLE NAFİ (1974) – Yönetmen: Çetin İnanç, Senaryo: Nuri Kırgeç, Kamera:  İzzet Akay, Yapım: Osmanlı Film/Mehmet Karahafız

Oyuncular: Ateş Böcekleri, Fatma Belgen, Yusuf Sezgin, Gönül Tansel, Reha Yurdakul, Atıf Kaptan, Defne Dilek

Konu: Nafi ile Safi adlı iki salak arkadaşın güldürüsü.

#YOLUN SONUNDAKİ KARANLIK (1987) – Senaryo ve Yönetmen: Orhan Aksoy, Görüntü Yönetmeni: Abdullah Gürek, Yapım: Uzman Filmcilik/Kadir Turgut, Ferit Tutgut

Oyuncular : Sibel Turnagöl, Yalçın Gülhan,  Savaş Yurttaş, Levent Kazak, Haluk Kurtoğlu, Mühip Arcıman, Gülsen Tuncer, Serkan Yaşar Kutlubay, Cezmi Baskın

Konu: Ailesini terk ederek İstanbul’da bir otele yerleşen Zeynep’in (Sibel Turnagöl) amacı şöhret olmaktır. Genç kız, gittiği bir figürasyon bürosunda oyuncu seçimleri yapan Cemil’le (Savaş Yurttaş) tanışır. Bir süre sonra da Zeynep, Cemil’in evinde kalmaya başlar. Bir gece gittikleri diskotekte polis baskınına uğrayan Zeynep, orada bulunan Necdet’in (Yalçın Gülhan) dikkatini çeker. Kendisine bu yolda yardımcı olacağını söyleyen Necdet’in gerçek yüzü ortaya çıkar. Çünkü, Zeynep kendini paralı işadamlarının yatağında bulur.

#YORGUN  (1983) – Yönetmen : İbrahim Tatlıses, Senaryo: Mehmet Aydın, kamera: Kaya Ererez, Yapım: Tezcan Film/Mahmut Tezcan

Oyuncular: İbrahim Tatlıses, Seda Sayan, Şehnaz Dilan, Mesut Çakarlı, Asuman Arsan, Hasan Bora, Mahmut Tezcan, Sami hazinses,

Konu: İbrahim paraya ve şöhrete kavuşmuş çok ünlü bir türkücüdür. Ancak bir müddet sonra bu yaşantının kendisine göre olmadığını anlar. Eski günlerini aramaktadır. Sahte sevgililerden de bıkmıştır. Tam bu sırada karşısına güzel bir kadın çıkar…

#YORGUN ÖLÜM (1994) – Yönetmen: Mesut Tamer, Senaryo: Taner Aşkın, Safa Önal, Görüntü Yönetmeni: Erhan Canan, Yapım: Minta Film/Taner Aşkın

 Oyuncular: Can Gürzap, Nilgün Akçaoğlu, Kenan Pars, Erdoğan Kapısız

Konu:  Başbakanlık Teftiş Kurulu üyelerinden bir müfettiş, hayali ihracat, banka batırmak gibi çeşitli yolsuzluklan incelemek üzere istanbul’a gelir. Bu kirli işlerin içinde çocukluk arkadaşı da vardır. Arkadaşı, müfettişi öldürmek için kiralık katil tutar. Bu soruşturma sırasında tanıştığı kızla evlenmek üzere olan müfettiş, tuzağa düşürülerek öldürülür.

#YORUM YOK (1990) – Yönetmen: Eser Zorlu, Senaryo: Yasemen Zorlu, Görüntü Yönetmeni: Sedat Ülker, Özgün Müzik: Cahit Berkay, Yapın: Sun Film/Erol Şenbecerir

Oyuncular: Kâmil Öztürk, Adem Kurt, Sumru Yavrucuk, Bülent Bilgiç, Zerrin Doğan, Nejat Özbek, Erhan Keçeci ve Adem Kurt

Konu: Özürlü bir çocuğun dramı.

ÖDÜL:

  1. Antalya Film Festivali büyük jürisi tarafından

“Spastik İnsanlarla dayanışma içinde bir sinema filminde rol alma medeni cesaretini göstermesi nedeniyle, Adem Kutr’a onur plaketi” (1990)

#YOSMA  (1966) – Yönetmen: Ülkü Erakalın, Senaryo: Bülent Oran, Foto Direktörü: Turgut Ören, Yapım: Mine Film/Kadri Yurdatap

Oyuncular: Selda Alkor, Tamer Yiğit, Güler Ünlüsoy, Turgut Özatay, Engin İnal, Ferah Nur

Konu: Sevdiği erkek uğruna belalısını öldüren bir pavyon şarkıcısının öyküsü.

#YOSMA (1979) “EROTİK” – Senaryo ve Yönetmen: Ülkü Erakalın, Kamera: Salih Dikişçi, Yapım: Birlik Film/Müfit İlkiz

Oyuncular: Cesur Barut, Funda Gürkan, Nuran Fidan, Tevfik Atakan

Konu: Bir kanun kaçağı adam ile iki hayat kadınının hikayesi

#YOSMA  (1984) – Yönetmen: Orhan Elmas, Suphi Tekniker, Görüntü Yönetmeni: Hüseyin Özşahin, Yapım : Özer Film/Enver özer

Oyuncular: Tarık Akan, Ahu Tuğba, Nuri Alço, Diler Saraç, Şemsi İnkaya,

Askerlik arkadaşı tarafından iş bulunan Kerem, annesi ve iki kız kardeşini alıp İstanbul’a yerleşir. Bir rastlantı sonucu Pınar adlı bir kızı kurtarır. Pınar telekız olarak çalışmaktadır. İkisi arasında bir aşk başlar. Kerem’in erkek kardeşi bir trafik kazasında ölür. Sevdiği kızı bataktan kurtarmaya çalışan Kerem, tekrar memleketlerine dönmek üzere yola çıkarlar sa da Pınarın belalıları, yolda pusu kurup Kerem’i öldürürler.

YOSMALAR DİYARI (1971) – Bknz : İKİ YOSMAYA BİR KURŞUN / Semih Evin

#YOSMALAR TUZAĞI (1971) Yönetmen: Cevat Okçugil, Senaryo: Vecdi Uygun, kamera: Nejat Okçugil, Yapım: Er Film/Berker İnanoğlu

Oyuncular: Tugay Toksöz, Fatma Karanfil, Okan Demir, Turgut Özatay, Necip Tekçe, Nevin Nuray, Ali Ekdal, Benan Öz, Aynur Aydan, Feridun Çölgeçen, Asım Nipton, Leman Akçatepe, Kudret Karadağ, Necip Tekçe, Ali Ekdal, Selda Samuray, Yaşar Küçük

Konu: Beyaz kadın ticareti yapan bir çeteyle, bir polisin öyküsü

YOSMALARIN BEDELİ (1972) Bknz:
CASUS AVCILARI / Yavuz Figenli

#YOSMANIN KIZI (1957) – Yönetmen: Nişan Hançer, Senaryo: Nejat Saydam, Foto Direktörü: Rafet Şiriner, Yönetmen Yardımcısı: Türker İnanoğlu, Yapım: Halk Film/Fuat Rutkay

Oyuncular: Nevin Aypar, Ahmet Mekin,

Konu: Annesi bir hayat kadını olan genç bir kızın dram öyküsü

#YOZGAT BLUES (2011) – Yönetmen: Mahmut Fazıl Coşkun,Senaryo: Tarık Tufan, Mahmut Fazıl Coşkun, Müzik: Andro Steinborn, Görüntü Yönetmeni: Barış Özbiçer, Yapımcı: Halil Kardaş, Kurgu: Çiçek Kahraman, Sanat Yönetmeni: Osman Özcan, Uygu-layıcı Yapımcı: Barış Yıldırım, Ya-pım Asistanı: İbrahim Kara, Yardımcı Yönetmen: Özgür Sevimli, Yönetmen Yardımcısı: Sunay Terzioğlu, Yusuf Delice, Focus Puller: Osman Yılmaz, Sanat Yönetmeni yrd: Görkem Canbolat, Ses Kayıt: Mustafa Bölükbaşı, Asistan: Mehmet Ali Sevimli

Oyuncular: Tansu Biçer Ercan Kesal Ayça Damgacı Nevbahar Hakverdi

KOnu: Yetmişli yılların popüler şarkılarını söyleyen Yavuz artık kariyerinde bir çöküş eşiğine düşmüş ve bir alışveriş mer-kezinin zemin katında, küçük bir ses sistemi eşliğinde, düzensiz aralıklarla müşterilere şarkılar söylemektedir. Bunun yanı sıra bir belediyenin düzenlediği ücretsiz müzik kursunda katılımcılara müzik dersleri vermektedir. Neşe, Yavuz’un belediye kursundan öğrencisidir. Marketlerde sucuk standında müşterilere sucuk tanıtımı yapmaktadır. Yavuz, Yozgat’ta açılan bir gazinoda şarkı söylemesi için teklif alır. Neşe, Yavuz’a kendisinin de çalışmak istediğini söyleyip, birlikte gidebilmek için teklifte bulunur. Yavuz ve Neşe birlikte Yozgat’a giderler. İkili bir süre sonra Yozgat’ta yaşayan berberlik yapan Sabri’yle (30) tanışırlar. Sabri’nin hayatında iki amacı vardır; bir kızla evlenmek ve kendi kuaför dükkanını açmak. Yozgat’ta, İstanbul’dan gelen iki şarkıcı ve bir berber arasında kimi zaman dramatik kimi zaman da komik olaylar gelişmeye başlar.

Ödüller

  1. İstanbul Film Festivali-2013

►En iyi erkek oyuncu “Ercan Kesal”

  1. Adana Altın Koza Film Şenliği-2013

►En iyi film “Mahmut Fazıl Coşkun”

►Film-Yön en iyi film ödülü “Mahmut Fazıl Coşkun”

►En iyi erkek oyuncu “Ercan Kesal”

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü “Tansu Biçer”

  1. Malatya Uluslararası Film Festivali-2013)

►En iyi film “Mahmut Fazıl Coşkun”

►En iyi yönetmen “Mahmut Fazıl Coş-kun”

►SİYAD en iyi film ödülü “Mahmut Fazıl Coşkun”

YÖRÜK ALİ  (1955) – Bknz: KORKUSUZ YÖRÜK ALİ / Esat Özgül

#YÖRÜK AŞKI/ZALİM FELEK (1961)  – Senaryo ve Yönetmen: Muharrem Gürses, Yapım: Şafak Film

Oyuncular: Abdurrahman Palay, Gülderen Ece, Semra Ece, Şehsuvar Gürsoy, Mehmet Özekit, İ. Aşkın, Muazzez Arçay, Hasan Mutaf, Sadri Karan, Danslar: Şehrazat

#YUDUM YUDUM SEV (1979) “EROTİK 16mm”– Yönetmen: Naki Yurter, Senaryo: Recep Filiz, Kamera: Sedat Ülker, Yapım: Gaye Film/Erdoğan Tilav

Oyuncular: Dilber Ay, Ergun Akerman, Yılmaz Şahin, Emel Canser, Harka Öncü, Perizat, Çetin Başaran

Konu: Birbirlerinden kuşkulanan karı-kocanın öyküsü.

#YUMRUK PAZARI (1970) Senaryo ve Yönetmen: Semih Evin, kamera: Salih Dikişçi, Yapım: Sultan Film/Ünsel Aybek

Oyuncular: Ünsel Aybek, Yeşim Soydan, Münir Özkul, Atilla Ergün, Aynur Aydan, Sami Hazinses, Nezihe Güler, Hakkı Kıvanç, Reşit Çıldam,

#YUMRUK YUMRUĞA (1965) – Senaryo ve Yönetmen: Semih Evin, Eser: Cahit Sürmeli, Kamera: Feridun Kete, Yapım Sorumlusu: Yaşar Şener, Ses Kayıt: Marko Buduris, Yapım: Roket Film/Semih Evin

Oyuncular: Eşref Kolçak (Eşref), Gülgün Ok (Gül), Yavuz Caner (Patron), Hüseyin Baradan, Necdet Tosun (Hüsnü), Neriman Köksal (Zehra), Mürüvvet Sim (madam), Jirayir Çarkçı (Ekrem), Kemal Ergüvenç (Kemal), Rıza Tüzün (Rıza Bey), Muammer Gözalan (Komiser), Yaşar Şener (Yaşar), Faik Coşkun (Meyhaneci), Hakkı Haktan (Hakkı), Haydar Karaer (Polis), Zeki Tüney (Sivil Polis), Mustafa Yavuz (Şoför), Hüseyin Zan, Gülgün Erdem, Özdemir Akın, Hakkı Kıvanç, Bahri Özkan, Erten Üçgözen, Bedri Çavuğoğlu, Ali Seyhan, Hüseyin Zan, Selahattin Geçgel

Konu: Senelerce denizin kahrını çekmiş, sıhhati bozulduktan sonra denize çıkamayıp hayatını, rıhtımda çalışarak, namusuyla kazanan’ Kemal ve ‘5 yıl önce barlardan çekip aldığı’ Zehra.. Kemal; “..Geçmişi düşündüm bir an. Geçmişi, beraber geçirdiğimiz günleri. Hep iyi olarak hatırladım seni. İyi ve güzel…Seni düşünürken..kendime sorarım, ‘Oğlum Kemal, sen kimsin? Gençliğini denizlerde tüketmiş garip bir adem. Üstüne üstelik de akşamları kafayı çekersin..Hani elini cüzdanına atınca binlik çıksa neyse o da yok.’ Sen benim neyime tav olursun be kızım? Benim kahrımı neden çekersin? Çeksen de ne kadar sürer bu?”

Zehra; “Bunca senedir kendini tanıyamamışsın sen. Benim tanıdığım Kemal hayatın çilesi ile olgunlaşmış mert, dürüst, iyi kalplidir. Benim tanıdığım Kemal iyilerin en iyisi, mertlerin en merdidir.”

1970’de aynı yönetmen ve ‘Çifte Yürekli’ adıyla tekrar çekilecek olan filmde Kemal’i, evlenmek üzere olduğu Zehra’yı, kardeşi Eşref’i ve akrabadan yakın arkadaşları Madam’ı, Hüsnü’yü, Hüseyin Baradan’ı, seyyar satıcılık yaptıkları ‘ekmek tekneleri, cefâkar dostları’ 34 EE 481 plakalı kamyoneti tanıyoruz.

Kemal’in, bunca yıl birlikte yaşamalarına karşın eli ayağı birbirine dolanarak, hem de sevgisini söyleyemeyip ‘komşuların ve etraftakilerin bakışlarını’ gerekçe göstererek yaptığı evlenme önerisi Zehra’yı (ve herkesi) çok sevindirir. “Nikâh.. nikâh kıyıyor bana.”
Ancak, bu babacan denizcinin o günlerde gemideki bir kaçakçılığı anlayıp durumu Armatör Rıza Bey’e iletmesi ve Ekrem Kaptan’ın kovulması ile gelişen olaylar, sonunda, yaşamını yitirmesine neden olacaktır. Tatlı sert uyarılar ve ‘vinçten düşen balya’ gibi açıklaması zor olmayan ‘kazalar’ nedeniyle durgunlaşan abisindeki değişimi gözlemleyen Eşref’in ısrarlı soruları hep aynı şekilde yanıtlanır ; “Biraz efkârlandım, hepsi o.. Ne derdim olacak.”

Keşke, bir akşamüzeri o güzel çayevinde, Kemal’in söylediklerine önem verseydi; “Eşref.. bak, şu dünyada iki kişiyiz. Şimdi bir de köroğlu giriyor aramıza. İyi kızdır o. Bana.. bana bir şey olacak olursa onu yalnız koma.”
Eşref ve arkadaşları, “Bu saatte iş vardır” diyerek gittikleri Büyükdere, Yalıboyu’nda ‘şarampole yuvarlanmış’ arabadan, Rıza Bey’in kızı Gül’ü kurtarırlar. Hüsnü’nün, Madam’a “Eşref abim onu kucakladığında baktım bir yakıştılar sorma gitsin” demesinden olacakları biraz anlıyoruz.

Gül’ün sevgisi, ‘tükürdüğünü yalamayıp’ Galata Köprüsü’nde kaza süsü verilerek öldürülen Kemal’in intikamıyla dolu olan Eşref’e, ‘buruk bir saadet’ yaşatır.
Zor durumda kalan Çete’ye Rıza Bey’in gemisi gerekli. Son bir girişimle kızını kaçırırlar. Eşref, meyhane ve limandaki ipuçlarını bir araya getirerek onları buluyor.

Kemal’in, utana sıkıla söylediği ve Zehra’yı göz yaşlarına boğan sözler; “… Yahu, ben sana başka şeyler diyecektim be. Şurda yaşayıp gidiyoruz. İyi güzel ya, ne bileyim, komşular, etraftakiler hatta yoldaki insanlar sana bana bakarlarken..şey..hani onların bakışı var ya kötü gibi geliyor bana. Of be, kıyalım şu nikâhı da olsun bitsin bu iş. Kötü gözle bakmasınlar sana..” (Yazan: Murat Çelenligil – Sinematürk Internet Veri Tabanı)

#YUMRUK YUMRUĞA (1971) Senaryo ve Yönetmen: Melih Gülgen, Kamera: Yılmaz Ceylan, Yapım: Şahin Film/Şahin Koçak

Oyuncular: Tanju Korel, Hülya Darcan, Reha Yurdakul, Behçet Nacar, Aynur Akarsu, Tonny Key, Kâzım Kartal, Nazan Gürsoy, Hasan Ceylan, Kadri Ögelman, Muammer Gözalan, Süheyl Eğriboz, İhsan Alemdar

Konu: Kaçırılan bir kızla, bir kabadayının öyküsü.

#YUMRUKLARIN KANUNU  (1966) – Yönetmenn: Nişan Hançer, Senaryo: Suavi Sualp, kamera: Rafet Şiriner, Yapım: Sarıkaya  Film/Aziz Sarıkaya

Oyuncular: İzzet Günay, Birsen Menekşeli, Sevim Emre, Yıldırım Gencer, Hasan Ceylan, Ersun Kazançel, Kemal Aydan, Sami Tunç, Dursun Sert

#YUMURCAĞIN TATLI RÜYALARI   (1971) – Yönetmen: Türker İnanoğlu, Senaryo: Erdoğan Tünaş, Kamera: Çetin Gürtop, Sanat Yönetmeni: Sohban Koloğlu, Kamera Asistanı: Hüseyin Karındoyuran, Müzik:
Metin Bükey, şık Şefi: Şevket Yılmaz, Dublaj Yönetmeni: Abdurrahman Palay, Sesleri Alan : Necip Sarıcıoğlu (Yıldız Film), Film Hazırlık Std. : Barış Ören, Hüsamettin Eren, Montaj: Metin Miroğlu, Renk Uzman: Turgut Ören, Hikmet Kuyucu, Yapım : Erler Film/ Türker İnanoğlu

Oyuncular: Filiz Akın (Selma), Ediz Hun (Nihat), Turgut Özatay (Feleksiz Rıza), Mürüvvet Sim (Dadı), Önder Somer (Orhan), Kadir Savun (Kemikkıran Lütfü), Hulusi Kentmen (Selma’nın babası), Ergun Köknar (Eskici Osman), Necdet Tosun (Karpuzcu Ali), Kayhan Yıldızoğlu (Uşak), Cevat Kurtuluş (Aşçıbaşı), Nubar Terziyan (Ramazan), Feridun Çölgeçen, Çocuk Yıldız:  İlker İnanoğlu (Yumurcak) “D. 1965”

KONU:  Annesinin ölümünden sonra babası da işlemediği bir suç yüzünden hapse düşünce, Yumurcak (İlker İnanoğlu) kendine bakmak ve hayatını kazanmak zorunda kalır. Tek can yoldaşı köpeği Kahraman’dır. Bir gün mahallenin karpuzcusu Ali Dayı’ya yardım ederken, zengin bir kadın olan Selma’nın (Filiz Akın) çalınan cüzdanını köpeği ile hırsızı yakalayıp evinde geri verir. Orada kendisine çok benzeyen bir resim görüp şaşırır. Selma da bu benzerliğe çok şaşırmıştır. Resimdeki çocuğun oğlu olduğunu, ama öldüğünü söyler. Yumurcak’tan yanında kalıp oğlu olmasını ister. Böylece sevimli ve akıllı Yumurcak’ın yaşamında yeni bir dönem başlar. Cezası bitip tahliye olunca ilk işi Yumurcak’ı bulmak olan Nihat, (Ediz Hun) oğlunun zengin ve mutlu hayatını bozmak istemez. Gerçek kimliğini saklar ve Yumurcak’ın özel şoförü ve en iyi dostu olur. Ama çevrede kötü adamlarda vardır. Babasının bir düşmanı ve annesinin kıskanç eski nişanlısı birlik olup Yumurcak’ı kaçırırlar. Nihat’tan da Selma’nın kasasını soymasını isterler. Aksi halde her şeyi anlatacaklarını söylerler. Yumurcak “en iyi dostu”nun çete reisi olduğunu sanır. Nihat, Selma’ya gerçeği itiraf eder. Birlikte fidyecilerin peşine düşerler. Ve sonunda Yumurcak, kendisini koruyup yaşamını kurtarmaya çalışan Nihat’ın aslında babası olduğunu öğrenir. Bu gerçek, Yumurcak’ın küçücük yüreği için gelecek güzel günlerin müjdecisi anlamına gelmektedir…

#YUMURCAK (1961) – Senaryo ve Yönetmen: Aydın Arakon, Kamera: Şadan Kâmil, Yapım: Acar Film/Murat Köseoğlu

Oyuncular: Silvia Penses, Muzaffer Tema, Münir Özkul, Kemal Bekir, Hayri Esen, Aynur Coşar, Muammer Gözalan

Konu: İki gazeteciyle, erkek kılığında dolaşan bir çete reisi kızın öyküsü.

#YUMURCAK (1969) “Renkli, 86dk” – Yönetmen: Türker İnanoğlu, Senaryo: Safa Önal, Müzik: Metin Bükey Yönetmen Yardımcısı: Erdal Aksü, Kamera: Çetin Gürtop, Kamera Asistanı: Hüseyin Karındoyuran, Fotoğraflar: Abdullah Deveci,  Işık Şefi: Şevket Yılmaz, Teknik Yönetmen: Mehmet Bozkuş, Renk Uzmanı: Turgut Ören, Hikmet Kıyıcı, Prodüksiyon Amiri : Memduh Karakaş Yapım: Erler Film/Türker İnanoğlu,

Oyuncular : Filiz Akın (Selma), Kartal Tibet (Nihat), Önder Somer (Faruk), Hulusi Kentmen (Atıf), Bedia Muvahhit, Hüseyin Baradan (Hüseyin), Mürüvvet Sim (Komşu), Necdet Tosun (Şerbetçi), Sami Hazinses (Baloncu), Dursune Şirin (Arap bacı), Necip Tekçe (Faruk’un adamı), Ali Seyhan, Renan Fosforoğlu, Çitlenbik İhsan, Turgut Özatay, Nermin Özses, Çocuk Oyuncu:  İlker İnanoğlu “Yumurcak”  (d:1965)

KONU:  Yumurcak (İlker İnanoğlu), babası Nihat’la (Kartal Tibet) yaşayan ve yaramazlıklarından tüm mahallenin yaka silktiği, sevimli ama afacan bir çocuktur. Nihat eski bir arabada taksicilik yapar. Ayrı yaşadıkları annesi Selma (Filiz Akın) zengin bir ailenin kızıdır. Üvey annesi, yeğeni Faruk’la evlendirmek istediği Selma’yı türlü tuzaklarla Nihat’tan ayırmıştır. Selma o günden beri Yumurcak’ı görememiş olmanın hasretini çekmektedir. Nihat’ın taksisi ile birine çarpıp tutuklanması, Selma’nın izlerini bulmasını sağlar. Nihat’ı hapishanede ziyaret edip Yumurcak’ı da görür. Ve kavuşmanın sevinci ile onu alıp köşke götürür. Dedesi Yumurcak’tan çok hoşlanmıştır. Selma, Yumurcak’a onun annesi olduğunu açıklar. Sonra Nihat’ı da hapisten kurtarır. Yumurcak’ın Selma’nın yanında olduğunu öğrenen Nihat, oğlunun iyi ve rahat bir yaşam sürmesi için köşkte kalmasın kabul eder. Yumurcak üçünün bir arada olmasını arzulamaktadır. Faruk, Selma’yı elde etmek ister ve bu amaçla Yumurcak’ı kaçırır. Selma’ya da geçmişteki mutluluğuna kurduğu tuzaklar dahil her şeyi anlatır. Selma onun olmazsa Yumurcak’ı öldürmekle şantaj yapar. Selma çaresiz, kabul etmek zorunda kalır. Konuştuklarına tanık olan Nihat ise iz sürüp buluştukları yere ulaşır. Selma’yı ve oğlunu kurtarır. Yumurcak, Selma ve Nihat bir daha hiç ayrılmamak üzere birleşirler…

ÖDÜL:
u 7. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde

S İlker İnanoğlu, “En başarılı Çocuk Oyuncu”

#YUMURCAK BELALI TATİL (1975) – Yönetmen: Jean Marie Pollardi, Senaryo: Claude Lagarde Görüntü Yönetmeni: Guy Marıa, Kamera Asistanı: Cengiz Tacer, Eser: Jean Mary Pallard, Sesleri Alan: Pıerre Charon, Yönetmen Yardımcısı: Samim Utku, Jan Brindizi, Yapım: Erler Film/Türker İnanoğlu, Türk – İtalyan – Fransız Ortak Yapımı

Oyuncular: İlker İnanoğlu, Filiz Akın, Jess Hahn, Jean Marıe , Gordon , Mıtchell, Jack Insermını, Ceyda Karahan

KONU: Serdar (Jean Marie) evli ve heyecanla eşinin doğum yapmasını bekleyen genç bir baba adayıdır. Doğum tehlikeli ve riskli bir hal almıştır. Serdar ikilemde kalır, ama çocuğunu tercih eder ve anneyi kaybederler. Aradan yıllar geçer. Yumurcak (İlker İnanoğlu) büyür. Serdar kendini işlerine öyle kaptırmıştır ki, bir baba olarak on yaşındaki oğlu Yumurcak’a karşı görevlerini ihmal etmektedir. Çocuk babasını az görse de yine de ona hayrandır. Yumurcak’la bakıcısı Zeynep (Filiz Akın) ilgilenmektedir. Serdar’ın cezaevinde geçirdiği yıllardan tanıdığı Cafer sınırı geçerken yakalanır. Serdar arkadaşı Nihat’la (Gordon Mitchell) birlikte onu kurtarır. Ama daha sonra Nihat, Cafer’le birlik olup Yumucak’ı kaçırır. Cafer kaçırdıkları çocuğun Serdar’ın oğlu Yumurcak olduğunu bilmemektedir. İkisi Serdar’dan fidye isterler. Serdar oğlunu kaçıranların Nihat ve Cafer olduğunu anlamıştır. Çünkü Nihat doğum sırasında ölen karısının kardeşidir ve intikam hissiyle hareket etmektedir. Aslında yumuşak kalpli bir insan olan Cafer çocuğa bir zarar gelmemesi için dikkatli davranmaktadır ve Yumurcak’tan hoşlanmıştır. Serdar on yıl ilgisiz kaldığı oğlunun birden kendisi için neler ifade ettiğini anlamıştır. Cafer de Yumurcak’la konuşmalarından onun Serdar’ın çocuğu olduğunu öğrenince onunla birlikte kaçar. Yumurcak ise itilip kakılmakla geçmiş küçücük yaşamında ilk kez kendisine değer veren bu koca adamı sever. Nihat ve adamı Mehti peşlerindedir. Öte yandan izlerini süren Serdar Mehti’yi öldürür. Nihat Yumurcak’ı bir ara rehin alırsa da Cafer yetişerek onu kurtarır. Nihat ta ölür. Sonunda Cafer ve Serdar karşı karşıya kalmışlardır. Cafer’in oğluna bir kötülük yapacağını düşünen Serdar Yumurcak’ı geri almak için Cafer’i öldürme girişiminde bulunur. Yumurcak öne atılır ve Nihat’ın elinden kendisini Cafer’in kurtardığını söyler. Tüm isteği on yıl boyunca hiç sevgi göstermediği oğlunu geri almak olan Serdar, Yumurcak’ın en iyi dostu ve arkadaşı saydığı Cafer’le kalmak istediğini duyunca bir şey diyemez. Yumurcak ve koca adam Cafer dağlara doğru yola çıkarlar. Serdar’ın gözünden bir damla yaş süzülür… Fakat artık çok geçtir…

#YUMURCAK FAKA BASMAZ (1962) – Senaryo ve Yönetmen: Aydın Arakon, Kamera: Şadan Kâmil, Yapım: Acar Film/Murat Köseoğlu

Oyuncular: Fikret Hakan, Silvia Penses, Altan Erbulak, Hüseyin Baradan, İnci Erol, Birsen Menekşeli

#YUMURCAK KÖPRÜALTI ÇOCUĞU  (1970) – Yönetmen: Türker İnanoğlu, Foto Direktörü: Çetin Gürtop, Senaryo: Erdoğan Tünaş, Fuat Özlüer, Yapım: Erler Film/Türker İnanoğlu

Oyuncular: Filiz Akın (Selma), Cüneyt Arkın (Nihat Ak), Necdet Tosun (Trafik Ahmet), Sedef Ecer (Ayşe),  Sami Hazinses (Viraj Ali), Kadir Savun (Korna Mehmet), Adnan Mersinli (Stepne Recep),  Nevin Nuray (Aysel Oynak), Behçet Nacar (Bekir), Hulusi Kentmen (Hilmi Orkan, Nubar Terziyan (Komiser), Haydar Karaer (Doktor), Ahmet Turgutlu (Dondurmacı), Lütfi Engin (Yoğurtçu), Mustafa Yavuz (Domatesçi), Ali Seyhan, Nermin Özses (Komşu), Süha Doğan (Tayfur), Çocuk Oyuncu:  İlker İnanoğlu (d:1965)

KONU: Yumurcak (İlker İnanoğlu), babası Nihat’la (Cüneyt Arkın) yaşayan ve yaramazlıklarından tüm mahallenin yaka silktiği, sevimli ama afacan bir çocuktur. Nihat eski bir arabada taksicilik yapar. Bir gün taksisine başı dertte olan Aysel isimli bir pavyon şarkıcısı biner. Onu kurtaran Nihat, Aysel’in şoförü olarak çalışmaya başlar. Pavyonun ortaklarından Bekir’in reddedilmesine karşın Aysel’de gözü vardır. Nihat’ın evine bıraktığı sarhoş Aysel’le yukarı çıktığı bir akşam diğer patron kıskandığı Bekir’i öldürüp cesedini Nihat’ın taksisinin bagajına koyar. Polise haber verip Nihat’ın da tutuklanmasına neden olur. Olay basına iki çılgın aşığın yani Nihat’la “metresi” Aysel’in tuzağı gibi yansır. Mahkemede de tanıklar olayı bu şekilde anlatınca, buna çok üzülen Selma (Filiz Akın) sokakta dalgın bir şekilde dolaşırken kaza geçirir. Bu arada Yumurcak mahkemeye bakan hakimle konuşur ve kaza sonucu kör olan Selma’nın, hakimin yardımıyla ameliyat edilerek gözlerinin açılmasını sağlar. Diğer yandan cinayet silahı Nihat’ın ev bahçesine gizlice bırakılır, ama bunu gören Yumurcak silahı saklar. Sonra götürüp hakime teslim eder ve Nihat serbest bırakılır. Nihat ile hakim birlikte pavyona giderler. Katil, yani pavyonun patronun kaçmaya çalışır, Aysel onunla gitmeyince Yumurcak’ı rehin alır. Arkadaşları ile birlikte iz süren Nihat oğlunu kurtarır. Polis de gerçek katili yakalar. Korkulu günler ve saatler sonra ermiş, Yumurcak ve ailesi tekrar eski mutlu günlerine dönmüşlerdir…

#YUMURCAK KÜÇÜK KOVBOY (1973) – Yönetmen: Guido Zurli, Senaryo: Fuat Özlüer, Erdoğan Tünaş, Arpad De Riso, Görüntü Yönetmeni: Çetin Gürtop, Sanat Yönetmeni: Sohban Koluoğlu, Yapım: Erler Film/Türker İnanoğlu, Pineschi, TÜRK – İTALYAN ORTAK YAPIMI

Oyuncular: Cüneyt Arlkın, Pascale Petit, Alan Steel, Evelyn Steward, Erol Taş, Sohban Koloğlu, Feridun Çölgeçen, Süheyl Eğriboz, İhsan Gedik, Tevfik Şen, Kudret Karadağ, Oktara Durukan, Remziye Fırtına, Zeki AlpanÇocuk Oyuncu: İlker İnanoğlu

Konu: Vahşi Batı’nın ücra bir kasabasında yaşayan Yumurcak’ın (İlker İnanoğlu), okulu tatil olmuş, evine dönerken azıl haydut çetesi Demirbilek ve adamları onu kaçırır. Annesi Maureen’den fidye isterler. Maureen fidyeyi ödese bile oğlunu kurtaramayacağını düşünür ve iyi silah kullanan bir kovboy arar. Kimse Demirbilek’le uğraşmak istemez. Eski bir haydut olan Keskin’i (Cüneyt Arkın) bulur. Çok iyi bir silahşör olduğu halde yıllar önce bir çocuğun ölümüne neden olmuş, vicdan azabı ile uzun süredir işsiz ve perişan bir yaşam süren Keskin, Maureen’in yalvarmalarına dayanamaz, işi kabul eder. Aslında Demirbilek’in adamı olan Maureen’in yardımcısı Keskin’i haber verir ve yakalatır. Sonra Maureen’e Keskin’im öldürüldüğünü ve fidyeyi ödemeleri gerektiğini söyler. Maureen parayı bulmak için çiftliği ipotek ettirir. Yumurcak ise bu arada herkes uykuya dalınca Keskin’in iplerini çözer ve ikisi kaçarlar. Bunlardan habersiz Demirbilek’e fidyeyi vermeye giden Maureen yardımcısının da çeteden olduğunu anlarlar. Demirbilek ve adamının ona saldırdığını gören Keskin ve Yumurcak birlikte hareket edip genç kadını kurtarırlar. Keskin, çetebaşı Demirbilek ve adamını öldürür. Yumurcak ise annesine tekrar kavuşmuş olmanın mutluluğunu yaşar…

#YUMURCAK KÜÇÜK ŞAHİT (1972) – Yönetmen: Guido Zurli, Senaryo: Fuat Özlüer, Kamera: Cengiz Tacer, Kurgu: Metin Miroğlu, Sanat Yönetmeni: Sohban Koloğlu, Yönetmen Yardımcısı, mZeynep Tedü, Kamera Asistanı: Hüseyin Karındoyuran, Yapım Koordinatörü: Memduh Karakaş, Yapım Sorumluları: Raif Özkök, Aziz Kıskanç, Ahmet Akgün, Ahmet Akdoğan, Işık Şefi: Şevket Yılmaz, Ses Kayıt: Tuncer Aydınoğlu, Yapım: Erlşer Film/Türker İnanoğlu, Acar Film Stüdyosunda Hazırlanmıştır)

Oyuncular: Filiz Akın (Selma), Ekrem Bora (Kenan), Bahar Erdeniz, Hulusi Kentmen (Komiser), Necdet Tosun (Kapıcı), Kayhan Yıldızoğlu, Mürüvvet Sim,  Suphi, Tekniker, Ali Seyhan, Çitlenbik İhsan, Ümit Aktan, Çocuk Yıldız: İlker İnanoğlu –d. 1965 (Yumurcak)

Konu: Vahşi Batı’nın ücra bir kasabasında yaşayan Yumurcak’ın (İlker İnanoğlu), okulu tatil olmuş, evine dönerken azıl haydut çetesi Demirbilek ve adamları onu kaçırır. Annesi Maureen’den fidye isterler. Maureen fidyeyi ödese bile oğlunu kurtaramayacağını düşünür ve iyi silah kullanan bir kovboy arar. Kimse Demirbilek’le uğraşmak istemez. Eski bir haydut olan Keskin’i (Cüneyt Arkın) bulur. Çok iyi bir silahşör olduğu halde yıllar önce bir çocuğun ölümüne neden olmuş, vicdan azabı ile uzun süredir işsiz ve perişan bir yaşam süren Keskin, Maureen’in yalvarmalarına dayanamaz, işi kabul eder. Aslında Demirbilek’in adamı olan Maureen’in yardımcısı Keskin’i haber verir ve yakalatır. Sonra Maureen’e Keskin’im öldürüldüğünü ve fidyeyi ödemeleri gerektiğini söyler. Maureen parayı bulmak için çiftliği ipotek ettirir. Yumurcak ise bu arada herkes uykuya dalınca Keskin’in iplerini çözer ve ikisi kaçarlar. Bunlardan habersiz Demirbilek’e fidyeyi vermeye giden Maureen yardımcısının da çeteden olduğunu anlarlar. Demirbilek ve adamının ona saldırdığını gören Keskin ve Yumurcak birlikte hareket edip genç kadını kurtarırlar. Keskin, çetebaşı Demirbilek ve adamını öldürür. Yumurcak ise annesine tekrar kavuşmuş olmanın mutluluğunu yaşar…

#YUMURTA (2007) – Yönetmen: Semih Kaplanoğlu, Görüntü Yönetmeni: Özgür Eken, Senaryo: Orçun Köksal, Semih Kaplanoğlu,  Ses: İsmail Karadaş, Miksaj: Yorgos Mikrogiannakis, Sanat Yönetmeni: Naz Erayda, Genel Koordinatör: Özkan Yılmaz, Kurgu: Ayhan Ergürsel, Semih Kaplanoğlu,
Suzan Hande Güneri, Kurgu: Hande Güneri, Ayhan Ergürsel, Semih Kaplanoğlu, Genel Koordinatör: Özkan Yılmaz, 1. Yönetmen yardımcısı: Iraz Uzun Sanders, Işık Şefi: Fatih Özçelik, Yapım :  Kaplan Film/ Production Semih Kaplanoğlu, Ortak Yapımcı: Lilette Botassi, Inkas Film Production, Yunanlı Yardımcı Yapımcı/Panayiotis Papazoğlu (PPV S.A.), Ses Stüdyosu Papazoğlu S.A. (Athens), Laboratuar: Sinefekt (İstanbul), Sklavis Lab (Athens)

Oyuncular:

Nejat İşler (Yusuf), Saadet Işıl Aksoy (Ayla), Ufuk Bayraktar (Haluk), Tülin Özen (Sahaftaki kadın), Gülçin Santırcıoğlu (Gül), Kaan Karabacak (Çapacı çocuk), Semra Kaplanoğlu (Zehra), Merve Kalafat /gelin), Cengiz Bozkurt

Konu: Şair Yusuf, annesi Zehra’nın ölüm haberini alır ve yıllardır uğramadığı kasabadaki çocukluk evine geri döner. Bakımsızlıktan harap düşmüş bir evde onu genç bir kız, Ayla beklemektedir. Yusuf beş yıldır annesi ile yaşayan bu uzak akrabadan habersizdir… Ayla’nın Yusuf’tan bir
isteği vardır. Zehra’nın ölmeden önce adadığı adağı oğlu Yusuf yerine getirmelidir. Taşra hayatının durağan ritmi, eski sevgili, dostlar ve hayaletlerle dolu mekanlar ve içini
kaplayan suçluluk duygusu yüzünden Yusuf bu teklife karşı koyamaz. Ve Ayla ile birlikte üç-dört saat uzaklıktaki bir yatır türbesinde yapılacak kurban kesimi için yola çıkarlar.
Kurbanlığın seçileceği sürünün bulunamaması yüzünden geceyi bir krater gölünün kenarındaki otelde geçirirler ve otelde rastladıkları bir düğünün atmosferi Yusuf’la Ayla’yı birbirlerine yaklaştırır

Yağan ilk kar suçluluğu örterken, koçun kurban edilişi Yusuf’un kaderini değiştirecek midir?

! Türkiye’de son elli yılda acaba kaç milyon kişi farklı beklen­ti ve umutlarla yaşadıkları köyleri, kasabaları terk ede- rek büyük kentlere göçmüştür ve kaçı rüyalarını gerçeğe dönüştürebilmiştir? Bu soruların yanıtlarını hiçbir zaman bilemeyiz. Ancak Türk sinema tarihinde büyük kente göç ile ilgili filmler önemli yer tutar. Peki ya genç bir şair olarak büyük umutlarla küçük kasabanızı terk edip büyük kente göçmüşseniz, ilk kitabınızla göreceli bir ün kazanıp gelecek için tatlı hayaller kurmuşsanız, sonra işler iyi gitmeyince aynı zamanda yatıp kalktığınız ikinci el kitap satan bir dükkânda kısılıp kalmışsanız… İşte tam o sırada annenizin ölüm ha­beri gelince ve kasabanıza geri dönmek zorunluluğuyla karşı karşıya kalınca ne yapardınız? Yabancılar “şiirsel sinemanın olağanüstü bir örneği” olarak değerlendirdiler Yumurta’yı. Bizce Semih Kaplanoğlu “kişinin geçmişine dönüşü” ve “aslında insan hiçbir zaman kökenlerinden kopamaz” temaları üzerine çok farklı ve duyarlı bir film gerçekleştirmiş. “[30]

YUSUF ÜÇLEMESİ /YÖNETMEN NOTU

2005’in Şubat ayında 55. Berlinale’nin Forum Bölümü’nde Dünya Prömiyeri yapılan ikinci filmim Meleğin Düşüşü için Berlin’de iken Forum bölümünde bazı yönetmenlerin kendi taşralarına bakışları bana yeni bir ufuk açtı.

Ülkeme döndükten kısa bir süre sonra Anadolu taşrası hakkında yazmaya koyuldum ve yazdığım küçük hikayeler, bir üçleme doğurdu. Adları sırasıyla ‘Bal’, ‘Süt’ ve ‘Yumurta’ olan üç uzun metrajlı film projesinden oluşan üçlemenin çekimlerine son hikaye olan ‘Yumurta’ ile başlamayı hedefliyorum.. Ki gösterimler de ‘Yumurta’, ‘Süt’ ve ‘Bal’ olarak geriye doğru programlanacak.

Sinematografik anlamda uzun soluklu bir geriye dönüş (Flash Back)’den bahsediyorum,.. Dünya taşrasının globalleşen çehresi ve görüntüsünden otantik olana doğru bir iç yolculuk da diyebiliriz buna. Uygarlığın körelttiği zaman duygusunu az da olsa hala bizim taşrada hissedebilmek mümkün.

Bu aynı zamanda bir anne-oğul ilişkisinin son günlerinden (annenin ölümü Yumurta) ilk günlerine (oğlun doğumu, Bal) uzanan arkeolojik bir kazı çalışması olacak. Geçip giden zamanın ağırlığını ve acısını ancak bu şekilde anlatabileceğimi umuyorum ki böylece herkesi kendi zamanı hakkında düşünmeye ve hatırlamaya davet edebileyim. Ne de olsa hepimizin annesi var ve her şey belki de onunla geçirdiğimiz ve artık geçiremeyeceğimiz zamanlarda saklı.

Filmlerimde ağırlığı hikayeden, yani senaryodan yana kullanmadığımı belirtmek isterim. Sinemanın ham maddesinin zaman olduğuna inanıyorum. Yalın, konuşmayan görsel ve işitsel ayrıntılarla biçimlendirilmiş, ve her solukta geçmekte olan zamanı hatırlatmaya çalışan bir ifade yolu benimki.

Yusuf Üçlemesi’nde de “Meleğin Düşüşü’nde olduğu gibi gerçek mekanlarda çalışacağım. (Semih Kaplanoğlu)

YUMURTA” KÜLTÜR ve TURİZM BAKANLIĞI’NDAN DESTEK

T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Destekleme Kurulu 1-3 Haziran 2006 tarihlerinde yapılan değerlendirme sonucunda Semih Kaplanoğlu’nun “Yumurta” adlı projesine 270.000 YTL’lik yapım desteği verme kararı aldı.

 

“YUMURTA” EURIMAGES’DAN 150.000 AVROLUK DESTEK ALDI

Avrupa ortak yapımlarına destek sağlayan Eurimages Ekim toplantısında “Yumurta”ya 150.000 Avroluk destek verdi. “Yumurta” Türk-Yunan ortak yapımı.

YUMURTA /YÖNETMEN NOTU

Adları sırasıyla ‘Bal’, ‘Süt’ ve ‘Yumurta’ olan üç uzun metrajlı film projesinden oluşan kronolojik üçlemeyi çekmeye son hikaye ‘Yumurta’ ile başladım.. Ki gösterimler de ‘Yumurta’, ‘Süt’ ve ‘Bal’ olarak geriye doğru programlanacak.

Sinematografik anlamda uzun soluklu üç filmlik şimdiki zamanda bir geriye dönüş (Flash back) planlıyorum.

Geçip giden zamanın ağırlığını ve acısını ancak bu şekilde anlatabileceğimi umuyorum ki böylece herkesi kendi zamanı hakkında düşünmeye ve hatırlamaya davet edebileyim. Ne de olsa hepimizin annesi var ve her şey belki de onunla geçirdiğimiz ve artık geçiremeyeceğimiz zamanlarda saklı.

Sinemanın ham maddesinin zaman olduğuna inanıyorum. Yumurta, kahramanım Yusuf’un zamanı, mekanı ve dolasıyla kendini; Bresson’un, Tarkovski’nin, Satyajit Ray’in ve Ozu’nun sinematografik kuralları içinde arıyışıdır.

Ve film yapmak benim için tamamen metafizik ve felsefi bir eylemdir.

“QUİNZAİNE DES RÉALİSATEURS” BÖLÜMÜNDE ÖNEMLİ KEŞİFLER
(Jean-Luc Douin /Le Monde)

Türk Semih Kaplanoğlu’nun, Yumurta adlı filminde Latin Avrupa’nın büyük yönetmenlerinin hüzünlü dinginliklerini taşıyan büyüleyici bir şeyler var. Bir şair, annesinin öldüğü çocukluk evine geri dönüyor, kendisini kuzeni olduğunu sonradan öğrendiği genç bir kız karşılıyor. Annesinin ev işlerine yardımcı olan bu genç kız, genç şaire annesinin bir vasiyetini iletiyor ve bunu yerine getirmesini istiyor: Bir koçu kurban etmek.
Sessizliğe ve bakışlara odaklanan ve daha çok iç dünyaları yansıtan film, geçmiş zamana, kaybolan zamana, aileye karşı duyulan suçluluğa ve çocukluğun geçtiği mekânlara yeniden kavuşmaya ilişkin heyecanları tazeleyen bir hikâyeyi anlatıyor. Genç erkekle genç kadın arasında gündelik davranışlarla doğan gizli suç ortaklığını yansıtıyor. Kahvaltı sofrasındayken veya bahçede tavuğun yumurtasını ararken, arabada ve hatta kendilerini ortasında buldukları bir köy düğününde adım adım birbirlerine doğru çekilmelerini izliyoruz. Aslında fiziki olarak birbirlerinden uzaklaşsalar da, kalp atışlarını hızlandıran bu çekim, gözlerinden okunuyor

23/05/2007
MEMLEKETE DÖNÜŞ DEFTERİ
M. M. /L’humanité

“Quinzaine des réalisateurs”. Taşradaki cenaze törenleri, geleneksel ile modern arasındaki Türkiye resminin eskizleridir.

Bir köy yolunda, sabit uzun bir plan, yaşlı kadının yavaş adımlarla yürüyüşünü adeta ölümsüzleştiriyor. Kadın kadrajdan çıktığında, kamera onu tekrar bulmak için bir süre bekliyor. Onu yakaladıktan sonra, kadının sonsuzluğa doğru çerçeveden çıkışıyla çekim planı tamamlanmış oluyor. Başlangıçtan itibaren, Semih Kaplanoğlu’nun tarzı kendini gösteriyor. Uzak filminin yönetmeni ünlü Nuri Bilge Ceylan’ın tarzını hatırlatıyor.
Hikâye bizi, İstanbul’da oturan kitap satıcısı ve yazar Yusuf’un izlerine götürüyor. Yusuf, annesinin cenaze törenine katılmak üzere çocukluk evine döner. Orada, yıllardır annesiyle birlikte yaşayan genç Ayla ile karşılaşır. İkisi arasında kurulan bağ, Yusuf’un çabucak İstanbul’a dönme isteğiyle kaybolmaya yüz tutacak gibidir. Ancak Yusuf’un şehre dönüşü annesinin yerine getirmesini istediği son arzusu yüzünden bir türlü gerçekleşemez. Dönerse suçluluk duyacaktır, zira annesinin Yusuf’a Ayla aracılığıyla bıraktığı vasiyetin yerine getirilmesi gerekmektedir.

Belirli bir yavaşlıkta kurgulanmış Yumurta, düz bir hikâye gibi akıyor. Görünüşte amaç bu doğrultuda olacakları çağrıştırmakla yetiniyormuş gibi. Ama bu düz akışın ardında, Kaplanoğlu’nun çok daha ihtiraslı bir sinema anlayışı yatıyor. Her şeyden önce bize yüzyılımızı anlatıyor. Küçük dokunmalarla kırsal göçü sergiliyor, başka yerleri görme arzusunu dile getiriyor, nesiller arasındaki bağlantıları ve hatta kadının toplumdaki yerini betimliyor. Gelenek ile modern arasında iki dünyayı bir arada yaşatmaya çalışan bir Türkiye’yi tanımlıyor. Hikâye, bir bakışla veya önemsiz gibi gözüken bir sözle giderek gelişiyor. Kaplanoğlu’nun sanatında, her şeyden esinlenilebilir. Ve bir dejavüden bahsedilecekse, az riskli bir anlatımı kolay bulmak; ama ani bir biçimde karşınıza çıkan bu ‘humor’u doya doya yudumlayarak, adeta huzur veren bir dinginliğe sürükleyen görüntülerin güzelliğine de kendinizi kolayca bırakabilirsiniz.

23/05/2007
BU KADAR İYİ BİR FİLM NEDEN ANA YARIŞMADA DEĞİL
Rüdiger Suchslandi /Artechock

Türk sinemasının en iyi örneklerinden birisini bu yılki Cannes Film Festivali’nde “Yönetmenlerin 15 Günü” bölümünde izlemek mümkündü; Semih Kaplanoğlu’nun üçüncü uzun metraj filmi “Yumurta”. Kaplanoğlu’nun bir önceki filmi “Meleğin Düşüşü” de Berlin Film Festivali’nde gösterilmişti. “Yumurta”nın Cannes’da bu bölüme kabul edilmesi hem yönetmen, hem de seçki açısından sevindirici ama insan bu kadar iyi bir filmin neden ana yarışmada yer almadığını kendisine sormadan edemiyor. Günümüz Türk sinemasının en çok tanınan yönetmeni Nuri Bilge Ceylan olabilir, ancak kanımca “Yumurta” Ceylan’ın geçen yıl Cannes’da yarışan filmi “İklimler”i geçtiği gibi, Kaplanoğlu zamandaş bu iki yönetmenden daha ilginç ve daha dikkate değer olanı. “Yumurta” kronolojik olarak son halkası olduğu üçlemenin ilk filmi. Üçlemedeki diğer filmler “Süt” ve “Bal” adını taşıyacaklar ve “Yumurta”nın başkahramanı Yusuf’u 18 yaşında bir delikanlı ve bir çocuk olarak karşımıza getirecekler. Yusuf “Yumurta”da hayallerini tam olarak gerçekleştirememiş, artık pek genç sayılamayacak şehirli bir entelektüel. Bir kitabevinin sahibi ve yakın zamanda bir şiir kitabı yayımlanmış. Annesinin ölümü ertesindeyse birkaç günlüğüne memleketine, taşraya geri dönüyor. Ceylan veya Zeki Demirkubuz’un filmlerinden tanıdık olduğumuz, son dönem Türk sinemasının bildik motifleri burada da varlar. Fakat olay örgüsü ağlamaklı olmaktan uzak, soğukkanlı, ilerici, hatta yer yer ironik bir şekilde gelişiyor. Yusuf bu kısa ziyareti esnasında ikinci göbekten kuzeni Ayla ile tanışıyor. Memleketini terk etmek ve üniversiteye gitmek Ayla’nın en büyük hayali. Yusuf ve Ayla bu birkaç günü beraber geçiriyor, komşu bir köye gidiyor, bazı akrabalarını ziyaret ediyorlar. Sonundaysa bir çift oluyorlar. “Yumurta” seyirciyi çabucak şiirsel bir atmosfere çekiyor. Kaplanoğlu nadiren başarılan bir şeyin ustalıkla üstesinden geliyor, ufak imaların yardımıyla, resimler aracılığıyla her şeyi anlatıyor. Esasen daha ilk karşılaşmalarında Yusuf ve Ayla’nın birbirleri için uygun olduklarını hissediyoruz, ancak finale kadar iki karakter arasındaki ilişki belirsiz kalıyor, ki Ayla’nın Yusuf’a kümesten bir yumurta getirdiği son sahnenin de yoruma açık olduğu söylemek gerek. Film boyunca müthiş bir görüntü yönetimi çalışması son derece uyum içerisinde resimler yakalıyor, zamanın akışını unutup sonsuzluğa odaklanmamızı sağlıyor. Evet, “Yumurta” bir bakıma bir “doğaya dönüş” filmi, ancak baştan sona belirli bir muğlaklığı koruyan, asla özenti veya kaderci durmayan cinsinden. Film bu özellikleriyle André Téchiné’yi veya Jean Renoir’ı hatırlatıyor. Hatta kimi sahnelerde Renoir’ın “Nehir”ine gönderme yapıldığını düşünmek bile mümkün. Resimlere methiye düzmeyi tercih ediyorsanız şöyle de diyebiliriz, eğer Ceylan Türk sinemasının Angelopoulos’u ise, Kaplanoğlu da Renoir’ı.

25/05/2007
YUMURTAYI PEK BİR SEVDİLER
Defne Gürsoy /Birgün

Cannes festivalinde resmi seçkinin yanı sıra, Uluslararası Eleştirmenler Haftası ve Yönetmenlerin On Beşi adlı iki bölümde yüzlerce eser gösterilmekte. Bu yıl Film Yönetmenleri Derneği’nce atanan Olivier Pere yönetimindeki seçici ekip, dünyanın dört bir yanından ıooo’i aşkın film izleyerek seçkilerini hazırlamışlar. Resmi bölümde Cinefondation Atölyesine “Süt” filmiyle seçilen Semih Kaplanoğlu, 22 Mayıs’ta Yönetmenlerin On Beşi’ne de “Yumurta” ile katıldı. Olivier Pere gösterim öncesi filmi “günümüz sinemasında benzeri az bulunan cinsten bir şiirsel sinema örneği” olarak niteledi.

“Yumurta-Süt-Bal”dan oluşan “Yusuf Üç-lemesi”nin ilk ayağı olan film, doğduğu kasabaya annesinin cenazesini kaldırmaya gelen bir “kentli” oğlun hikâyesi. Yusuf (çok başarılı Nejat İşler) anne evinde annesinin son yıllarında can yoldaşı olmuş uzaktan akrabası genç Ayla (güzel ve yetenekli Saadet Işıl Aksoy) ile karşılaşır. Kasabada herkes, ölen annenin başarılarını överek yücelttiği Yusuf’a hayrandır, Ayla da sessizce bu akıma kapılır. Kaplanoğlu bizleri adeta şef-kade görüntülediği Yusuf’un en derinine indirmeyi başarıyor.

BAKIŞTAKİ ZERAFET VE SABIR

Semih Kaplanoğlu’nun sinemasını doğrusu buralarda tanıyanların sayısı kısıtlıydı. Ancak filmin büyüsü, filmden övgüyle bahseden önemli gazete eleştirmenleri dahil herkesi sardı. Ertesi günkü Liberation gazetesi eleştirmeni Olivier Seguret, “Yumurta, Nuri Bilge Ceylan’ın öncülüğünü yaptığı ve artık Türk stili diye adlandırabileceğimiz ekolün başarılı bir parçası: Karelerin genişliği, manzaraya ağıt, yavaşlık ve duyarlık, zamana bırakılan zaman… Kaplanoğlu’nun bakışındaki zarafet ve sabır, özenli, tertemiz planlarını besliyor” diyor. Semih Kaplanoğlu’nun Le Monde ve l’Humanite gazetelerinden aldığı benzer övgüler, yönetmenin yakın gelecekte en azından Fransa’da dikkatle izleneceğini müjdeliyordu. Uluslararası Köyde bu yıl çok yoğun bir etkinlik ve tanıtım çabasındaki Türkiye standında 22 Mayıs akşamı verilen kokteylin adı “Türkiye: Bir Festival” idi. Yüzlerce davetlinin katıldığı gecenin başarısı ve zenginliği ertesi gün festivalcilerin hâlâ di-lindeydi. Fatih Akın’ın resmi yarışma filmi “Auf der Anderen Seite-Yaşamın Kıyısında”yı festivale katılan Türkler kadar Almanlar, hatta tüm eleştirmenler heyecanla bekliyordu. “Yaşamın Kıyısında” Akın’ın “Duvara Karşıyla başladığı Aşk-Ölüm-Şeytan adlı üçlemesinin ikinci ayağı, yani Ölüm’ü işliyor. Filmde 6 ayrı karakter işleniyor. Sanatının doruğundaki Tuncel Kurtiz’in canlandırdığı Trabzonlu işçi emeklisi Ali ve üniversitede Alman Edebiyatı profesörü oğlu Nejat’ın (Baki Davrak) yaşamları, Ali’nin Yeter (çok başarılı Nursel Köse) adlı bir hayat kadınıyla tanışması ve birlikte yaşamaya başlamasıyla alt üst oluyor.

Yeter uzun zamandır haber alamadığı kızı Ayten’in (Nurgül Yeşilçay) hasretiyle yaşarken, Akın bir eylem sonrası ülkeden kaçarak Almanya’ya giden Kürt militan Ayten’in yaşamına davet ediyor bizi. Yönetmen, Ayten’in burada tanıştığı Lotte ile ilişkisi, Lot-te’nin annesi (olağanüstü Hanna Schygulla) ile çatışmaları, sımrdışı edilen Ayten’in peşinden önce Lotte’nin, ardından da annesinin gidişiyle çok karmaşık bir hikâye kuruyor. Fatih Akın’ın sineması ve üslu-bundaki ustalık artık kendini kanıtlamış seviyede. Ne var ki, “Yaşamın Kıyısında” ile tek bir filmle birçok şey söylemek isterken, ayrıntıda boğuluyor ve 6 karakterin hiçbirinin yeterince derinine inemiyor. Belki de Almanya kadar iyi tanımadığı Türkiye’nin karmaşık yapısına yeterince hâkim olmadığı için, yer yer slogan ve klişelerin tuzağına düşüyor. Ve 23 Mayıs sabahı filmi izleyen 3000 gazeteci ve eleştirmeni ne yazık ki hayal kırıklığına uğratıyordu.

23/05/2007
“YUMURTA”NIN SEVECENLİĞİNDE
Olivier Seguret /Liberation

Önce bir itiraf: Daha düne kadar Türk yönetmen Semih Kaplanoğlu hakkında hiçbir şey bilmiyorduk. Kırklı yaşlardaki bu sinema adamı, Radikal isimli İstanbul gazetesinde sanat eleştirmenliği yapan bu adam, “Yusuf Üçlemesi” isimli projesini (Yumurta-Süt-Bal) bizlere sunmaya hazırlanıyor. İşte bunlardan birincisi:

Zarif. Yumurta, annesinin ölümüyle yas tutan ve onu defnetmek için çocukluk evine dönen bir evladın hikâyesini anlatıyor. Aile evine geldiğinde genç ve güzel Ayla ile karşılaşır. Ayla, ölen annesinin, birkaç yıldan beri kendisine yardımcı olması maksadıyla evine aldığı genç kızdır. Ayla’nın (yetenekli ve güzel oyuncu Saadet Işıl Aksoy) pek de yüz vermediği elektrikçi bir erkek arkadaşı vardır. Kasabadaki diğer birçok insan gibi, Ayla da, büyük şehirde yaşayan, bir kitapçı dükkânı olan ve ilk çalışmaları yayımlandığı zaman Türk basınında birkaç makale yazan Yusuf’a karşı sessiz ve göz kamaştırıcı bir hayranlık duymaktadır. Fakat şair Yusuf yazdıklarını beğenmiyordur ve kalemini bu aralar kınına koymuştur.
Eğer Türk stili diye bir şeyin varlığından bahsedebilirsek, Yumurta’nın gerçekleştirdikleri onu Nuri Bilge Ceylan ustaya yaklaştırıyor: Kadraj derinliği, peyzajlardaki hüzün, dinginlik ve netlik, zamana bırakılmış zaman… Henüz İklimler’in yönetmeninin tüm yüce kaynaklarına sahip değil ama onun amacı, zarafetiyle, engin sabrıyla kabul gören bir sinema adamı olmak: Sık sık, çok iyi hesaplanmış planları, son derece klasik dinginliği ve tanımı olanaksız ‘soğuk bir kıvılcım’ onun yönetmenliğini taçlandıran önemli unsurlar.

İnsanlık. Muhteşem ve sert bir Türk kışına ait kısa günler boyunca, Semih Kaplanoğlu’nun hassas kamerası, iç dünyasını tüm yönleriyle Yusuf’un üzerine odaklıyor (yetenekli ve dayanılmaz Nejat İşler): Kâbuslar, ürküntüler, beyin travmalarına eşlik eden hülyalar, duyarlılık ve huzur veren gülümseyişler. Kısa sürede başarıyı getiren de, işte bu sakin insanlık fırtınası: Ne uçarı ne de sadık bir evladın beklenen dönüşü olarak tanımlayabileceğimiz Yumurta, bizi hazırlıksız yakalayan ve büyük bir parıltıyla karşımıza çıkarken bunu da gözümüze sokmamayı başaran bir film.

28/04/2007
‘ŞİİRSEL SİNEMANIN BAŞYAPITLARINDAN BİRİ’
Alin Taşçıyan /Milliyet

Cannes Film Festivali Yönetmenlerin On Beş Günü bölümü Sanat Yönetmeni Olivier Pere, Semih Kaplanoğlu’nun filmi için ‘Görsel gücü içimize dokundu’ dedi.

Semih Kaplanoğlu çekiniyordu, ama biz ısrar edince Cannes Film Festivali Yönetmenlerin On Beş Günü bölümü Sanat Yönetmeni Olivier Pere’den gelen mektubu göstermeye razı oldu. Pere, mektupta İngilizce olarak şöyle yazmış:

“Filminiz güzel bir anlatım ve görüntüye sahip, şiirsel sinemanın bir başyapıtı. (…) Öykü anlatımının özgünlüğü ve görsel gücü ta içimize dokundu.”

Cannes’da Yusuf üçlemesinin ilk filmi olan “Yumurta” gösterilirken, ikinci filmi olan “Süt” de Cinefondation Atölye’de film endüstrisinin ilgisine sunulacak. Başvuru yapılamayan Atölye’ye film projeleri, çeşitli fonlara başvurup buluşmalara katılanlar arasından Cinefondation seçicilerinin kararıyla kabul ediliyor. Kaplanoğlu, Atölye kapsamında dünyanın önde gelen uluslararası satış, dağıtım, yapım firmalarının temsilcileriyle tanışacak. “Yumurta” için şimdiden teklifler almaya başladı.

Yusuf üçlemesi ne anlatıyor? Ana temaları ve üç filmi birbirine bağlayan nedir?

Ana tema çeşitli yaşlardaki anne oğul ilişkisi. “Yumurta”, 40’lı yaşlarda bir şairin, annesinin ölümünden sonra, onun yokluğuyla birlikte yeniden kendisini keşfedişini anlatıyor. “Süt” aynı karakterin 17 yaşında annesinden ayrılışını, yani sütten kesilişini anlatıyor. “Bal” da 7 yaşındaki halini… Babanın ölümüyle beraber anneyle baş başa kalışlarını ele alıyor. 
Bu öykülerin her biri günümüzde, Türkiye’nin değişik yerlerinde geçiyor; geri dönüşler yok. “Yumurta” Tire’de çekildi. “Süt” için İç ya da İç Batı Anadolu’da yer arıyoruz. “Bal” için de Doğu Karadeniz dağlarını düşünüyoruz.

“Yumurta” ölüm sonrası boyutu da olan bir film…

Annenin çizdiği bir hayat var… Aslında biz bilerek ya da bilmeyerek biraz da onun içinde hareket ederiz. Yusuf’un annesi de oğlu ondan uzaklaşsa, başka bir şehirde, başka bir hayat yaşasa da o kasabada Yusuf ile ilgili bir dünya kurmuş. Yapmadıklarını yapmış. Kendince hikayeler anlatmış. Onun adına hediyeler göndermiş. Kasabada aslında Yusuf olmayan bir Yusuf tanınıyor. Annesiyle birlikte yaşayan kız da ısrarla annesinin adağını yerine getirmek istiyor. Yusuf bunu kabul ettikten sonra kozmik güçler giriyor devreye. Bir tür kader ortaya çıkıyor. Yusuf buna karşı koyamıyor.

“Meleğin Düşüşü”nde Balthus’un tablolarından etkilenmiştiniz. “Yumurta”da belirli bir görsel etki var mı?

Empresyonistler. Pisarro ve Courbet başta olmak üzere. Filmin arka yapısında Anadolu kırsalındaki hızlı değişimi ele aldım. O değişim devam ediyor. “Süt”ün merkezinde bu değişim var. Bir yanında santral, baraj öte yanında antik kent dururken ortada kalıp bocalayan Anadolu kasabası… İnsan ruhundaki değişimi en iyi hissedecek kişinin şair olduğunu düşünüyorum. Bunun da görsel karşılığı empresyonizm.
 Erime duygusu, zamanın geçişini hissettirmesi, doğa duygusunu geçirmesi… Renk ve doku olarak bunun üzerine gittim.

Başrole Nejat İşler’i seçmeniz nasıl oldu?

1994’te “Şehnaz Tango” setinde tanıştık. Böyle bir iklimde iyi bir performans çıkaracağına emindim. Ruhuna ve karakterine iyi oturdu. Kendi kendini ajite ederek, zorlayarak vücut dilini ve iç ritmini iyi yakaladı. Onun ne kadar geniş yelpazede bir oyunculuk çıkarabileceği belli oldu. Yetenekli bir oyuncu ve filme çok katkıda bulundu. Zekasını ve kalbini kullanabilen ve işine katabilen bir oyuncu. Profesyonel gibi değil. Role kan ve can verebiliyor.

Kadın oyuncunuz Saadet Işıl Aksoy’u hiç tanımıyoruz…

Büyük konuşmayayım ama önümüzdeki dönemin önemli oyuncularından biri olacak. B. Ü. İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Şimdi Actor’s Studio’ya gidiyor. Çok özel bir fiziği var. Tecrübesizdi ama ne yapmak istediğimizi anladı.

21/05/2007

OYUNCULARINA GÜVENİYOR ‘YUMURTA’ YI TANITIYOR!
Aslı Örnek /Sabah

Yönetmen Semih Kaplanoğlu’nun ‘Yumurta’ isimli filmi yarın Cannes Film Festivali’nde gösterilecek. Filmine ve oyuncularına çok güvendiğini belirten ünlü yönetmen “Ufuk Bayraktar’ın ve Işıl Saadet Aksoy’un geleceği çok parlak” diyor .

Dünya sinemasının kalbinin attığı Cannes Film Festivali’ne Fatih Akın’ın yanı sıra bir Türk yönetmen daha davet edildi. İsmi Semih Kaplanoğlu… Bu davetle ‘Herkes Kendi Evinde’, ‘Meleğin Düşüşü’ adlı yapımlarıyla tanınan Kaplanoğlu’nun, bir üçleme olarak tanımladığı serinin ilk filmi ‘Yumurta’ dünyaya tanıtılacak. Yarın Cannes’da ‘Yönetmenlerin 15 Günü’ adlı yarışma dışı bölümde gösterilmesi planlanan filmle dünya Nejat İşler, Saadet Işıl Aksoy ve Ufuk Bayraktar gibi isimleri de tanıyacak. Kaplanoğlu’yla sinemaya bakışını, ‘Yumurta’, ‘Bal’ ve ‘Süt’ üçlemesini konuştuk.

‘YUMURTA’ DİŞİ BİR FİLM DEĞİL!

“Film’Yumurta’, ‘Bal’ ve ‘Süt’ü çekmeye nasıl karar verdiniz?

Ben bundan 4 yıl önce ‘Aydınlık Gün’ diye bir senaryo yazmıştım. Ardından taşra üzerine filmler izledim ve taşradaki değişimin farkına vardım. Bu değişim 30 ya da 40 sene önceki gibi değildi. Ben de yeniden o senaryoya döndüm. Elime aldığımda orada çok dişi bir durum olduğunu gördüm. Derken Orçun Türksal’la beraber bir üçlemeyi yeniden oluşturduk. Bu çalışmada sondan başlayıp, geri gidiyoruz.

Bunu biraz açar mısınız?

‘Yumurta’da 38-40 yaşı, ‘Sütte’ 17-18, ‘Bal’da ise 6-7 yaşlarındaki bir erkeğin yaşamına tanık oluyoruz. Ama bu tanıklıkların hepsi günümüzde geçiyor. Onun için tam anlamıyla flash back gibi değil! Bu üçlemede sadece bölgeler ve çektiğimiz yerler değişecek. Bazı oyuncular, diğer filmlerde de görünecek ve oynayacaklar.

Üçlemeye baktığımız zaman olayları bir erkek karakter üzerinden anlatıyorsunuz. Neden?

Erkek bir karakter var ama işin merkezinde asıl anne-oğul ilişkisi var. Buradaki annenin kapsadığı alan da tabii ki çok önemli. Ben toplumumuzda anne ve erkek çocuk arasındaki ilişkinin çok önemli olduğunu, yaşanan birçok şeyde de önemli yer tuttuğunu düşünüyorum.

‘Yumurta’nın kastına baktığımız zaman seçilmiş simalara rastlıyoruz. Bu kastı nasıl oluşturdunuz?

Biz Nejat’la ‘Şehnaz Tango’dan beri tanışıyoruz. O dönemden beri de hep “Bir proje olsa da Nejat’la bir araya gelsek” diye düşünüyordum. ‘Yumurta’daki karakter de ona çok uyuyordu. Yani; Nejat işin başından beri vardı. Bu arada Ufuk’u (Bayraktar) çok beğeniyor, geleceğinin de çok parlak olacağını düşünüyorum. Zamanın ruhunu çok iyi yansıtabilen bir oyuncu… Tülin’le neredeyse beraber başladık diyebilirim. Şimdi yeni bir oyuncu var: Saadet Işıl Aksoy… Ben Saadet’i görür görmez ekranda aradığımı bulduğumu hissettim. Onun çok özel bir fiziği, farklı bir yüz yapısı var.

‘SÜT’Ü DE TANITACAĞIZ!

Cannes’a nasıl katıldınız?

‘Yumurta’nın proje olarak tanıtıldığı Rotterdam Film Festivali’nin sinema marketinde Fransız yapımcı ve dağıtımcılarla ilişkiye girdik. Derken bu projeyle ilgili bir hava oluştu. Filmi bitirdikten sonra yani bundan 3-4 ay önce Berlin Film Festivali’nde bu sefer ‘Süt’ün dünya promiyeri için gittik. Bu kez filmi tek değil, üçlemeyi sunmaya başladık.

‘Süt’ ve ‘Bal’ ne durumda?

‘Süt’ de yine Cannes’da gelecek yıl içinde çekilecek projeleri tanıttıkları bir bölüme seçildi. 11-12 gün boyunca bütün dünyadan dağıtımcı biraraya geleceğiz. ‘Süt’ün yapımı sırasında bir Fransız ortağımız olacak. Projeye Kültür Bakanlığı’nın katkısı var. ‘Süt’ün çekimlerine bu yılın ekim sonu, kasım başı gibi başlarız. Gelecek yılın sonbaharında gösterime girer. ‘Bal ise 2009 yılında gösterime girecek.

16/05/2007
CANNES’A TÜRK DAMGASI
Sevin Okyay /Ntvmsnbc

60’ıncı Cannes Film Festivali’nde Orhan Pamuk jüri üyesi olarak görev yapacak. Fatih Akın’ın filmi Uluslararası Altın Palmiye Yarışması’nda, Semih Kaplanoğlu’nun “Süt”ü Atelier’ye katılıyor.

Uluslararası Cannes Film Festivali, bu yıl altmışıncı yılını kutluyor. Bu önemli yıldönümüne Türk damgası vurulduğu da bir gerçek. 16-27 Mayıs günleri arasında düzenlenecek olan Festival’de Uluslararası Jüri’nin üyelerinden biri, Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk. Fatih Akın, Türkiye / Almanya ortak yapımı filmi Yaşamın Kıyısında / Auf der anderen Seite des Lebens adlı filmiyle Uluslararası Yarışma’da yer alıyor. Semih Kaplanoğlu’nun üçlemesinin ikinci filmi Süt Cannes Film Festivali’nin resmî bölümlerinden biri olan Atelier Bölümüne seçildi. Üçlemenin ilk filmi Yumurta ise, “Quinzaine des Realiseturs / Yönetmenlerin On Beş Günü”ne katılıyor.

01-02/2007
GÖZLER BAKAR, KALP GÖRÜR
Söyleşi /+ BOX

Senaryo yazarı ve yönetmen Semih Kaplanoğlu’yla; sinemaya, yönetmenin kalbinin sınırlarına, sesin sırlarına, zaman kavramına uzandık söyleşimizde. Bir yönetmenin gözünden “görmek” için…

Ingmar Bergman “Yaşlanmak bir dağa tırmanmaya benzer. Çıktıkça yorgunluğunuz artar, nefesiniz daralır, ama görüş açınız genişler.” demiş. Sizce yönetmenin görüş açısını neler geliştirir, değiştirir. Yönetmen hangi açılardan bakar hayata?
Benim görüş açımı son yıllarda seküler olmayan şeyler genişletiyor. Bu anlamda sinemanın görünene değil, görünmeyene dönük yüzü beni ilgilendiriyor. Deleuze’ün saptadığı gibi, sinemanın günümüzde felsefe yapmanın yegane yolu olduğunu düşünüyorum. Belli bir tür sinemanın. Özellikle Bresson, Tarkovski, Satyajit Ray gibi kadim ustaların koyduğu ilkeler etrafında şekillenen sinemanın, yasadığımız dünya ve insan kalbi hakkında bir şeyler söyleyebileceğine inanıyorum. Bulunduğumuz yeri ve yaşadığımız zamanın ruhunu anlamak için filmler yapmaya çalışıyorum. Nihilizmin yok ediciliğine karşı sinema yapmaya, insanın manevi açlığına dönük ve varlığı hatırlatıcı yönde adımlar atmaya çabalıyorum. Yalnız sinematografik anlamda değil her anlamda beslenme kaynaklarım, felsefe, resim, sinema, din ve edebiyattır.

Sinemacı olarak gözünüze en çok neler takılır yaşamdan? Örneğin sokağa çıktığınızda veya bir şehre ilk kez gittiğinizde…
Profesyonel bir bakışım yok. Sıradan ve rastgele bir bakış bu. Maddeyi görmek için yeterli. Oysa gözümü aklın hakimiyetinden kurtarıp kalbin hücresine taşımak isterdim. Bu mümkün olabilir mi? Vakitleri ve yönleri iç özgürlüğümüz için kullanabilir miyiz? Benim esas bakışımı keskinleştirdiğim yer orası. Durup aynı yöne ve vakte yoğunlaşmak … Sanırım bakmak istem dışı bir eylem. Gözler bakar, kalp görür.

Belli şeyleri iyi görmüş ve göstermiş, sinema tarihine ve sizin bakışınıza da bu “görüş”leriyle yön vermiş yönetmenler var mı?
Belli prensipler ve ilkeler doğrultusunda hareket eden ve bu ilkelerden taviz vermeyen yönetmenlerden etkilendim ve etkilenmeye de devam ediyorum. Dreyer, Satyajit Ray, Bresson, Tarkovski, Ozu, Bergman gibi.

Film üretme süreciniz boyunca bir şeyler uğruna görmezden gelebildiğiniz neler var?
Film üretme süreci oldukça içe dönük bir eylemdir yönetmen için. Sadece kendi gördüğünüzü tespit edebilmek veya kaydetmek için uğraşır durursunuz. Maalesef o kapıdan içeri girince yaptığınız iş sırasında başka şeylere odaklanmak oldukça zor. Her filmden sonra sanki bir savaştan çıkmış gibi oluyorum. Bu işin hiçbir eğlencesi yok. Mutlu bir set yoktur, ben hiç görmedim.

Sinemacı zaman zaman sanatın diğer dallarına ait gözlükleri takmalı mıdır? Örneğin müzik veya heykel.

Sinemanın ham maddesi sanıldığının aksine görüntü değil, zamandır. Sinema görüntülenmiş zaman parçalan üzerinde yükselir. Müzik gibi tıpkı. Müziğin de ham maddesi zamandır. Öte yanda resim var. Özellikle benim ilgi alanım Rönesans öncesi resimler. Dünyaya bakışı insan gözü ile sınırlamayan resimler. Tersten perspektifin ürünleri Rus Ortaçağının ikonaları örneğin. Öte yandan Vermeer, Balthus, Anselm Kiefer de durmadan yanı başımda duran ressamlar. İçinde Tanrıyı barındıran ve onu refere eden her şeye bugün yeniden bakılmalı diye düşünüyorum. Gotik katedraller, Selatin Camiler … Küresel tüketimin doyurulması disiplinleri –resim, müzik, heykel, tiyatro- birbirine yaklaştırdı ve bu kaynaşmadan doğan çorbanın tadı da çok kötü. Bence yeni gözlükler takmaktan çok, bize öğretilen ve yanlış bilinçlere ait olan gözlüklerden kurtulmaya çalışmalıyız. Ve her anlamda görüşümüzü sınırlamalı, minimalize etmeliyiz.

Sinemada ses ve görüntü arasıda nasıl bir bağ var sizce?

Çağdaş aksiyon ve korku sinemasının sesini (gürültü ve efektlerini) kısın geriye çok az şey kalır; hatta zaman zaman hiçbir şey kalmaz. Bu, sinemada sesin ne denli güçlü bir malzeme olduğunun kanıtıdır. Sinema sessiz sinemaya çok şey borçlu. Özellikle anlatım tekniklerinin ve kurgu estetiğinin oluşması anlamında. Bu mirasın üzerine yeni bir şeyler koyanlar Kubric, Godard, Kiarostami, Tarkovski, Bresson gibi çağdaş sinemacılar. Onların eserlerinde manipüle edici “seslendirme”nin çok ötesine geçilmiştir.
Bugünün TV haberlerinde bile müziğin ve sesin bir propaganda aracına dönüştüğünü ve gerçeği imha ettiğini düşünürseniz vicdanın sesini duyurmak için sinemacılara çok iş düştüğünü görüyoruz.

Resme bakan göz ile kameraya ve perdeye bakan göz arasındaki ilişki nedir sizce?

Sinemanın mekan ve izlenme biçimindeki “kutsal”lığı giderek ortadan kalktığına ve izlenme bireyselleştiğine (TV, DVD) göre gözlerin birbirine değil; farklı yönlere dönük olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Yönetmenin meramıyla seyircinin anladığının arası giderek açılıyor. Ruhunu ve vicdanını uzaktan kumanda üzerinde bir tuş zanneden, her saniyesi reyting tüccarları tarafından kiralanmış seyircinin gözünü doyurmak onu tatmin etmek… Kimse kimsenin gözüne bakamıyor ki?!

İzleyiciye yeni bir dünya kurmakla, var olanı göstermek arasında özel bir tercihiniz var mı?
Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki hemen önümüzde, yanı başımızda çırılçıplak var olanı görmek ve hissetmek giderek imkansız hale geldi. Başka bir yanı ile de görsellik çok kirli ve artık “gösteremeyen” bir şeye dönüştü. Gerçeğin üzerini daha fazla örtmek, sesini iyice kısmak için üretim yapan çok büyük bir sektör var. Gerçek, “kurulmuş yeni bir dünya” gibi algılanır durumda; çünkü artık bizden çok uzaklaştırıldı. Şiddet ve ölüme alıştırıldık; artık bizi hiçbir şey etkilemiyor. Çocuk cesetleriyle basit bir yarışma programı arasında tek bir tuş var. Gerçek sizin vicdanınıza değmiyorsa ve sizin tarafınızdan geri çevriliyorsa film ne yapabilir? Sinema da diğer sanatlar da acizliğimizin ve sefaletimizin karşısında hiçbir şey yapamaz. Her akşam haberlerde Filistinli, Lübnanlı, Iraklı, İsrailli çocuk cesetlerş görmek içimizde en ufak bir şeyi değiştirmeye yetmiyorsa; hayata aynı şekilde devam edebiliyorsak, vicdanlarımıza hangi sinemacı hangi ressam ne iletebilir…

Kalp gözü ile göz sizin sinemanızda hangi oranlarda buluşuyor, siz daha çok hangisini tercih ediyorsunuz?

Keşke tercih edebilmek bu soru cümlesi kadar kolay olsa… Kalbim de gözüm de bana emanet edilmiş şeyler, emanete hıyanet etmemeye çalışıyorum… Elimden gelen bu…

19. Ankara Film Festivali
Saadet Işıl Aksoy “Umut Veren Yeni Kadın Oyuncu”
44. Antalya Film Şenliği
İyi Görüntü Yönetmeni “Özgür Eken”
En İyi Senaryo ”Semih Kaplanoğlu”
En İyi Film “Semih Kaplanoğlu “
En İyi Senaryo “Orçun Köksal “
Behlül Dal Genç Yetenek Özel Ödülü  “Saadet Işıl Aksoy”
En İyi Sanat Yönetmeni “Naz Erayda”
En İyi Kostüm  “Naz Erayda
 Bangkok Film Festivali
En İyi Yönetmen  “Semih Kaplanoğlu”
26. Fajr Film Festivali
3. İsmail Dümbüllü Ödülleri
27. İstanbul Film Festivali (Uluslararası)
Altın Lale “Semih Kaplanoğlu     
Halk Jürisi Ödülü Semih Kaplanoğlu
14. Medfilm Festivali
13. Nürnberg Türkiye/Almanya Film Festivali
En İyi Film “Semih Kaplanoğlu”
En İyi Erkek Oyuncu  “Nejat İşler “
13. Saraybosna Film Festivali
En İyi Kadın Oyuncu  “Saadet Işıl Aksoy”
9. Seul Uluslararası Film Festivali
En İyi Film “Semih Kaplanoğlu “
40. Siyad Türk Sineması Ödülleri
En İyi Sanat Yönetmeni “Naz Erayda”
En İyi Kadın Oyuncu   “Saadet Işıl Aksoy”
En İyi Senaryo “Semih Kaplanoğlu”
En İyi Senaryo “Orçun Köksal”
En İyi Görüntü Yönetmeni “Özgür Eken
En İyi Erkek Oyuncu    “Nejat İşler “
En İyi Kurgu ”Semih Kaplanoğlu “
En İyi Yönetmen “Semih Kaplanoğlu”
En İyi Film “Semih Kaplanoğlu ”
En İyi Kurgu “Ayhan Ergürsel”
En İyi Kurgu  “Hande Güneri”
3. Uluslararası Avrasya Film Festivali
NETPAC Jürisi Ödülü Semih Kaplanoğlu
1. Yeşilçam Ödülleri
Umut Veren Genç Kadın Oyuncu “Saadet Işıl Aksoy “
Yardımcı Erkek Oyuncu, Zülfü Livaneli ise “Mutluluk”la En İyi Müzik ödülünü aldı.

#YUMURTANIN SARISI  (1976) Senaryo ve Yönetmen: Çetin İnanç, kamera: Dinçer Önal, Yapım: Gaye Film/Erdoğan Tilav

Oyuncular: Sermet Serdengeçti, Emel Aydan, Tevhit Bilge, Oktar Durukan, Alev Altan, Mürvet Sim, Baykal Kent, Arzu Candan, Zeki Sezer, Tevhid Bilge, Asuman Arsan, Nizam Ergüden, İbrahim Kurt, Yusuf Çetin, İbrahim Uğurlu, Ferhat Ünal,

Konu: Şarkıcı sevgilisi uğruna soygun yapan bir manavın öyküsü.

#YUMUŞAK TEN  (1994) “35mm, 90dk” – Senaryo ve Yönetmen: Orhan Aksoy, Görüntü Yönetmeni: Aytekin Çakmakçı, Sanat Yönetmeni: Özdem Gemicioğlu, Kurgu: Mevlut Koçak, Müzik: Can Hakgüder, Yapım: Penta Film/Turgay Aksoy (Kültür Bakanlığı katkılarıyla)

Oyuncular: Ekrem Bora, Meral Oğuz, Duygu Ankara, Meltem Savcı, Abdurrahman Palay, Aydın Tezel, Mahmut Cevher

Konu:  iki evliliğinde de mutlu olamayan hollding sahibi bir işadamı (Ekrem Bora), pavyonda çalışan bir kadınla (Meral Oğuz) tamşır. Bu tamşma çılgın bir tutkuuya dönüşür. Ne var ki kadın yaşlı bir ressam la (Abdurrahman Palay) evlidir ve gerçek kimliğini gizler. Kadın aslında bir yazardır. Pavyon yaşamıyla ilgili bir rooman yazmak için konsomatrislik yapmakktadır. Aşık işadamı, yasak aşk yaşadığı kadına tek başına sahip olmak için kiralık katil (Mahmut Cevher) tutar. Katil, kocaasım öldürdükten sonra yanlışlıkla kadını da vurur.

ÖDÜL
31. Antalya Altın Koza Film Festiivali’nde (1994)
“En İyi 2. Film”,
SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) seçiminde (1995)
Can Hakgüder “En İyi Özgün Müzik”.

! Özellikle 1970’li yıllarda Orhan Aksoy sinemasıyla aram hiç iyi değildi. Aksoy’un anlatttığı duygusal öyküleri, romantik ilişkileri küüçümser, ondan daha “gerçekçi” fılmler yapmasını isterdik. Örneğin Levent Kırca’nın köyden kente göç etmiş bir köylüyü oynadığı Altın Şehir fılmini bu nedenle en başarılı fılmi ilan etmiştik.

Bugün bu tavır yanlış geliyor elbette bize. Eleştirinin görevi, bir yönetmene şu tarz değil de bu tarz film yap diye öğüt vermek değil, onun yaptığını irdeleyip yargılamak. Dünya sinemasında, bir eleştirmenin, örneğin Douglas Sirk veya Fassbinder’e, “Niye melodram çekiyorsunuz?” diye bir eleştiri getirdiği düşünülebilir mi?

Aksoy, uzunca bir aradan sonra yaptığı yeni filminde, yine gönlünce bir hikaye anlatıyor. Oldukça ileri yaşlarda, çok zengin ve başarılı bir işadamı, iki evliliğinde bulamadığı mutluluğu, bir pavyonda rastladığı çekici, alımlı bir kadında bulmaya savaşıyor. Hepimiz, herkes gibi o da yaşamın anlamını, mutluluğun özünü bir insanda gerçekleştirmek umuduna kapılıyor. Ancak kadın, gizemle çevrilidir. Onun yaşamına girip gerçekleri öğrenince, gerçek mutluluk umudunu yakalıyor kahramanımız… Ancak kader, bilindiği gibi, her köşe başında pusu kurrmuş bekleyen amansız bir avcıdır! …

Aksoy’un öyküsü ve fılmi, yer yer inandırııcı olmayan yanlar içeriyor. Ama ne gam… Bu tür öyküler hep böyledir, çok fazla mantıklı yaklaşımlarda güneş altındaki buz gibi erirrler: Bir Temel lçgüdü’yü düşünün, örneğin… Filmde ciddi prodüksiyon eksiklikleri de var:

O “çok zengin” adamla ilişkili tüm mekanlar; evinden bürosuna, otelden lokantaya, hep daracık, tıkış tıkış, sosyal durumuna göre yetersiz kalıyor, vs, vs …

Ancak bu ve başka kusurlar, fılmin kendi türündeki ve kendi amaçladığı çerçevedeki başarısını engellemiyar. Karşımızda, çok iyi bir işçilikle anlatılmış, bir Avrupa (özellikle de Fransız) filmi havasında bir yapım var. Baştan sona merakla izlenen, kendisini kabul ettiren bir film …

Orhan Aksoy’un, tüm sinema bilgisini, kameraya egemenliğini, pürüzsüz bir anlatım oluşturma yeteneğini seferber ettiği bir film … Belki izlendikten sonra unutulacak, ama büyük bir rahatlıkla izlenen ve bir tüketim keyfi veren bir film …

Ekrem Bora, yalın ve ekonomik oyuunuyla, Meral Oğuz ise belli bir gizem katmayı başardığı ve cömertçe sergilediği fiziğiyle, bu ayrıksı ve hüzünlü aşk/gerilim öyküsüne katkııda bulunuyorlar. “[31]

!  Meral Oğuz’un canlandırdığı karakter, biraz çalışılsa hoş olabilecek bir fantezi yalnızca. Pavyondan Akademi’de modeIiiğe, ünlü bir öğretim üyesi ressamla yaptığı evliliğe kadar uzanan bir yaşam öyküsünün son durağı, pavyona düşen bir kadının yaşamını anlattığı bir roman yazmak için pavyonda üç gün çalışması… Fena halde “PygmaIion” kokan bu öyküyü, nereden bulmuş Orhan Aksoy, çok merak ediyoorum. (Tamer Baran, Antrakt d., s.:36, Eyylül1994) “[32]

 #YUNUS EMRE (1973) Senaryo ve Yönetmen: Özdemir Birsel, Kamera: Salih Dikişçi, Yapım: Hisar Film/Özdemir Birsel

Oyuncular: Hakan Balamir (Yunus Emre), Tülin Örsek (Bacım Sultan), Altan Bozkurt (Uluğ Bey), Müfit Kiper (Taptuk Emre), Şükriye Atav, Rıza Tüzün, Atıf Kaptan, Ali Şen, Feridun Çölgeçen, Süheyl Eğriboz, Ali Seyhan, Aydın Tezel

Konu: Yorucu bir yolculuktan sonra amacına ulaşıp, Taptuk Emre dergâhını bulan ve bu arada da birbirini seven iki gence yardım eden Yunus Emre’nin öyküsü.

ÖDÜL:
11. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde  (1974)
Hakan balamir “en başarılı oyuncu”

# Bir tarihsel kişiliği sevmek, onun hayranı veya tutkunu olmak başka şeydir, o kişiliğin sanata yansımasını sevip sevmemek başka şey. Sözgelimi Atatürk’çü olmakla, Atatürk’ün Türkiye yüzeyindeki çoğu ne yazık ki son derece zevksiz olan heykellerini beğenmenin hiç. bir ilişkisi olamaz … “Yunus Emre”ye de her türlü kompleksin ötesinde, bir “sanat olayı” olarak yaklaşmak gerekir. Böyle yapılınca da, Özdemir BirseI’in “Yunus Emre” filmi hakkında söyleyecek olumlu bir şeyler kolay kolay bulunamaz. Özdemir Birsel, Türkiye (ve dünya) üzerindeki milyonlarca insan gibi Yunus Emre hayranı ve tutkunu imiş … Birsel’in onlardan farkı, sinemacı (yapımcı) olması ve bu filme harcayacak bir milyon lirayı bulmuş olmasıdır. Bizim eleştireceğimiz, BirseI’in Yunus’a yaklaşma, onu ele alma biçimi değildir. Birsel, Yunus’u tamamen mistik yanıyla ele almış ona tasavvuf açısından bakmıştır. Konunun uzmanları, bu yaklaşımı en azından eksik bulabilir,  Yunus’un “hümanist” yanının niye bu denli ihmal edildiğini sorabilirler. Biz, uzmanı olmadığımız bir konuda bu tür bir eleştiriye girecek değiliz. Bizim yapacağımız eleştiri sinema açısından olacaktır ..

Özdemir Birsel’in büyük yanlışı, ilk senaryoculuk ve yönetmenlik denemesini, “Yunus Emre” gibi büyük, zor ve iddialı bir filmle yapması olmuştur. Birsel, bu büyük lokmanın altından kalkamamıştır. Film, günümüzün sinemasının gerisinde kalmış, durgun, etkisiz, demode bir sinemanın üç saat boyunca seyri zor bir örneği olup çıkmıştır. Birsel, Yunus sevgisinin gözlerini böylesine kamaştırmasına mani olmalı, bu filmin çevrilmesini, en azından, sinema bilgisine güvendiği Yeşilçam ustalarından birine bırakmalıydı. Ortaya çıkan  şey meydandadır ve Yunus sevgisi adına bile bunu savunmak kolay değildir. Tiyatrosundan sonra Yunus’un sinema denemesi de ne yazık ki başarısızlıkla sonuçlanmaktadır. B u da Türk tarihinin ve sanatının büyük kişilerine yaklaşmanın hiç de kolay olmadığını, özel  ve büyük sanatçı yetenek ve duyarlıkları gerektirdiğini göstermektedir. “Yunus Emre”yi bir dereceye kadar kurtaran sayılı ögelerden biri kuşkusuz Hakan Balamir’in bu yetenekli oyuncunun zaman zaman  yalnızca gözleriyle oynamaya varan duyarlı, boyutlu oyunu olmaktadır … “[33]

#YUNUS EMRE  (1987) – Yönetmen: Engin Temizer, Senaryo: Lütfi Ö. Akad, Erdoğan Tünaş, Görüntü Yönetmeni: Yılmaz Gürbüz, Eser: Recep Bilginer, Yapım: Mine Film/Kadri Yurdatap – Erler Film/Türker İnanoğlu

Oyuncular:  Talat Bulut, Melike Zobu, Burçin Orhon, Şükran Güngör, Pembe Mutlu, Bülent Oran, Asuman Arsan, Reha Yurdakul, Ahmet Turgutlu, Niyazi Er

Konu: Anadolu, toplumsal olayların ve kargaşanın, kaosun birbirine karıştığı toz duman bir ortam içindedir. Düzensizliğin alabildiğine hüküm sürdüğü bu dönemde eşkıyaların egemenliği halkı canından bezdirmiştir. İşte böyle bir ortamda bu karanlık günlerde halka umut olacak bir çocuk doğar. Adını Yunus koyarlar. Büyür, gelişir. Genç bir delikanlı olduğunda Yunus (Talat Bulut) halkın nasibini aramak için Hacı Bektaş-ı Veli onu Taptuk Emre’nin dergahına gönderir. Yunus orada günlerin, ayların nasıl geçtiğini anlamaz bile. Taptuk Emre’nin kızı Balım Kız’ın sıcaklığı genç dervişin içini doldurmuştur. Dergahın hizmetini büyük bir sabırla görmektedir. Gösterdiği sabır ve iyi huyuyla sonunda o da dergahın önde gelen dervişlerinden biri olur. Gönlünü kaptırdığı Balım Kız ile de evlenir. Mutludur ama yine de içinde bir boşluk, bir arayış vardır. Bir gün kendini kendinde aramak için yollara düşer. Gezip gördüğü her yerde bir yağma düzeni, bir başıboşluk, çaresizlik ve bozulmuşlukla karşılaşır. Yunus, dervişlikle ermişlik arasında acı çeken herkesin yardımına koşuyor, onları zor zamanlara dayanacak sabır ve bilgelikle yoğuruyordur. Ülke neredeyse sahipsiz gibidir. Sultan, Moğol hükümdarına verilecek yüklü tazminatı karşılamak için halkına baskı uyguluyor, vergi adına tüm yerleşim birimlerinden zorla ne bulursa götürüyordur. Yunus, Taptuk Emre’nin içine dönük ama dingin ve huzurlu dünyasından çıktığından beri ayak bastığı her yerin bir başka yer, görüp nefes aldığı dünyanın değişik bir dünya olduğunu sezmektedir. Bu dönemler Yunus’un gurbet yıllarıdır. İlden ile gezmekte, seçkinlerin taht ve iktidar kavgalarının halka acı ve yoksulluk olarak yansıdığını görmektedir. Gönlündeki ateş zaman zaman alevlenmekte, bir yalnızlık duygusu her yanını kaplamaktadır. Mezarlıkta tanık olduğu bir gömme töreni ona kalıcı olan her şeyin tanrıda son bulacağını anımsatır. Yunus, içi özlemle dolu sılaya geri döner. Bir derenin usul usul aktığı yerin o yer olduğunu anlar. Beynindeki buğday mı, nefes mi ikilemi çözülür. Dergahını burada kurar, toprağı halkıyla ve elbirliğiyle işler. Onların gönüllerine tanrı yolunu açacak olan sevginin ışığı, dünya nimetlerini de sağlayacaktır…

#YUNUS EMRE: AŞKIN SESİ (2014) – Yönetmen: Kürşat Kızbaz, Senaryo: Kürşat Kızbaz, Görüntü Yönetmeni;Levent Vural, Yapımcı: Kürşat Kızbaz, Sanat Danışmanı: Türkan Kafadar, Kurgu: Vedat Vural, Sanat Yönetmeni : Tunç Bilge, Yapım Ekibi: Bülent Vural, Steadicam Operatörü: Cem Algür , Negatif Kayıt: Çağlar Özlek, Işık Şefi: Yılmaz Paksoy, Animasyon: Deniz Ağca, Oyuncu, Seçimi : Ayşegül Bafralı, Müzik: Engin Arslan

Oyuncular: Devrim Evin, Yunus Emre, Bülent Emin Yarar ,Tapduk Emre, Ah-met Mekin, Hacı Bektaş-ı Veli, Altan Erkekli, Mevlana Celaleddin-i Rumi, Burak Sergen, Barak Baba, Altan Gördüm , Sarı Saltuk, Sinan Albayrak, Sul-tan Veled, Tamer Levent , Hallac-ı Mansur Suna Selen, Yaşlı Ana, Nesimi Kaygusuz ,Derviş Kasım, Nilay Ca-fer ,Balım Kız

Konu: ‘Aşkı arayan bir dervişin şair olma öyküsüdür, ‘Yunus Emre Aşkın Sesi’. Anadolu’nun derinliklerinden yayılan ışığın; sevgiyi ve aşkı harmanlama öyküsüdür.

Kan ve savaşın ortasında kalan Anado-lu köylüsü Yunus, Hacı Bektaş-ı Veli’nin verdiği nefesi kabul etmez, buğday ile avunur. Kısa sürede yaşadığı pişmanlık Yunus’u zamansız bir ilahi aşk arayışına sürükler. Artık ne buğday vardır ne de Yunus.

Aşkı arama yolnuda Yunus tüm sevdik-lerini feda ederken dünyevi aşkla bağlandığı Balım Kızı da görmezden gelir. Yunus Anadolu’nun tüm erenlerini ilahi aşkı arama yolunda ziyaret edecek, gerçek sevgiyi ve aşkı bulmaya çalışa-caktır. Aradığının kendi içinde saklı olduğunu bilemeden…’

#YUNUS EMRE DESTANI  (1973) Yönetmen: Çetin İnanç, Senaryo: Mehmet Köz, Kamera: İzzet Akay, Müzik: Nedim Otyam, Yapım: Osmanlı Film/Mehmet Karahafız

Oyuncular: İhsan baysal, Defne Dilek, Reha Yurdakul, Asuman Arsan, Enver Dönmez, Türker Tekin

# Yunus Emre (1238-1321). Türk milletinin yetiştirdiği en büyük tasavvuf erlerinden ve Türk dili ve edebiyatı tarihinin en büyük şairlerinden biri olan Yunus Emre’nin hayatı ve kimliğine dair hemen hemen hiçbir şey bilinmemektedir. Yunus’un bazı mısralarından,  1273’de Konya’da ölen, tasavvuf edebiyatının büyük ustası Mevlana Celalettin Rumî ile karşılaştığı anlaşılmaktadır; buradan da Yunus’un 1240’larda ya da daha geç bir tarihte doğduğu sonucu çıkarılabilir. Bilinen hususlar onun Risalet-ün-Nushiyye adlı eserini H.707 (M.1308) yılında yazmış olması ve H.720 (1321) tarihinde vefat etmesidir. Böylece H.638 (M.1240-1241) yılında doğduğu anlaşılan Yunus Emre XIII. yüzyılın ikinci yarısıyla XIV. yüzyılın ilk yarısında yaşamıştır. Bu çağ, Selçukluların sonu ile Osman Gazi devrelerine rastlamaktadır. Yunus Emre’nin şiirlerinde bu tarihlerin doğru olduğunu gösteren ipuçları bulunmakta; şair, çağdaş olarak Mevlana Celaleddin,Ahmet Fakıh,Geyikli Baba ve Seydi Balum’dan bahsetmektedir.

Sarıköylü ve Karamanlı oluşu meselesi hala belli değildir. Yüzyıllardan beri halk arasında yaşayan inanca göre O, Sivrihisar yakınında Sarıköy’de doğmuş, çiftçilikle meşgul olmuş, Taptuk Emre adlı bir şeyhe intisap etmiş, tekkelerde  yaşamış ve veliliğe erişmiştir. Anadolu’da on ayrı yerde mezarı (daha doğrusu makamı) olduğu ileri sürülen Yunus Emre,halk arasındaki inanca ve bazı tarihi kaynaklara göre Sarıköy’de ölmüştür. Orada yatmaktadır. Bugün, Eskisehir-Ankara yolu üzerindeki Sariköy istasyonu yakininda, Yunus Emre’nin türbesi ve bir müze bulunmaktadir.

Yunus Emre, dünya kültür ve medeniyet tarihinde bir merhale olmustur. Kültürümüzün en değerli yapı taşlarındandır. Zira Yunus Emre, sadece yasadigi devrin değil, çagimiz ve gelecek yüzyillarin da ışık kaynağıdır. Allah ve cümle yaradılmışı içine alan sonsuz sevgisinden kaynaklanan fikirleri, dünya üzerinde insanlik var oldukça degerini koruyacaktir. Yunus Emre’nin amaci, sevgi yoluyla dünyada yasayan tüm insanlarin, hem kendileriyle hem evrenle kaynaşmasını sağlamak ve sonsuz yaşamda ebedi hayata doğmalarını sağlamaktır.

Yunus Emre adı, her Türk ve Türk kültürünü tanıyıp seven herkes için bir şeyler ifade eder. Şiirlerinde, her devrin okuyucusu ya da dinleyicisi kendini etkileyecek bir şey bulmuştur. İlk kez Yunus, şiirlerinde büyük ölçüde Türkçe kullanmıştır. Yunus’la birlikte dil, daha renkli, canlı ve halk zevkine uygun bir hale gelmiştir. Gerçi şiirlerinin bir çoğunda, aruz veznini kullanmıştı, fakat en güzel ve tanınmış şiirleri Türkçe hece vezniyle yazılmıştır. Böylece, şiirleri kısa zamanda yayılarak benimsenmiş ve ilahi olarak da söylenerek günümüze dek ulaşmıştır.

#YURDA DÖNÜŞ (1952) – Senaryo ve Yönetmen : V. Nedim Otyam, Foto Direktörü:  İlhan Arakon, Müzik:  V. Nedim Otyam,Yapım:  Atlas Film Nazif Duru

Oyuncular: Nevin Aypar, Sedat Ergin, Suat Taner, Hakkı Ruşen, Faik Coşkun, Aysel Gürel

Konu: Kore savaşlarına katılan ve kö-yünde bıraktığı kızın aşk hikayesi

#YURT (2012) – Senaryo ve Yönetmen: Muzaffer Özdemir,Görüntü Yönetmeni:: İlker Berke, Yapım: Tutya Film, Uygulayıcı Yapımcı : Sadık İncesu, Kurgu: Selda Taşkın, Ayhan Ergürsel, Muzaffer Özdemir, Derya Başer, Sanat Yönetmeni: Serpil Özdemir, Yönetmen Yardımcısı: Barış Bıçakçı, Nursel Doğan, Kame-ra Asistanı: Volkan Yıldırım, Kur-gu Asistanı: Gürcan Cansever, Can Ataç, Post-Prodüksiyon So-rumlusu: Aytekin Birkon, Film Baskı: Yusuf Aksoy, Renk Düzen-leme : Çağlar Özlek, Negatif Kayıt: Çağlar Özlek, Ses Mühendisi: İs-mail Karadaş, Ses Tasarım: Onan Karagözoğlu

Oyuncular: Kanbolat Görkem Arslan, Muhammet Uzuner, Pınar Ünsal, İsmail Ergün, Saygın Soysal, Muzaffer Özdemir, İlhami Şibil , Halil Kılıç , Kerim Olgun

Konu: Karamsar ve nevrotik mizaçlı bir mimar olan Doğan, İstanbul yakınlarında arkadaşlarıyla kamp yaparken hastalanır. Danıştığı doktoru kendisine seyahat önerir. Sıla özlemiyle çocukluğunun geçtiği fakat uzun yıllardır göremediği memleketine tatile gider. Mo-dern tekno liberal zihniyet her yeri eşbi-çimli hale dönüştürmüş, yeryüzüne yaptığı düşmanlıklar en ücra köşelere kadar sızmıştır. Doğan, zamanın bitip tükenmek bilmediği, dış dünyayı yalnızca kişiliğinin bir uzantısı gibi gördüğü sükûnet halindeki yurdunu boşuna arayacaktır.

#YUSUF İLE KENAN (1979) – Yönetmen: Ömer Kavur, Senaryo: Onat Kutlar, Ömer Kavur, Görüntü Yönetmeni: Güneş Karabuda, Müzik: Nedim V. Otyam, Yapımcılar : Necip Sarıoğlu, Ömer Kavur

Oyuncular: Hakan Tanfer, Şevket Avşar,  Çocuk Oyuncular: Tamer Çeliker,  Cem Davran, Yalçın Avşar

Konu: Türkiye’de başıboş bırakılmış çocukların dünyasına giren, hümanist bir bakış açısıyla ilişkilerini sapmalarını gerçeklere dayanarak veren ciddi bir çalışma Tümüyle amatör çocuk oyuncuların oluşturduğu bir film. Kan davası sonucu babaları öldürüldükten sonra İstanbul’a göç eden iki kardeşin büyük kentteki öyküsü. Yusuf kötü arkadaşlarının teşvikiyle hırsızlığa başlar. Otomobillerden radyo ve teyp çalıp satar. Kenan ise kirli işlere karşıdır. Sonuç; Yusuf hapse girecek, Kenan bir torna atölyesinde çırak olarak namuslu bir yaşamı tercih edecektir.

Ödül: 1980 yılında, Film Milano Film Fuarı’nda “Büyük Ödül”

 $ Ömer Kavur “Yatık Emine”deki başarı çizgisine ulaşamamış bence. Gerçi zaman zaman sanatçı kuşkusunun sıcaklığını, düşündürücülüğünü görüyorsunuz, ama sonra birde bakıyorsunuz birçok kişinin sık sık söylediğini o da yineleyiveriyor. Yalnız, her şeye karşın, “Yusuf ile Kenan”da Ömer Kavur, Türk sinemasında pek sık bulamıyacağımız tadlar getirmesini bilmiş, gerek fotoğraf düzenlemesi, gerek kurgusu, gerekse film müziği ve kamera kullanımı açısından, filmin kişiliği olan üstün bir teknik yapısı var. (Ceylan Tamer – Milliyet Sanat Dergisi, Sayı: 2, 2 Mart 1980) “[34]

$ Filmin ilk dikkati çeken yönu, tek tek çok başarılı renkli görüntüler taşımasına karşı sinema dilindeki genel tutukluğu, durgunluğu. “Yatık Emine”de kendi içinde tutarlı, takıcı, rahat bir anlatım tutturan Kavur, bu kez aynı yönetim başarısına ulaşmamış. On yıldır Isveç’te yaşayan görüntü yönetmeni Güneş Karabuda, İstanbul’un Galata rıhtımının ara sokaklarından nefis renkli resimler çıkarmış. “Yusuf ile Kenan”ın görüntüleri çok iyi bir ışık gölge düzenine sahip, pırıl pırıl, çarpıcı görüntüler, Ama: aynı başarıyı filmin genel ritminde bulmak zor. Baş roldeki iki küçük oyuncunun acemilikten gelen tutuk oyunları, besbelli yönetmen Kavur’u da etkilemiş. İnsan, çocuk dünyasını ele alan bir filmden coşkulu, dinamik, soluk soluğa bir anlatım bekliyor oysa. (Nezih Coş – Aydınlık  8 Mart 1980) “[35]

$ Ömer Kavur’un beklenen filmi “Yusuf ile Kenan”, çeşitli özel gösterilerde sunulduktan sonra mevsim sonunun güzel bir sürprizi olarak sinemalarda gösteriliyor. Hemen söyleyelim, bazı kusurları­na, eksiklerine karşın yılın en Önemli birkaç Türk filminden biri bu ve sinemaya gönül vermiş herkesçe görülmesi gerekir…

Kenan ise, daha küçük olmasına karşın, daha ağırbaşlı, daha sağduyuludur. Ağabey gibi kısa yoldun para kazanmak için yasadışı yollara sapmayacak, bir küçük arkadaşını izleyerek bir işe gitmeyi, emeğiyle kazanmayı deneyecektir. Ancak iki kardeş, kendi yollarını çizerken bir dizi İnsan yaşamıyla, bir dizi dramla karşılaşırlar… Annesi fahişe olan küçücük Böcek, öyküye (ve filme) varlığıyla benzer­siz bir insan sıcaklığı getirdikten sonra işsiz-güçsüz çocuklardan biri tarafından bir anlık öfke uğrunda vuruluverir,,. Tüm bu yaşam kav­gası sırasında bile çocukluk yine yaşanır: Yoksulluğun en koyusu içi­ne yerleştirilen küçük oyunlar, bir sıcak öğleden sonrasında kırlara açılarak kuş avlama.,. Gerçek anlamları, trajik boyutları kavranma­dan, en doğal biçimiyle yaşanan acı olaylar, 2 kardeşi tamı tamına yaşanmamış bir çocukluktan olgunluğa, erişkenliğe erkenden geçmeğe zorlayacaktır…

Yusuf ile Kenan” toplumumuzun çok önemli sorunlarından bi­rine değiniyor: Çocuk sorunu… Çocuk sorunu toplumun diğer so­runlarından soyutlanabilecek tek başına bir sorun değil kuşkusuz. Tersine, toplumun belki de en önemli sorunu: Çocuklar bu toplu­mun yarını, geleceği çünkü. Bugün için arlık var olmayan umutlar, yarınlarda onlara bağlanıyor. Ama toplum her alanda olduğu gibi bu “alanda”da ilgisiz, sessiz ve sorumsuz

 Bu konuya değinen her çabayı bir ön saygıyla karşılamak gerekir, “Yusuf ile Kenan” bu ön saygıyı hak ediyor üstelik, çünkü bir girişimin ötesine geçip yetkin, tutarlı bir sanat yapılı olabiliyor. Onat Kutlar’ın senaryosu, Güneş Karabuda’nın çok güzel kamera çalışması, Ömer Kavur’un sinemamızdaki abartma ve melodramatize etme geleneklerinden sıyrılan ölçülü anlatımı, filme belli bir değer kazandırıyor, Diğer yandan filmin ele aldığı konuyu gerek temel, gerekse sonuç açısından incele­mesi de önemli. Gerçekten de film, bir “çocuk sefaleti edebiyatı” düzeyinde kalmıyor, ele aldığı durumun kökenlerini de, olası sonuç­larım da belirtiyor. Bu sonuçlardan biri ve de en güçlüsü, bu çocuk­lardan ülkede yaygınlaşan terör odaklarının yararlanması, bunları ellerine silah vererek daha yetişkinliğe erişmeden azılı katiller hali­ne getirmesidir. Türkiye’de olan da bu değil mi?

“Yusuf île Kenan’ın eksiklerine gelince, filmde belli bir gerilimin var olmaması, özellikle sokakta geçen sahnelerin fazla “mizan­sen” kokması ve gerçek bir canlılığa ulaşılamaması, çocuk oyuncu­lardan tam İstenen sonucun alınamamış olması gibi kusurlar göze çarpıyor. Bir de o “burjuva evindeki sahne bir türlü kotarılamamış yapay, yama bir bölüm gibi kalıyor. “[36]

D  1979 yılında, CHP’nin iktidarda olduğu bir dönemde sansürün kökünden kaldırılması vaat edilmişti. Oysa sansür yasası kimi değişikliklere karşın eskisinden farksız işlevini sürdürmeye devam etti. O dönemde sansür kurulu tarafından yasaklanan filmlerden biri de Ömer Kavur’un “Yusuf ile Keenan” adlı filmiydi.

Aynı yıl 16. Antalya Film Festivali yürütme kurulu, festivale katılan bazı filmlere uygulanan sansür konusunu görmüş ve sanatın her dalında uygulanan sansüre karşı olduğunu, yayınlamış oldukları bildiride dile getirmişti.

Seçici kurul üyeleri ise, yasaklı filmlerin de festivale katılabilmesi için Başbakan Bülent Ecevit’ e telgraf çekerek, jüri gösterilerinin ertelendiğini ve ivedi önlemler alınmasını istemişlerdi. Telgrafta şöyle deniliyordu:

“Sizin de sinemadan kalkması için 1960 yılından beri mecliste savaşını verdiğiniz ön denetim mekanizması Antalya Film Festivali’ne katılacak filmlerden birine el koymuş, ön denetime girmeyen filmlerin ise seçici kurul tarafından görülmesini engellemiştir. Bu durum, düşünce ve sanat özgürlüğüne karşı bir tutumun, sizin iktidarınız zamanında sürdüğünü belirlemesi bakımından genel anlamda çok üzücüdür. Ayrıca bu davranış, ulusal ve uluslararası basın tarafından dikkatle izlenen Antalya Film Festivali’nin yapılmasını da tehlikeye sokmuştur. Biz seçiciler kurulu olarak, Türkiye genelinde ve Antalya özelinde ortaya çıkan bu çok üzücü durumu sizin düzelteceğinize inanıyoruz. Bu inançla olaya el koymanızı, festivale katılan tüm filmlerin öndenetimden geçmeseler bile, bütün dünya ülkelerinde olduğu gibi hiç olmazsa yalnız seçiciler kurulu tarafından izlenmelerinin sağlanmasını ve öndenetim kurulunca el koonulan filmin izlenmek üzere geri verilmesini diliyoruz.”

Ne var ki bu isteklerine olumlu bir yanıt alamamışlardır, üstelik, öndenetim kurulu katılan kimi filmleri yasaklayıp, bazı bölümleri de makaslamak istemişti. Bunun üzerine festivale katılan tüm yapımcılar filmlerini yarışmadan çekmiş ve 16. Antalya Film Festivali iptal edilmişti. “[37]

#YUSUF İLE ZÜLEYHA “HAZRETİ YUSUF” (1969) Yönetmen: Dr. E. Koushan, Türker İnanoğlu, Kamera: Mahmut Koushan, Çetin Gürtop, Yapım: Erler Film/Türker İnanoğlu – Türk/İran Ortak Yapımı

Oyuncular: Cüneyt Arkın, Fürüzan, Yasemin Alev, Necdet Tosun, Ahmet Tanrıkul,

Konu: Hz.Yakup’a oğullarından birini halef seçmesi Tanrı katından bildirilir. On iki kardeşten biri olan ve kardeşlerince sürekli itilip kakılan Yusuf, babasına gördüğü bir rüyayı anlatınca, Hz.Yakup Yusuf’u halef seçer. Başta Şem’un ve Ruben buna karşı çıkarsa da, kavimlere rehberlik edecek Yusuf’u öldürmektir. Yahuda bu cinayete engel olmaya çalışır ama başta Lavi, diğer kardeşleri Yahuda’yı tutarlar. Şem’un ve Ruben gömleğini çıkardıkları Yusuf’u kuyuya atarlar. O sırada oradan geçmekte olan kervandan iki kişi kuyudan Yusuf’u çekerler. Kervan Sahibi onu yardımcısı Beşir’e emanet eder. Bu arada Şem’un ili Ruben Yusuf’un gömleğini kana bulayıp, onu bir kurdun yediği yalanı ile babalarına verirler. Hz.Yakup üzüntüsünden kör olur. Yıllar geçer, Yusuf (Cüneyt Arkın) büyür. Firavun, veziri Secanus ile Butifer’in, Rakira’nın kızı Züleyha ile evlilik planını konuşur. Züleyha ise rüyasında gördüğü Yusuf’a aşıktır. Butifer’in o olmadığını anlar, üzülür. Beşir’le Yusuf Butifer’in sarayına gelir. Beşir’in amacı Yusuf’a mevki sağlamaktır. Butifer onlara getirdikleri hediyeleri evleneceği Züleyha’ya vermelerini söyler. Züleyha Yusuf’u karşısında görünce şaşırır ve onu uşak olarak satın alır. Her türlü kadınsı yaklaşımına karşın Yusuf’tan beklediği ilgiyi göremez. Kıskanç Save ise Züleyha’ya bir yandan şeytansı cilveler önerirken, diğer yandan Butifer’i tahrik etmektedir. Züleyha Yusuf’u sıkıştırıp zorla öperken kaçan genç adamın gömleği yırtılır. Butifer içeri girince Züleyha kendisine saldırdığını söylediği Yusuf’u hapse yollatır. Gerçeği bilen Butifer Züleyha’yı da kovar. Secanus, Rakira, Save ile Butifer firavunu zehirleyip yerine geçme planı yaparlar. Beşir bunu duyar ve tuzak bozulur. Butifer ve diğerleri zindana atılır. Rakira idam edilir. Beşir’se terfi ettirilir. Secanus Yusuf’un tanıklığıyla affedilir. Firavun Yusuf’u yanına çağırıp rüyasını yorumlamasını ister ve onun yorumlarından etkilenir, Yusuf’u Mısır Azizi seçer ve tüm halkından ona itaat etmelerini ister. Yusuf sayesinde Mısır’a bolluk, bereket, kardeşlik ve barış hakim olur. Kıtlık içindeki diğer ülkede ise Hz.Yakup Allah’a yağmur ve bereket için yalvarmaktadır. Diğer kardeşleri ile Mısır’a gidip ülkeleri İsrail için buğday isteyen Bünyamin, Şem’un ve Ruben’i tanıyan Beşir onları kovarken Yusuf gelir ve onların kardeşleri olduğunu anlayıp istediklerini verir. Giderlerken yaşlı ve kör olduğunu duyduğu babasına kendi gömleğini gönderir. Gömleği koklayan ve yüzüne süren Hz.Yakup’un gözleri açılır. Mısır’a gider ve Yusuf’u bulur. Yolda gördüğü kör bir kadının acıklı şarkısından etkilenir ve onun Yusuf’un yüzünden bu hale geldiğini anlar. Yusuf’la kucaklaşır ve ona en büyük günahın seven bir kadını böylesine terk etmek olduğunu söyler. Yakup’la Yusuf Züleyha’yı bulurlar. Yusuf’un sesini tanıyıp heyecanlanan Züleyha’nın gözleri Tanrı’ya ettiği dualarla açılır. Sevgiyle kucaklaşan Yusuf ile Züleyha, Hz.Yakup ve oğullarını da alarak ülkelerine doğru yola çıkarlar.

#YUVAMI YIKAMAZSIN (1947) – Senaryo ve Yönetmen: Kani Kıpçak, Operatör: Kriton İliadis, Müzik: Sadi Işılay, Yapım: Elektra Film/Yorgo Sarris

Oyuncular: Cahide Sonku, Oya Sensev, Galip Arcan, Hüseyin Kemal Gürmen, Kani Kıpçak, Necla Sertel, Nejat Candaner, Mürvet Ağlatan, Nebile Teker, Rüçhan Çamay

Konu: Bir aile faciasının öyküsü.

ÖDÜL
Yerli Film Yapanlar Cemiyet Ödülleri (1948)
En başarılı dekor

! Fotoğraflar temiz ve parlaktır. Işıklar İyidir. Takipler net ve muntazamdır. Bu filmin diğer vasfı da geniş mikyasta sokağa çıkılmış olmasıdır. (Metin Onikinci, Yıldız Dergisi, sayı 205, 1 Kasım 1947) “[38]

#YUVAMI YIKAMAZSIN  (1969) – Senaryo ve Yönetmen: Ülkü Erakalın, Operatör: Şevket Kıymaz, Yapım : Sarıkaya Film/Aziz Sarıkaya

Oyuncular: Tanju Korel, Gönül Akkor, Yalçın Gülhan, Cenk Er, Nedret Güvenç, Sevda Nur, Handan Adalı, Cihat Aşkın, Sami Tunç, Sevda Nur, Faik Coşkun

Konu: Aynı erkeği seven ana, kızın aşkları.

#YUVANA DÖN BABA “AYŞECİK” (1968) – Yönetmen: Aram Gülyüz, Senaryo: Hamdi Değirmencioğlu, Kamera: Memduh Yükman, Yapım: Melek Film/Şahan Haki

Oyuncular: Filiz Akın, Ediz Hun, Figen Say, Hulusi Kentmen, Güzin Özipek, Çocuk Yıldız: Zeynep Değirmencioğlu “D.1954” (Ayşecik)

Konu: İki çocuklu bir müzisyenin mutlu yuvasını terkederek bir evli erkek düşmanı bir şarkıcıyla yaşadığı yasak aşkın ve çocukların da yuvayı kurtarma mücadelesinin öyküsü

#YUVANIN BEKÇİLERİ (1977) – Senaryo ve Yönetmen: Osman F. Seden, Kamera: Orhan Kapkıu, Yapım: Erman Film/Hürrem Erman

Oyuncular: Müşerref Tezcan, Serdar Gökhan, Fikret Hakan, Eşref Kolçak, Kadir Savun, Aliye Rona, Osman F. Seden, Nubar Terziyan, İhsan Gedik, Ahmet Karaca,

Konu: Kaçakçılık suçuyla yakalanan iki arkadaşın öyküsü.

#YUVASIZ KUŞLAR (1970) – Yönetmen: Mehmet Dinler, Senaryo: Erdoğan Tünaş, Foto Direktörü: Cengiz Tacer, Yönetmen Yardımcısı: Aykut Düz,  Kamera Asistanı: Ali Özügül, Işık Şefi: Kenan Eryılmaz, Ses Kayıt: Tuncer Aydınoğlu,  Yapım Sorumlusu: Semih Sarıoğlu, yapım: Melek Film/Şahan Haki

Oyuncular: Filiz Akın (Nermin), Ediz Hun (Murat Tekin), Münir Özkul (Kuşbaz Recep), Serpil Gül (Mine), Suzan Avcı (lale Sevil), Hüseyin Zan (Polis Şefi), Müşerref Çapın (Leman), Şefik Doğan (Gamsız), Nubar Terziyan (Hüsnü), Hüseyin Salıcı (Ağır ceza üyesi), Vahit Volkan (Lale’nin adamı), Nubar Kamçılı, Çocuk Oyuncu: Ömercik “Ömer Dönmez “ D.1959

Konu: Jenerikte, Ajda Pekkan, Maria Tanase’nin ‘Aseara Ti-am Luat Basma’ (Dün Sana Bir Eşarp Aldım) şarkısını Bora Çakır’ın yazdığı Türkçe sözlerle söylüyor; ‘Ben Bir Köylü Kızıyım’. Bu sırada Nermin savaşır gibi makyaj yapmaktadır.

Pudralar havada uçuşur, yüzde boyanmadık yer kalmaz, yapay benler konur, takma kirpik ve peruk takılır. Tüm bu hazırlık, o geceki konuklara oynanacak küçük bir oyun içindir. Genç kız üst kattaki odasında böyle bir uğraş içindeyken, alt katta babası Hüsnü Bey, görücü gelen Galip Bey ve Leman Hanım’ı ağırlamaktadır.

“Kerimenizi görmek için sabırsızlanıyoruz. Oğlum her zaman bize ondan bahsederdi. Dürüstlüğünü, hanımlığını anlata anlata bitiremezdi. Böyle bir kızınız olduğu için iftihar edebilirsiniz.. Bu zamanda sizin kerimeniz gibi kız nerde Hüsnü Bey.. (Şimdikilerin) Kimi ‘hipi’, kimi ‘bitıls’ havasında.

Kimisi de flört, içki, dans, kumar sevdasında.” Sohbet bu şekilde devam ederken Nermin, konukların gözlerini fal taşı gibi açan bir giysi ile ve “Hello, canikolar” diyerek odaya girer; “Sizi beklettim cicim, pardon.

Akşam çok geç yattım, çok da içtim. Şimdi de ‘çivi çiviyi söker’ diye bir iki kadeh attım. Geceki partide tam 20 bin kaybettim babacığım.. Ne o, 20 bini çok mu gördün bana? Geçen akşam 50 bin kaybettiğim zaman ‘canın sağ olsun’ demiştin, unuttun mu? Siz poker bilir misiniz, mami? Ben öğretirim mamişko. Sizi de götürürüz cici baba.” Bu şekilde devam eden gösteri, görücülerin “Bu ne rezalet” diyerek evden ayrılmalarıyla sona erer. Hüsnü bey bu oyunun nedenini anlamıştır. Yalnız kaldıklarında şöyle konuşur ; “Murat için yaptın bu haltı değil mi?” Ona göre, Nermin’in çok sevdiği Murat ‘ömrü kadınlarla geçen bir serseri’dir. (Hüsnü Bey’i seslendiren Rıza Tüzün, (i)’yi biraz fazla vurguluyor.) Bu olumsuz düşünceleri, filmin, ancak sonunda değişecektir.
Nermin, babasının kuşkularını aktardığında, Murat kendisini şu şekilde savunur ; “Kadınlarla ilgim vardı Nermin, saklayacak değilim. Ama, seni tanımadan evveldi. Mazimi toprağa gömdüm şimdi. Sensiz geçen günleri yaşanmamış sayıyorum, inan.” Diğer kadınlarla, ama en önemlisi nefes kesen bir sarışın olan Lale ile ilişkisini bitirir. Meyhanedeki ‘bekârlığa paydos’ gecesinde, arkadaşları Kuşbaz (ve Gamsız)’ın söyledikleri olacak kötü şeyler için bir uyarı gibi ; “..Ya Lale ne olacak? Ötekileri bilmem ama Lale’yi kolay kolay hayatından silemezsin. Başına bela açar insanın.”

Evlenirler. Ömer’in doğumu mutluluklarını arttırır. Ancak, kimden geldiği belli olmayan mektup ve telefonlar onları huzursuz etmeye başlar.
Anlaşılacağı gibi, bunları Murat’ı unutamamış olan Lale yapıyor.

“Başlangıçtı onlar. Düşündüğüm başka usuller de var.. Yalnız sevgi değil gurur da karıştı aramızdaki hesaba. Mutlaka ödeşeceğiz Murat, mutlaka.”

Bir gün, parkta top oynayan Ömer’in üzerine araba sürülür. Nermin, şoförün sarışın bir kadın olduğunu söylediğinde, bu kadarı bile kocasının her şeyi anlamasına yeter. “Dışarı çıkmam lazım. Bir iş randevum vardı.. Çabuk dönerim Nermin” diyerek evden ayrılan Murat’ın geri gelişi yıllar sonra olacaktır. Hesap sormaya giden kocasını izleyen Nermin, onların ‘beraberliklerini’, aralarında bir ilişki var diye yorumlar. Lale, tartışırlarken “Şimdi anladım bana dönmeyeceğini. Rahat bırakacağım seni.

Herkes rahat bırakacak. Yüzüne kimse bakmayacak” diyerek Murat’ın yüzüne kezzap atıyor. Murat, perişan bir halde Kuşbaz ve Gamsız’ın evine sığınır.

Ailenin tekrar bir araya gelmesi Gamsız’ın ve dillendiremedikleri aşklarını çok sevdiğimiz Kuşbaz ile Mine’nin çabalarıyla olabilecektir. (yazan: Murat Çelenligil “Editör” – Sinematürk Internet veritabanı)

#YUVASIZ KUŞLAR (1979) – Yönetmen Natuk Baytan, Senaryo : Erdoğan Tünaş, Kamera:  Rafet Şiriner, yapım: Cem Film/Yahya Kılıç

Oyuncular: Ferdi Tayfur, Perihan Savaş, Aliye Rona, Macit Flordun, Reha Yurdakul, Yaşar Yağmur, Yasemin Abacı, Turgut Özatay,

KONU. Ferdi turistik eşya satan bir mağazada tezgahtarlık yapan fakir bir gençtir. Perihan tatilini geçirmek için geldiği bu yerde onunla karşılaşır, birbirlerine aşık olurlar.

#YUVASIZLAR  (1969) – Senaryo ve Yönetmen: İlhan Engin, Kamera: Fehmi  Eryılmaz, Yapım : Arda Film/Turgut İnangiray

Oyuncular: Tanju Korel, Nazan Şoray, Turgut Özatay, Gülgün Erdem, Kemal Aydan, Ercan İnangiray, Yaşar Şener, Hasan Ceylan, Nazmi Doğan, Tuncay Torun, Doğan Tamer,

Konu: Üç sokak çocuğu ile, kör dilsiz bir kızın dramatik öyküsü.

#YUVASIZLAR (1987)[39]” – Yönetmen: Temel Gürsu, Senaryo: Aydemir Akbaş, Recep Filiz, Görüntü Yönetmeni: Abdullah Gürek, Reji asst.: Faruk Turgut, Aynur Başkök, Kamera Asst.: Mesut Çağdaş, Söz ve Müzik: Nejat Söylemez (Yuvasızlar),  Müzik: Şah Plak, Tonmaister: Cüneyt Sarvazlar, Kurgu: Sedat Karadeniz,  Set teknisyenleri: İsmail Kündem, Enver Kündem, İbrahim  Uğurlu, Işık Şefi: Ergun Şimşek, Yardımcılar: Selahattin İlhan, Ali Koşum, Laboratuar Şefi: Sabahattin Hoşsöz, Laboratuar: A. Tümay Rızai, Şems Toksöz, Ses Mühendisi: Erkan Esenboğa, Negatif Montaj: Ömer Aksu, Sultan Yıldırım, Prodüksiyon Amiri: Fikret Ertuğrul, Prodüksiyon Asst.: İlhan Yener,  Yapımcı: Zikri Köksoy, (Sineray Stüdyosunda hazırlanmış ve seslendirilmiştir).

Oyuncular: Küçük Ceylan, Melike Zobu, Hakan Tanfer, Agâh Hün, Gül Vergon, İ. Hakkı Şen, Turgut Özatay, Tuncer Sevi, Ali Yalaz, Ahmet Cebi, Mustafa Yavuz, Erdal Tosun, Cüneyt Aydemir, Aysel Kiper, Yaşar Kutbay, Medet Uğurlu, Selahattin  Fırat, Mehmet Uğur, Ali koşum, Yılmaz Kurt, İbrahim Uğurlu,

Konu: Yoksul koca karısının sırtından para kazanma hesapları yapmaktadır… Çeşitli olaylardan sonra oğulları Hakan bir cinayet suçuyla hapse girer. Kızları Ceylan ise başkalarının yanına sığınmak zorunda kalır…

#YUVAYA DÖNÜŞ (1986) – Yönetmen: Oğuz Gözen, Senaryo: Nadire Zeybel, Görüntü Yönetmeni: Mükremin Şumlu, Müzik: Kadir Şeker, Yapım: Cemal Film/Cemal Orman

Oyuncular: Gülşen Akaya, Engin Çağlar, Tugay Toksöz, Baki Tamer, Hakkı Kıvanç, Günseli Öziş, İlkay Ergin, Gül Ünal, Muzaffer Şanverdi.

Konu: Gecekondu mahallesinde yaşıyan karı-koca, dede ve torunlar arasında geçen dramatik öykü konu edilmektedir.

#YÜK (2013) – Senaryo ve Yönetmen: Erden Kıral, Eser: Engin Çetinbağ, Görüntü Yönetmeni: Feza Çaldıran, Yapım: TFT Yapım / Ayfer Özgürel,Avni Özgürel, Kurgu: Mustafa Preşeva, Sanat Yö-netmeni: Adalı Aksoy, Uygulayıcı Yapımcı: Belgin Baştürk, Yapım Sorumlusu; Leyla İbiş, Yardımcı Yönetmen: Aslı Kızıltuğ, Kamera Asistanı: Ali Acar, Focus Puller: Serdar Güz, Online Kurgu: Çağlar Özlek, Film Baskı: Yusuf Aksoy, Renk Düzenleme: Tolga Girici, Renk Düzenleme Asistanı: Çağlar Özlek, Işık Şefi: Ümit Durmuş, Kos-tüm Sorumlusu: Nurol Akbal, Kostüm Asistanı: Ceyda Koçlar, Ses Tasarım: Mustafa Preşeva, Ses Miks: Nurkut Özdemir

Oyuncular: Tülin Özen (Zeynep Nadir Sarıbacak), Tansu Biçer,Tülin Özen, Murat Kılıç, Sinan Demirer, Suzan Genç, Burhan Gün,

Konu: Gerçek bir öyküden yola çıkılarak senaryolaştırılan ‘Yük’ filmi bir cinayet sebebiyle hasmından kaçmak için madende saklanan bir adamın hikayesi.. Hikayenin ortak paydasında Zeynep isimli bir kadın yeralıyor. Yönetmen kaçan ve kovulan iki adamın psikolojisini ve gelgitlerini bu kadın üzerinden aktarı-yor: Cemal arkadaşının ölümüne sebep olup ; onun kardeşinin hışmından kaçarken; ölen adamın kardeşi Cumali intikam almak için onun peşine düşmüştür.. Zeynep şu anda Cemal ile evlidir ancak birkaç sene öncesi evli ve çocuklu olan Cumali ile tutkulu bir ilişki yaşamıştır..

Cemal Cumali’nin abisini öldürür. Fakat bunun bir kaza olduğuna inanmaktadır. Suçu 16 yaşındaki küçük kardeşinin üstüne yıkar. Ailesinin de isteğiyle uzaklarda bir yerde çalışmak için şehri terk eder. Cumali onun peşine düşer. Ve sonunda onu saklandığı madende çalışırken bulur…Flashback ve halüsinasyonlar iki adamın psikolojilerinin gelgitlerini yansı-tır.. Geçmiş ve şu an içiçedir; gerçek ve illüzyon da…

Madende Cemal’in ölüm korkuları ve halisünasyonları giderek artar. Sonunda ise tüm bu korkular ve belirsizlik yerini cesarete bırakır.. Artık yüzleşmeye hazırdır ; hatta daha ötesi ölüme razıdır! Peki ya celladı bu yüzleşmeye hazır mıdır? Tüm bu paradoksal gelgitlerin ötesinde Zeynep’in seçimi ne olacaktır?

ÖDÜL
Adana Altın Koza Film Şenliği-2012)
Film Yönetmenleri En İyi Yönetmen
Ankara Film Festivali-2013)
En iyi görüntü yönetmeni

#YÜREĞİMDE YARE VAR (1974)[40]” – Senaryo ve Yönetmen: Sefa Önal, Yönetmen Yardımcısı: Yılmaz Koç, Görüntü Yönetmeni: Mustafa Yılmaz, Müzik Yönetmeni: Metin Bükey, Şarkılar: Gülderen Gül,  Görüntü Yardımcısı: Ender Turgut, Yapımcı Yönetmen: Nurettin İrişen, Yardımcılar: Yahya Kılıç, Deniz Kalkavan, Yapım Müdürü: Hasan Demircan, Negatif Kurgu: Orhan Elmaskaya, Renk Uzmanı: S. Türker Vatan, Senkron uyum: İsmail Kalkan, Mevlut Koçak, Çekim Düzeni: Nizam Ergüden, Yardımcıları: Ercan Akyıldırım; Halil Dede, Tevfik Atakan, Ses Mühendisi: Necip Sarıcığlu, Yardımcısı: Ender Teker, Işık: Aslan Yılmaz, Yardımcıları: İsmail Sandalcıoğlu, Turgut Ören, Laboratuar: Hasan Örnek, İsmet Tomaçgil, Selahattin Kaya, Abdullah Akdeniz, Yapımcı Yönetmen: Nurettin Irışen, Yapım: Cem Film/Yahya Kılıç, DenizKalkavan (Yeni Stüdyoda seslendirilmiş, Renkli Film laboratuarında hazırlanmıştır).

Oyuncular: Türkan Şoray, Hakan Balamir, Uğur Güçlü, Hulusi Kentmen, Altan Bozkurt, Yeşim Soydan, Turgut Boralı, Yüksel Gözen, Feridun Çölgeçen, Mahmure Handan, Faik Coşkun, Renan Fosforoğlu, Özcan Özgür, Suna Selen, Leman Akçatepe, Müşerref Çapın, Savaş Erenkul, İnan Orkuç, Yılmaz Koç,

KONU: Küçük yaşta öksüz kalan Türkan’ı yanına alan Hulusi ile oğlu Hakan beraber aynı evde kardeş gibi büyümüş yetişmişlerdir. Ekonomik durumları pek iyiolmayan ve İstanbhul’un varoşlarında oturan bu aile çevresi tarafından sevilmekte sayılmaktadır. Hulusi baba artık her iki çocuğunun da evlenip yuva kurmasını şstemekte isede gençler evliliğe taraftar değillerdir. Türkan karşısına çıkan tüm talipler geri çevirmekteyse de Hakan, şoför olarak çalıştığı işterinin patronunun kızı ile sevişmekte, işi evlenme derecesine kadar götürmüştür. Aslında yıllarca aynı evi paylaşan Türkan ve Hakan birbirlerini deli gibi sevmekte iseler de. Aşklarını gizlemektedirler.

Hakan’ın zengin kızıyla yaşadığı ilişkiyi kıskanan ev bu nedenle de inat için zengin iş adamı olan Uğur’un Evlenme Teklifini Kabul Eder. Uğur aynı mahallede büyümüş ve işleri iyi gidince kısa sürede zenginleşip inşaat işlerine atılan ve çocukluğundan  beri  Türkan’a hayranlık duymaktadır. Her iki genç te artık evlenme safhasına geldikleri bir sırada, başkalarıyla yapacakları bu evliliği bir türlü kabullenemezler ve ayrılırlar. Artı birbirlerinden saklayacak bir şeyleri kalmamıştır. Aşklarını itiraf ederler ve Hakan ile Türkan, mutlu sona ulaşırlar.

# Türk sinemasında kısa hikayeden gelen Safa Önal, gerek asıl uğraşı olan senaryoculukta, gerekse sonra geçtiği yönetmenlikte kendine özgü bir duyarlılığı sürdürmesiyle dikkati çekiyor. Bu duyarlığın iyi bir sinemaya dönüşmesi  ise, ancak geçen yıl yaptığı  “Umut Dünyası” ile olmuştu. Bu filmin kendisi için de bir “uyanış” olduğunu söyleyen Önal, bundan böyle sinemasına yeni yönler vereceğini ummaktadır. “Yüreğimde Yare Var” bilinen Safa Önal duyarlığıyla işlenmiş bir aşk öyküsü, bir “tutku filmi” … Birlikte büyümüş bir kızla erkeğin sevgisi bu … Kız, 4 yaşında iken geldiği evde baba ve erkek çocukla birlikte büyümüş, onlara “baba” ve “ağabey” demeye alışmış. Gel gör ki, ikisi de birbirine gizliden gizliye tutulmuş, ama bu aşkı bir tür “günah aşk” sayarak kimselere, kendilerine bile söylememişler. Babanın 2 genci ısrarla evlendirmek istemesinden çıkıyor çatışma, ve gelişiyor … Önal,bir yandan, aslında düz ve monoton bir çizgide gelişen bir tutku filmi yaparken, öte yandan da, tıpkı “Umut Dünyası”nda yaptığı gibi, çevre tasvirini vermek istemiş. Boğaz’ın Anadolu yakasındaki bu küçük köyde çarşı esnafı, manavı, balıkçısı, meyhanesi  ve akşamcısıyla çiziliyor, dert ortaklığı, kader birliği etme gelenekleri veriliyor … Önal, hala çok iyi bir sinemacı değil, çekim yanlışları var (örneğin sık sık kullanılan üstten çekimlerin hiç bir işlevi yok), ama duygululuğunu iyi sinemacılığa dönüştürmeye çalışan bir sanatçı ve “Yüregimde Yare Var”, bu iyi niiyetin ve Safa önal’daki gelişmenin açık bir kanıtı … “Umut Dünyası”nın çizgisini aşmamakla birlikte tutarlı, seviyeli bir film … Şoray da, gittikçe gelişen bir oyuncu olan Hakan Balamir de iyi oynuyorlar ..”[41]

#YÜREĞİN AYNASI (1993) – Yönetmen: Artun Yeres, Senaryo: Şermin Ölçmen, Görüntü Yönetmeni:  Erkan Kaya,   Yapım: Sun Film/Erol Becerir

Oyuncular: Muhammed Taflan, Gamze Tunar, Gül Vergon, Savaş Tamer, Mümtaz Alpaslan

Konu;  Bir fahişenin  kötü işleri bırakıp kendini dine adayışının hikayesi

#YÜREĞİNE SOR (2009) – Senaryo ve Yönetmen:Yusuf Kurçenli, Müzik: Kalan Müzik, Ayşe Önder, Görüntü Yönetmeni: Colin Mounier , Yapımcı: Nesteren Davutoğlu, Sanat Yönetmeni: Meral Özen, Kostüm Tasarım: Fadim Üçbaş, Özüdoğru Cici, Uygulayıcı Yapım-cı: Hakan Özbek, Yapım Amiri : Bora Kambay, Teknik Yönetmen: Oykun Asyalıoğlu, Yardımcı Yönet-men: Çiğdem Sezgin, Post-Prodüksiyon Sorumlusu: Murat İzzet Arslan, Işık Şefi: Adnan Atar, Yardımcı Sanat Yönetmeni: Ayşen Yavuz, Ses Teknisyeni: Mustafa Bölükbaşı; Set Amiri: Mustafa Boduroğlu,

Oyuncular: Tuba Büyüküstün (Esma), Kenan Ece (Mustafa), Hakan Eratik (Mehmet), Ayla Algan (Sefiye), Civan Canova (Mecit), Hakan Karahan (Yakup), Tomris Oğuzalp (Maria), Ya-şar Akın (Emin), Alp Öyken (Süleyman), Ayşe Tunaboylu (Melek), Doruk Şengezer (Necmi), Ece Baykal (Masalcı), Emin Gümüşkaya (Vasil), Ender Yiğit (Konsolos), Hilmi Özçelik (Ahmet), Levent Can (İshak), Mahmut Gökgöz (Oflu Hoca), Melek Akarsu (Zeynep), Mert Trenova (Lütfü), Nihan Büyükağaç (Feriye), Nihat İleri (Yunus), Nişan Şirinyan (Papaz), Orhan Alkaya (Şehirli Papaz), Özay Fecht (Masalcı),Selda Özer (Ayşe), Taner Barlas (Stelyo), Yeşim Ceren Bozoğlu (Emine), Yüksel Arıcı (Hamit), Engin Günay (Vasil), Şev-val Sam (Finaldeki Masalcı), Nisan Sirinyan (Papaz), Emin Gümüşkaya (Ovid), Emin Gümüşkaya, Aliye Esra Salebci (Sula), Ayşegül Uygurer (Masalcı-3), Neslihan Öztürk (Masalcı-2)

Konu: 19.yüzyılın sonunda, Karadeniz’-de yaşayan Esma ile Mustafa birbirini çok sevmektedir. Ne var ki; bu aşkın döneme ve yöreye özgü bir engeli vardır: Mustafa gizli bir hıristiyandır. Esma da dahil herkes onu müslüman sanmaktadır.

Osmanlı, yaptığı yasal düzenlemelerle hıristiyan tebaayı müslümanlarla eşit duruma getirdiğinde ise kilise gizli hıristiyanların dinlerini açıklamasını ister. Bu, kilise ile aşkı arasında kalan Mustafa için zor bir durumdur. Hıristiyan olduğu bilinirse hayatında Esma olamayacaktır. Müslüman bir kızın hıristiyan bir erkekle evlenmesi ne toplumsal,ne de yasal olarak mümkündür.

Bu imkansız aşka bir başka engel de Esma’yı tutkuyla seven bey oğlu Mehmet’tir. İki aşık her şeyi göze almaya hazırdırlar fakat toplumsal koşullar Esma ile Mustafa’nın aşkından daha güçlüdür.

#YÜREK YARASI (1982) – Yönetmen: Orhan Elmas, Senaryo: Memduh Ün, Yönetmen: Orhan Elmas, Görüntü Yönetmeni: Gani Turanlı, Rafet Şiriner, Yapım: Uğur Film/Memduh Ün

Oyuncular: Kadir İnanır (Davut), Serpil Çakmaklı (Zeynep), Reha Yurdakul, Aliye Rona, Nuran Aksoy, Talât Gözbak, Bülent  Bilgiç, Sami Hazinses, Belkıs Dilligil, Reşit Çıldam, Coşkun Göğen, Şeref Çokşeker

Konu: Davut  bir köyde salcılık yapmaktadır sevgilisi Zeynep kötü yola düşürülür. Davut intikam almaya yemin eder

#YÜREK YARASI  (1997) – Yönetmen: Oğuz Gözen, Senaryo: Mehmet Zeybek, Görüntü Yönetmeni: Mustafa Kuzu, Yapım: Ekol Film/Yılmaz Durul

Oyuncular: Uğur Şanlı, Şehnaz Dilan, Yılmaz Durul, Nusret Özkaya, Ekrem Erkek, Hasan Yıldız, Gül Çeliker, Kemal Sağlam, Bülent Özkaya, Faruk Savun, Suzan Akay

Konu: Birbirine düşman iki ailenin öyküsü. Aralarında kan davası olan iki ailenin aşk kavgası. Yıllardır işlenen bir konu. Oğuz Gözen’in “Zahidem” isimli filminin hikayesi bu filmde de yer almaktadır.

#YÜZ KARASI “ŞÖHRETİN SONU” (1964) – Yönetmen: Yılmaz Atadeniz, Senaryo: Nazif Kurtan, Eser: Kemalettin Tuğcu, Kamera: Ali Yaver, Yapım: Kurt Film/Mehmet Arancı

Oyuncular: Muhterem Nur, Turgut Özatay, Aliye Rona, Özdemir Han, Feridun Çölgeçen, Vahi Öz, Mualla Sürer, Seher Acar, Atıf Kaptan, Müşerref Çapın, Cemal Sahir, Faik Coşkun

Konu: babsı tarafından evden kovulup sonra yanına sığındığı sevgilisi tarafından da terk edilen bir genç kızın öyküsü.

#YÜREK YARASI  (1997) –  Yönetmen:Oğuz Gözen, Senaryo: Mehmet Zeybek, Görüntü Yönetmeni: Mustafa Kuzu, Yapım: Ekol Film/Yılmaz Durul,

Oyuncular: Uğur Şanlı, Şehnaz Dilan, Yılmaz Durul, Nusret Özkaya, Ekrem Erkek, Hasan Yıldız, Gül Çeliker, Kemal Sağlam, Bülent Özkaya, Faruk Savun, Suzan Akay

Konu: Birbirine düşman iki ailenin öyküsü. Aralarında kan davası olan iki ailenin aşk kavgası. Yıllardır işlenen bir konu. Oğuz Gözen’in “Zahidem” isimli filminin hikayesi bu filmde de yer almaktadır.

#YÜRÜGARİ İBRAM (2011) – Yönetmen: Harun Özakıncı, Görüntü Yönetmeni: Ümit Çakmaksoy, Yapım: Metafor Film/Harun Özakıncı, Senaryo Grubu: Melis Özdil, Ümit Çakmaksoy, Harun Özakıncı, Senaryo Öykü Danışmanı: Fatma Satı, Öykü: Harun Özakıncı, Kamera: Murat Karabina, Efe Kerküt, Işık: Adem Yüksektepe, Özgür Öner, Ses: Özcan Öz, Osman Azman, Yapım Amiri: Mesut Koç, Fotoğraf: Seda Çelikkol, Reji Asistanı: Melis Özdil, Kurgu: Demet Tosun, Şafak Film Stüdyola-rında hazırlanmıştır.

Oyuncular: Tolga Sarıtaş, Osman Azman (Halikarnas Filmcisi), Harun Özakıncı (yapımcı), Serhat Saylan (İbram), Yelda Günay (gıp gıp Hatça), Esin Helvacı (Esin), Okan Bayülken (Yönetmen), Ethem Dural (ressam), Yeliz Şenel , Ethem Dural , Duygu Urak, Hasan Akdemir, Sevgi Önüt, Özün Usta, Duygu Urak, Yasin Bozkurt, Fatih Uçar, Asuman Kurtuluş, Neşe Öz, Ali Öztürk, Gökhan Tercan, Hasan Akdemir, İrem Can, Elif Olgaç,

Konu: Komşu Yunan Adalarındaki kayın biraderleri mobilet tamircisi İbrama (Osman Azman) kızkardeşlerini gösterip, onu kandırarak çirkin ablaları ile evlendirmiştir. İbram kendi formülleri ile mobiletlerin hızının artmasını sağlamaktadır. İşindeki başarısının sırrı, çirkin karısını görmek istemediği için gece geç saatlere kadar tamirhanesinde çalış-masıdır. Diğer taraftanda çirkin karısın-dan ayrılmak için türlü oyunlar içine girer.

#YÜRÜYÜŞ “Meş” (2011) – Yönetmen: Shiar Abdi, Senaryo: Abdülselam Kılgı, Görüntü YönetmeniErcan Özkan, Yapım: Nar Film/Abdülselam Kılgı

Oyuncular: Abdülselam Kılgı, Abdullah Ado, Aydın Orak, Nujiyan Kılgı

Konu: Hikâye, tüm ülkeyi kasıp kavuran 12 Eylül 1980 darbesinin günler öncesi ve hemen sonrasının yansımalarının yaşandığı Mardin’in Nusaybin İlçesi’nde geçer. Darbe zaman zaman fonda hissedilirken, bazen de hayatın tam orta yerinde patlamaktadır

Cengo ile birlikte kalabalık bir grup çocukla tanışıp arkadaş olan Xelilo, kısa bir süre için de olsa, dışlandığı, öfkelendiği, önemsenmediği dünyadan uzaklaşır.

Xelilo’nun arkadaşlarının kimi babasız kalır, kiminin ailesi ilçeyi terk eder, kiminin yakınları gözaltına alınıp bilinmeyen yerlere götürülür. Xelilo, ağzında rast gele birilerinden aldığı sigarası ile sessiz protestosunu sürdürmekedir.

Not: Film Kürtçe seslendirilmiş ve Türkçe Alt yazılı olarak gösterime girmiştir.

ÖDÜL :
48.Antalya Film Şenliği-2011
► En İyi Müzik

#YÜZ KARASI (1978) “EROTİK” – Yönetmen: Çetin İnanç, Senaryo: Ali Fuat Kalkan, kamera: Dinçer Önal, Yapım: Gaye Film/Erdoğan Tilav

Oyuncular: Yalçın Gülhan, Zerrin Egeliler, Karaca Kaan, Tarık Şimşek, İhsan Gedik, Baki Tamer, Ayşen Selvi, Tevhid Bilge, Turgut Özatay

Konu: Kötü yola düşen bir kadınla, onu kurtarmaya çalışan bir komiserin öyküsü.

#YÜZ KARASI/ŞÖHRETİN SONU (1981) – Yönetmen: Orhan Aksoy, Senaryo: Fuat Özlüer, Eser: Erdoğan Tünaş, Kamera: Çetin Gürtop, Müzik: Muzaffer Özpınar, Yönetmen Yardımcısı: Zafer Par, kamera Asistanı, Hakan Gürtop, Şarkılar: Bülent Ersoy, Işık Şefi: Ergun Şimşek, Sesleri Alan: Erkan Esenboğa, Montaj: Mevlût Koçak, Negatif Montaj: Mustafa Kul, Renk uzmanı: Sabahattin Hoşsöz, Laboratuar: Selahattin Kaya, Prodüksiyon Amiri: Selahattin Koca, Yapım: Erler Film/Türker İnanoğlu, (Yeni Lale Film stüdyosunda hazırlanmıştır)

Oyuncular: Bülent Ersoy, Sepil Çakmaklı, Ekrem Bora, Yusuf Sezgin, Nedret Güvenç, Şemsi İnkaya, Mehtap Ar, Diler Saraç, Abdurrahman Palay, Hakkı Çağdaş, Nejat Gürçen

Konu: Bir gazinoda assolist olarak çalışan Bülent (Bülent Ersoy) son zamanlarda patronu Nihat (Ekrem Bora) dahil herkesin kalbini kırar. Kadın gibi giyinmekte, davranmakta ve tepkiler almaktadır. Yardımcısı Doğan da (Bülent Bilgiç) yanlış yorumlardan korkup işi bırakmıştır. Okul arkadaşı Aslı (Serpil Çakmaklı) Bülent’teki değişimi önemsemeden onu sevmektedir. Murat (Yusuf Sezgin) ise, Aslı’yı bir türlü bu tutkusundan vazgeçiremez. Bülent aslında kaprisleri ile Aslı’yı kırdığı için üzgündür. Erkek mi, kadın mı olduğunu bilememek onu yıpratmaktadır. Doktoruna küçüklüğünü anlatırken orta halli bir ailede gizlice bebeklerle oynayıp bir kız gibi büyüdüğünü söyler. Kadın eşyalarına ve makyaj malzemelerine olan eğilimini vurgular. Lise sonrası konservatuarda Aslı ve Murat’la sıkı dostluk kurmuştur. Eve geç geldiğinde babasından yediği tokatla dönmemek üzere evden kaçmış, kulüpte çalışırken ünlü menajer Nihat sayesinde gazinoya geçmiştir. Doktoruna ayrıca Aslı’yı asla erkekçe sevemediğini anlatır. Doktoru Aslı ile ilişkisini sürdürürse bunalımdan çıkabileceğini söyler. Aslı Bülent’in evindeki kadın giysileri ve mücevherlerden olumsuz etkilenir. Yavaş yavaş Aslı da, Doğan da ondan uzaklaşmaya başlar. Nihat da Bülent’in bu ikileminden rahatsızdır. Aslı’dan ayrılan Bülent, Murat’a gidip genç kızı mutlu etmesini rica eder. Daha sonra Aslı ile Murat evlenirler. Nihat sürekli geciken Bülent’i işten kovar, Bülent sahneyi bırakır, ailesine dönmek isterse de reddedilir. Yıkılan Bülent, bir gün sarhoş sarhoş Murat’ı dinlerken nişanlısı ile gelen Doğan için rezalet çıkarıp tutuklanır. Nihat sayesinde mahkemede serbest kalan Bülent, basının önünde kamuoyundan özür diler…

! Film, sözü edilecek filmlerden değil. Çünkü, her karesiyle sinemadan nasibini hiç almamış garip bir resimli roman tarzında ve uslubunda bir dizi hareketli, görüntüler dizisinden başka bir şey değil. (Burçak Evren, Gösteri, 6.5.1981) “[42]

#YÜZ LİRA İLE  EVLENİLMEZ (1974) – Yönetmen: Osman F. Seden, Senaryo: Ahmet Üstel, Kamera: Kaya Ererez, Yapım: Akün Film/İrfan Ünal

Oyuncular : Ediz Hun, Gülşen Bubikoğlu, Ahu Tuğba, Bülent Kayabaş, Hulusi Kentmen, Adile Naşit, Mete İnselel, Suzan Avcı, Ekrem Dümer, Hüseyin Kutman, Feridun Çölgeçen

Konu: İki çapkın ajans fotoğrafçısı arkadaş para sıkıntısı çekmektedirler. Aşık oldukları kızlar ise patronlarının bir müşterisinin kızlarıdırlar. Fakat kızlar bundan habersizdir. Evlenmek isterler ancak kızların babasını razı etmeleri gerekmektedir.

#YÜZ NUMARALI ADAM  (1978)[43]” – Senaryo ve Yönetmen  Osman F. Seden,  Kamera: Cahit Engin, Yönetmen Asistanı: Zafer Par, Arif Erkuş, Kamera Ast: Ali Güvenci,  Işık Şefi: Ömer Ekmekçi,  Prodüksyon Amiri: Adnan Uygur, Set Ekibi: Erdil Demirbaş, Kadir Yılmaz, Necmettin Çobanoğlu, Sami Meriç, Renk Uzmanı: Hasan Örnek, Laboratuar: Selahattin, İsmet Tomaçgil, Yapım: Can Film/Fatma Girik, Kemal Sunal,  (Yeni Stüdyoda hazırlanmış ve renklendirilmiştir).

Oyuncular: Kemal Sunal, Oya Aydoğan, Cem Erman, Ali Şen, Reha Yurdakul Orhan Elmas, Oya Akkartal, Leman Akçatepe, Feridun Şavlı, Asım Par, Orhan Çoban, Misafir Oyuncu:  Süleyman Turan,

Konu: Bir reklam şirketi TV reklamlarında kullanmak üzere Şaban’la anlaşır. Şaban büyük reklamlarla TV’ye çıkar. Fakat bir süre sonra reklamını yaptığı malların bozuk olduğu anlaşılır. Daha önce halkın çok sevdiği Şaban birden gözden düşmüştür. Duruma el koyar ve halkı aldatanlarla bu kez Şaban mücadele eder. Kemal Sunal’ın en iyi güldürülerinden biri.

! Seden, piyasanın istediğine, belirlenmiş kalıpla kolayca uyan bir sinemacı. Bu konuda hiçbir sıkıntısı, bir direnişi yok “100 Numaralı Adam” nasıl seyircinin beklediği tipik bir “Kemal Sunal fimi” ise “Çilekeş” de seyircinin beklediği tipik bir “Orhan Gencebay filmi”. Her şey güvenceye alınmış, hiçbir sürpriz yok. Her 2 film de bunun dışında, Seden’in sinemasının kusurlarını ve erdemlerini taşıyorlar.

“100 Numaralı Adam”, kuşkusuz Seden açısından daha önemli. “100 Numaralı Adam”, ilginç yanlar taşıyor konu olarak…

Tüketicinin henüz Batı ülkelerinde olduğu gibi örgütlenmediği, tüketim mallarının gerekli denetimden geçmediği reklamların içeriğinin doğru veya yanlışlığının söz konusu edilmediği bir ülkede, üsteiik reklamcıların TV’ye egemen olduğu istemediği programları bile yayınlatmak gücüne  sahip olduğu bir ülkede, konu bu yönüyle ilgi çekiyor. Ancak Seden’in senaryosu bu konulara yüzeysel biçimde yaklaşıyor. 1940’ların TV’de izlediğimiz Frank Capra komedilerinin ana şemasını, iyimserIiğini ve ideolojisini taşıyor film.. İyiler/kötüler arasında, “kötü” üreticiIere karşı tüketicileri koruyan saf Ve iyi yürekli Şaban da, önce kötülerin yanındayken sonunda Şaban’a destek olan reklamcı kız da tipik Capra kahramanları. Buna Kemal Sunal’ın  bir çoğu eski Jerry Lewis filmlerinden alınma buluşlar ve yine tipik Lewis mimikleri de eklenince, filmin özgünlüğünden sözetmek zorlaşıyor.

Osman Seden, kamera denen aygıta tümüyle egemen, sinema dilini kurmuş, anlatacağını en rahat biçimde analatan bir sinemacı. Ne yazık ki anlattığına pek önem vermiyor. Moda akımların, ticari kuralların, piyasaya uyma kaygısının peşine takıImış giden bir sinema bu… Örnekse, Seden gibi yıllanmış bir sinemacı bir Orhan Gencebay filmi çrktiğinde artık “Çilekeşli gibi bir öyküyü sinemalaştırmayı kabul ettmeli miydi? Seden sinemasının biçimsel ustaIığını bir olgu olarak kabul ettikten sonra, bu eleştiriyi getirmenin de gereği var. Sinemacılar, çağımızda nasıl anlattıklarından çok ne anlattıklarıyla yargılanıyorlar artık … “[44]

#YÜZBAŞI KEMAL (1967) Senaryo ve Yönetmen: Yılmaz Atadeniz, Yönetmen Asistanı: Çetin İnanç, Kamera: Ali Uğur, Yapım: Fer Film/Fahriye Tamkan

Oyuncular: Cüneyt Arkın, Birsen Menekşeli, Suzan Avcı, Sevinç Pekin, Reha Yurdakul, Hüseyin Zan, Asım Nipton, Muammer Gözalan, Enver Dönmez

Konu: Askeri bilgileri çalmak için İstanbul’a gelen yabancı ülke ajanlarıyla bir yüzbaşının mücadelesi.

#YÜZBAŞI TAHSİN   (1950) – Yönetmen : Murat Orhon Arıburnu, Senaryo : Hıfsı Tan, Foto Direktörü:  Aram Hugosyan, Yapım : Duru Film/Naci Duru

OYUNCULAR: Orhon Murat Arıburnu, Nedret Güvenç, Nuri Genç, Belkıs Fırat, Gülsevim Gemiyakan, Kemal Dirim, Salih Tozani, Mehmet Aslan, Hayri Esen, Cenat Şakir (Halikarnas Balıkçısı)

Konu: Kurtuluş savaşı sırasında yaralanıp hafızasını yitiren bir yüzbaşıyla, aşık olduğu öğretmenin öyküsü.

! Milli film olmasına karşılık seyircinin hisiyatı istismar edilmemiştir. Şimdiye kadar çevrilen yerli filmlerin en muvaffaklarından biridir. (Vehbi Belgil, Haftanın Filmleri, Yıldız M. Sayı, 6, 3 Şubat 1951) “[45]

#YÜZBAŞININ KIZI  (1968) – Yönetmen: Aram Gülyüz, Senaryo:  Hamdi Değirmencioğlu, Foto Direktörü:  Kriton İlyadis, Yapım: Metro Film/Aram Gülyüz

Oyuncular : Zeynep Değirmencioğlu, Cüneyt Arkın, Figen Say, Peri Han, Erol Taş, Gani Dede, Aydın Tezel, Sevim Sevil, Refik Üfler, Nezihe Güler, Salih Güneyli, Memduh Ünsal

Konu: Ayşe, yüzbaşının köylü bir kadından olan kızıdır. Yüzbaşı, kızının varlığından habersizdir. Ayşe büyüyüp jokey olur. Yüzbaşı onu yanına almak ister ancak Ayşe subaylara büyük bir kin duymaktadır.

#YÜZME BİLMİYORSAN İŞİN NE AĞAÇTA  (1978) “EROTİK GÜLDÜRÜ”   Yönetmen: Yavuz Figenli, Senaryo: Aydemir Akbaş, Kamera: Erhan Canan,Yapım: Rimel Film/li Barlık

Oyuncular: Aydemir Akbaş, Zerrin Egeliler, nTevhid Bilge, Yüksel Gözen, Özcan Özgür

Konu: Bir uşağın beceriksizliğin öyküsü

#YÜZÜNÜ ŞEYTAN GÖRSÜN (1989) Yönetmen: Oğuz Gözen, Senaryo: Nadire Zeybel, Görüntü Yönetmeni: Mükremin Şumlu, Yapım: As Film/Mehmet Aksu

Oyuncular: Küçük Cüneyt, Tufan Bahadır, Aysel Üzer, Mehmet Ezici, Aliye Rona, Turgut Özatay, Rahmi Pala, Nevin Ekin, İbrahim Kurt, Cemal Orman, Özge Güler

Konu: Çocuk şarkıcılar furyasından nasibini alan bir sanatçı Küçük Cüneyt. O sıralarda kasetleri bol satan bir şarkıcı. Filmde “Birbiri ardına gelen felaketler nedeniyle parçalanan bir ailenin dramatik öyküsü ele alınıyor.

#YÜZYILLARIN MEHMETÇİĞİ (1970) Senaryo ve Yönetmen: Kayahan Arıkan, Operatör: Sami Acun, Yapım: Erdoğan Film

Oyuncular:  Yusuf Sezgin, Birsen Menekşeli, Tunç Oral, hayati Hamzaoğlu, Gülgün Erdem, Necdet Çağlar, Tuncer Necmioğlu, Mustafa Alev, Tarzan Çetin,

 #YÜZYİRMİ “120” (2007) – Yönetmen: Özhan Eren, Murat Saracoğlı, Senaryo: Özhan Eren, Görüntü Yönetmeni: Mustafa Kuşçu, Müzik: Özhan Eren, Kurgu: Ali Üstündağ, Sanat Yönetmeni: Meral Özen, Genel Koordinatör: Hakan Yıldız, Yapım Koordinatörü: Güven Kaprol, Yapım Sorumlusu: Ali Okat, Seçil İssi, Yardımcı Yönetmen: Ahmet Yurtkul, Yönetmen Yardımcısı: Selda Yıldırım, Mehmet Yetkin Arda, Kameraman: Ali Aslan, Focus Puller: Barış Sengelli, Film Baskı: İlker Şen, Film Yıkama: Tamer Eşkazan, Renk Düzenleme: Tolga Girici, Negatif Kayıt: Kadir Burç, Işık Asistanı, Uğur Demir, Kostüm Sorumlusu: Fadim Üçbaş, Kostüm Asistanı: İrfan Bilgin, Efekt: Özcan Yıldız, DS Nitris: Sencer Yalçın, Compositing: Abdullah Ercan, Prodüksiyon Amiri: Basın Danışmanı: Özlem EsmergülSeslendirme Yönetmeni: Burhan Şahin, Yapım: ATM

Oyuncular: Özge Özberk (Münire), Cansel Elçin (Süleyman Teğmen), Burak Sergen (Sermet Bey), Emin Olcay (Cemal Müdür),
Oytun Öztamur (Mehmet),Halil Kumova (Dro), Demir Karahan (Kâmil Paşa), Ahmet Uz (Vali), Misak Toros (Kirkor), Yaşar Abravaya, İncilay Şahin (Şadiye), Alican Yılmaz (sarı Selim), Kemal Özcan Çelik (Agop), Özcan Cem Dur (Mustafa), Deniz Güngören (Şisko Ferit), Emre Törün (Keri), Melih Atalay (doktor)Çocuk Oyuncular: Hakan Akman, Vefa Akman, Ümit Dereli, Saim Yılpaze,

Konu: 1914 yılı Haziran ayı… O günler, ülkemizin büyük toprak kayıpları ve milyonlarca insanımızın da büyük perişanlıklar yaşamasına neden olan Balkan Harbi’nden henüz kurtulduğumuz günlerdir, yaralarımızı sarıp ülkemizi feraha çıkartmaya çalıştığımız barış günleridir.

İşte o günlerde henüz hayatının baharındaki Münire (Özge Özberk), lise müdürü olan babası Cemal öğretmen (Emin Olcay), kendisinden sadece birkaç yaş küçük olan iki erkek kardeşi Mehmet ve Mustafa’dan oluşan ailesiyle Van’da mesut ve mütevazı bir hayat yaşamaktadır ve nişanlısı Süleyman Teğmen (Cansel Elçin) ile çok yakında evlenecektir.

Fakat bu mutlu günler çok sürmez, Ağustos 1914’te Avrupa’da 1’nci Dünya Harbi’nin başlamasıyla birlikte ülkemizde de seferberlik ilan edilir. Varını yoğunu ordusu emrine veren halk, çocuklarını da askere gönderir, Süleyman Teğmen de cepheye gider.

Kasım 1914’te Rusların taaruzu ile harp ülkemize de sıçrar, Sarıkamış Harbi’nin başlamasıyla birlikte çatışmalar daha da yoğunlaşır. Sınır bölgesinde harp etmekte olan ve Süleyman Teğmen’in de yer aldığı Jandarma Tümeni’nden o günlerde Van’a gelen acil bir telgraf, süratle cephane yetiştirilmediği takdirde harbin ve Van şehrinin tehlikeye gireceğini bildirmektedir.

Ancak o günlerde Van karlar altındadır, hele şehrin dışında kar yüksekliği iki metreyi bulmakta, hayvanlar karlı dağları yürüyememekte, kağnı vs arabalar ise hiç işlememektedir. Yapılacak tek şey, cephaneyi 100 kadar yayanın sırtında nakletmektir. Ancak, şehirde resmî görevliler dışında, ihtiyarlarla kadınlardan başka çokaz sayıda “eli tüfek tutan erkek” kalmıştır; onlar da “TAŞNAK ÇETELERİ”ne karşı şehri ve ailelerini korumak için şehirde kalmak zorundadırlar… Akla gelen her çareye başvurulur, neticede, eğer kabul ederlerse bu yükü öğrenci çocuklarla göndermekten başka yapacak bir şey olmadığına karar verilir

________________________S O N ________________________

[1] Agah Özgüç, “Türk Filmleri Sözlüğü”
[2]
Agah Özgüç, a.g.e.
[3] Agah Özgüç, a.g.e.
[4] Agah Özgüç, a.g.e.
[5] Atilla Dorsay, “12 Eylül Yılları ve Sinemamız”
[6] Artun Yeres “Sakıncalı 100 Film”
[7] Agâh Özgüç, Türk Filmleri Sözlüğü” 1. Cilt syf, 184
[8] Birsen Altıner, “Metin Erksan Sineması” syf, 42
[9] Agâh Özgüç, “Türk Filmleri Sözlüğü” 2. cilt
[10] Agâh Özgüç a.g.e.
[11] Agâh Özgüç a.g.e.
[12] Agâh Özgüç a.g.e.
[13] Agâh Özgüç a.g.e.
[14] Burçak Evren, “İki Ün’lü Kadın Fatma Girik”
[15] İki Öykülü bir Film olan “İki Günahsız Kız” filminin ikinci öyküsü. Diğer öykü için bknz: İki Günahsız Kız”
[16] Metin Erksan Sineması, “Birsen Altıner, syf, 76
Metin Erksan Sineması, “Birsen Altıner, syf,[17] Oyunu kadrosunda ve teknik kadroda yer alan isimler, filmin jeneriğinden aktarılmıştır.
[18] Osman Cavcı, “Yanlış Anlaşılmış Filmler”
[19] Agah Özgüç, “Bütün Filmleriyle Yılmaz Güney”
[20] Atilla Dorsay, “12 Eylül Yılları ve Sinemamız”
[21] Bilgiler filmin restorasyon görmüş kopyasından alınmıştır.
[22] Filmin jeneriği Yılmaz Güney’in bu Yazısıyla başlar.
[23] Agâh Özgüç, “Bütün Filmleriyle Yılmaz Güney”
[24] http://www.europeanfilmfestival.com
[25] Prof.Dr. Alim Şerif Onaran/Doç.Dr. Bülent Vardar, “20 Yüzyılın Son Beş Yılında Türk Sineması” syf, 166
[26] Atilla Dorsay, “Sinemamızda Çöküş ve Rönesans Yılları” syf, 154
[27] İsimler, filmin jeneriğinden aktarılmıştır.
[28] Atilla Dorsay, “Sinemamızda Çöküş ve  Rönesans Yılları” syf, 155
[29] Birsen Altıner, “Metin Erksan Sineması” syf, 26
[30] http://www.europeanfilmfestival.com
[31] Atilla Dorsay, “Sinemamızda Çöküş ve Rönesans Yılları” syf, 156
[32] Agâh Özgüç, a.g.e.
[33] Atilla Dorsay, “Sinemamızın Umut Yılları” syf,92
[34] Agah Özgüç, “Türk Filmleri Sözlüğü ,2. cilt”
[35] Agah Özgüç, a.g.e.
[36] Atilla Dorsay, “12 Eylül Yılları ve Sinemamız”
[37] Artun Yeres, “Sakıncalı 100 Film” syf, 251
[38] Agâh Özgüç, “Türk Filmleri Sözlüğü” 1. cilt
[39] İsimler Filmin jeneriğinden alınmıştır.
[40] Oyuncu ve Teknik kadroda yer alan isimler, filmin jeneriğinden aktarılmıştır.
[41] Atilla Dorsay, “Sinemamızın Umut Yılları” syf,101
[42] Agâh Özgüç (Türk Filmleri Sözlüğü” 2. Cilt
[43] Oyuncu ve teknik kadroda yer alan isimler filmin jeneriğinden aktarılmıştır.
[44] Atilla Dorsay, “Sinemamızın  Umut Yılları” syf, 16
[45] Agâh Özgüç, “Türk Filmleri Sözlüğü” 1. cilt

“Y” İLE BAŞLAYAN FİLMLER (2)

yaşadıkça – 72. koğuş”

#YAŞADIKÇA (1984) – Yönetmen: Temel Gürsu, Senaryo: Arda Uskan, Kamera: Abdullah Gürek, yapım: Temel Film/Temel Gürsu

Oyuncular: Cüneyt Arkın, Serpil Çakmaklı, Sait Seyit, Reha Yurdakul, Turgut Özatay, Hüseyin Zan, İbrahim Kurt, Madelet Tibet, Hakan Peker Dans Grubu ve Murat Soydan

Konu: İki erkek aynı kızı sever ve aralarında büyük bir mücadele  başlar.

YAŞADIM MI BEN (1981) – Bknz: MECNUN – Savaş Eşici

#YAŞAM ARSIZI (2008) – Senaryo ve Yönetmen: Yasemin Alkaya, Görüntü Yönetmeni: Bernadette Paassen, Yapımcı: Yasemin Alkaya, Umut Altınok, Kurgu Thomas Balkenol, Post-Prodüksiyon: Yasemin Alkaya Kurgu Yönetmeni: Zeynep Geçgin Ses Kayıt: Amaç Işıklar, Müzik: Cem Adıyaman

Oyuncular: Elif Çağlayan, Yasemin Alkaya, Aysun Çağlayan, Funda Çağlayan, Berivan Umut

Konu: Elif, iki çocuk annesi, sıra dışı bir pavyon kadınıdır. Tarihçi olan babasının aşıladığı dünya görüşünün de etkisiyle, yaşadığı bütün olumsuzluklara rağmen insan kalmayı başarabilmiştir. Çocuklarına “ne yapıp yapacaksınız; ama yaşamınızı kimseyi incitmeden yaşayıp bitireceksiniz” diye öğüt vermiştir hep.

Bataklıkta dans etmek kadar zor olan hayatını defalarca bitirmeye çalışmıştır Elif. “Bu hayatı yaşamayı beceremiyorum” der, kendi kendine sık sık; ama eli kolu bağlıdır. Çünkü iki çocuk anasıdır Elif ve bu dünyaya çocuk getirmek onun hayattaki en büyük hatasıdır. Ne yapıp, ne edip çocukları büyüyene kadar sür-dürecektir hayatını…

“İki bebek, iki şizofren kardeş, birde alkolik, kocan varsa… ve kış günü aç bir halde sokakta kalmışsan, pavyon çok iyi bir alternatiftir. Karnını doyururlar, iki kuruş para verirler, yatacak sıcak bir yerin olur ve bir anda umutsuzluğun umuda dönüşüverir. Ayrıca bu dünya, sizin yaşadığınız dünyadan çok daha net ve temizdir. Bu dünyada kimse ken-dini gizlemez, neyse odur.

Hayatta herkes bir şekilde senden ya-rarlanmak ister; burada hiç olmazsa bunu açıkça dile getirirler” der Elif, dışarıdaki hayata yeğlediği “Pavyon Hayatından” söz ederken.

Hayat ona oyun etmiştir. Hem de başa çıkılası olmayan nice oyunlar… O, bir Yaşam Arsızı’dır. Ve Her şeye rağmen yaşamak zorundadır.

#YAŞAM KAVGASI  (1978) – Senaryo ve Yönetmen: Halit Refiğ, Diyalog: Nezihe Araz, Kamera: Cahit Engin, Yapım: Uğur Film/Memduh Ün

Oyuncular: Fatma Girik (emine), Can Gürzap (Reşit), Ahmet Mekin (Tahsin), Reha Yurdakul (Cevat Bey, , Mümtaz Ener (Vehim Dayı), Zerrin Egeliler (Şükran), Leman Akçatepe (Seher Teyze), Şener Gezgen, Hakkı Kıvanç (Sefer Usta), Gülten Ceylan, İbrahim Uğurlu ve Küçük Yıldız:  Zeynep, Çayıroğlu “d:1972” (Zeynep),

Konu:   Evli bir maden işçisi Reşit (Can Gürzap), komşusu olan kadınla ilişki kurar. Olayı öğrenen karısı Emine (Fatma Girik) iki çocuğunu alıp evi terk eder ve Reşit’in babasının evine sığınır. Reşit komşu kadınla beraber yaşamaya başlar. Emine, yuvasının devam edebilmesi için fedakârlık yapmanın gerekli olduğunu düşünür ve bir müddet sonra tekrar evine döner.

# Halit Refiğ’in uzunca bir aynlıktan sonra yönetmen olarak sinemaya dönüşünün ürünü… Zonguldak çevresinde geçen ve yörede çekilen film bir ailenin üçüncü kişiyi oluşturan “hafif meşrep” bir kadın yüzünden çözülüşünü işliyor. Reşit kapı komşuları, kocası Allmanya’da olan Şükran’la işi pişirince, karısı Emine evi terkediyor. İki çocuk \e Reşit’in yaşlı babası için zor günler başlıyor. Reşit, Şükran’ı eve alıyor, işini bırakıyor, vs… Emine, neden sonra kocasına yaptığı işin yanlışlığını kanıtlayacaktır ve acı deneylerden sonra, çift için yeniden mutlu bir yaşam belki de başlayabilecektir

Halit Refiğ’in yazdığı senaryoya, Nezihe Araz’ın diyalogları, özellikle TV’de şu günlerde izlediğimiz bazı Türk filmleriyle kıyaslanmayacak denli doğal ve gerçek bir hava getiriyor. Kitap gibi değil, gerçek gibi konuşan insanıar var karşımızda… Refiğ’in sinema dili ise, belli bir sinema deneyinin olgunluğunu taşıyor. Zonguldak üstüne  yapılan bir panoramikle başlayan film, özellikle dış mekan çekimlerinde (göçüğe toplanan kalabalık, sokaktaki bölümler, vs) belli bir başarıya ulaşıyor. Oyuncu yönetimi başarılı; Fatma Girik’in yanı, çok tatlı bir kompozisyon çizen emektar Mümtaz Ener, Türk sinemasındaki erkek starların tüm tiklerinden sıyrılmayı bilmiş bir Can Gürzap, giderek doğal oyunlar sergileyen küçük oyuncular, işin oyun yönünü çözümılüyor. Refiğ’in melodrama kayması çok kolay öyküyü kıl payıyla bu tehlikeden koruduğu veya en azından seviyeli bir melodram ortaya koyduğu söylenebilir. . ‘

Ancak tüm bu belli başarı düzeyi, fılmin temelde içerdiği bir eksikliği de gözden kaçırtmıyor. Türkiye’deki politik sinema deneylerini, ilerici film çalışmalarını, zaman zaman sinema yazarı ve ideolog kimliğiyle kolayca harcayıvermiş Refiğ, filmini kuşkusuz bilinçli olarak her türlü toplumsal temelden ve fondan yoksun kılmış. Zonguldak madenlerine, bir maden işçisinin hayatına eğilen ve üstelik çekim için oralara dek giden bir çaba, vere vere “Yaşam Kavgası”nı mı veımeliydi? Kuşkusuz her filmin politik olması gerekmez, “Yaşam Kavgası”nın da bir “Maden” olması şart değil. Ama toplumsal bir çerçeveden bu denli soyutlanmış, Türk işçisinin gerçeğini yalnızca aile sorunlarına indirgemiş bu denli kaçış örneği bir sinemayla, Refiği, kendi sinemasının ve belki de artık tüm bir kuşağın sinemasının sınırlarını da belirlemiş oluyor: Deneyden gelen olgun, bilgili bir sinema bu (ve kuşkusuz daha başka bazı Türk klasiklerini de uyarlayabilir, yeni “Aşk-ı Memnu”lar yapabilir) Ama Türk toplumuna ileriye, geleceğe dönük yeni bir şeyler vermek, yeni sözler söylemekten ister istemez ırak düşmüş bir sinema da, aynı zamanda…

Bu açıdan, tüm biçimsel yetersizliklerine karşı benzer bir çevreyi işleyen “Maden” filmi, geleceğe dönüklüğü simgelernesi açısından “Yaşam Kavgası”ndan çok daha büyük önem taşıyor ve sineınamızda kuşak değişiminin gerekliliğini vurguluyor. “[1]

#YAŞAMA HAKKI (1998) “35mm, 110dk” – Senaryo ve Yönetmen: Nurettin Özel, Görüntü Yönetmeni: Ali Utku, Müzik: Tuluyhan Uğurlu, Kurgu: Ayhan Eryüksel, Mevlût Koçak, Sanat Yönetmeni: Güler Işık, Kamera Asistanı: Barış Işık, Işık Asistanı: Özgür Yücel, Set Amiri: Ertan Sımsıkı, Yapım: Esra Film/Hüseyin Türk Yıldırım

Oyuncular: Filiz Taçbaş, Yalçın Dümer, Jale Yücel, Erol Taş, Fikret Hakan, Kâmil Yılmaz, Enes Özel, Hilal Kansu, Saffet Yurtsever

Konu: Anne, baba, büyükbaba ve iki çocuktan oluşan mutlu bir aile… Baba arkeolog, anne hemşire… Her ikisi de entellektüel birikimleri olan, mesleklerini ideal edinmiş insanlar… Birbirine karşı son derece saygılı ve güçlü bir sevgi bağıyla bağlı… Mutlu ve huzurlu geçen günlerin ardından Zuhal’in (anne) yeniden hamile kalmasıyla çalkantılar ve çatışmalar başlar. Ama karı koca arasındaki bu çatışmalar hiçbir zaman aralarındaki sevgi bağını kopartabilecek şiddete gelmez. Zuhal çocuğu dünyaya getirmek istemez. O’na göre üçüncü bir çocuk zamanı ve ilgiyi üçe bölecektir.

Zuhal köylere yapılan aşı kampanyalarına gönüllü olarak katılmaktadır. Çocuğu dünyaya getirmesi onun bu gibi aktivitelerden uzak kalmasına neden olacaktır. Zuhal’ın aksine kocası Ali Osman, üçüncü çocuklarının dünyaya gelmesini şiddetle arzulamaktadır. Ali Osman, ana rahmine düşmüş bu çocuğun artık yaşama hakkını elde etmiş bir insan olduğunu düşünmektedir. Ali Osman’a göre artık bu hakkı onun elinden kimse alamaz . Zuhal kararlıdır. Çocuğu aldıracaktır. Aynı gün çocuklarında okul gezisi vardır. Zuhal onları otobüse bindirip yolcu ettikten sonra hastahaneye gidip kürtaj masasına yatar. Fakat herşey yolunda gitmez. Cenin alınırken rahim delinir ve başlayan kanama durdurulamayınca doktorlar rahmi almak zorunda kalır. Müdahale bittikten sonra hastahane odasına alınan Zuhal’in yanına son anda durumu öğrenen Ali Osman da gelir. Bu arada hastahane koridorlarında bir koşuşturma başlar. Acil çağrılar yapılır. Gezi otobüsü kaza yapmıştır ve bu kazanın sonucunda Zuhal ve Ali Osman’ın iki çocuğu da ölmüştür.

! Yaşama Hakkı” öncelikle temiz işçiliği dışında dikkat çeken bir film değil. Yaşama Hakkı, bir kaç oyuncu haricinde, vasat sayılabilecek oyunculuğu ve tekdüze sinema diliyle hakkında görüş öne sürebilmek açısından parlak sinyaller veren bir film de değiL. Film kendi içinde Türk sinemasının geleneksel anlayışşları (oyunculuk, mizansen, mekan kullanımı vb.) içinde gelişir gibi görünürken, aslında mesajını modem tanımlaması içine giren sosyal tabakanın insanlarının üzerinden yol alarak vermeye çalışıyor. Yani klasik deyimiyle sol gösterirken sağ vuruyor. Geçmişin Milli Sinema anlayışının izinde, ama söylemek istediğiini, mesajını daha ustaca, didaktizme kaçmadan ve keskin sloganlar üretmeden gündeme getiren bir film Yaşama Hakkı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte, Cumhuriyetin hedeflediği çağdaş uygarlık seviyesine karşın, ülkemizde homojen bir insan kitlesi, üzerinnde toplumsal mutabakatta uzlaşılabilen bir süreç ne yazık ki henüz oluşaroadı; yakın gelecekte de oluşması zor görünüyor. Yaşama Hakkı filmiyle ilgili görüş oluştururken, laikçi bir tavırla filmi mahkum etmek değil amacımız. Ama film, dinsel söylem aracılığıyla kendisine aktarılanlardan sorgulamadan etkilenebileecek kitleler açısından gerici ve tehlikeli mesajlar içeriyor. Bu mesajı da köylü kurnazlığının arkasına gizlenerek gerçekleştirme peşinde. Filmde daha muhafazakar eğilimlere sahip olabilecek bir tabandan gelen hemşire Zuhal, son derece modem görüntülü, feminist bakış açısına sahipmiş gibi işlenirken; bir arkeolog olan ve genelde daha akılcı ve çağdaş düşünmesi beklenen kocası Ali Osman ise daha gelenekçi ve kaderci bir anlayışın temsilcisi olarak yansıtılıyor. Ülkemizin erkek egemen yapısı ve İslam dininin koşulları gereği olarak bile, filmde ele alıınan kadın karekter, geleneklere boyun eğen, kocasına karşı çıkmayan ve kocasıının ailesi tarafından da ezilen biri olarak işlenmiyor. Diğer yandan ülkemizin neeredeyse yarısından çoğunda hüküm süren “allah rızkım verir” yaklaşımı bu filmin içinde öncelikle ön plana çıkarılmıyor. Yönetmen Nurettin Özel, kendince kurnazlık yaparak dine, aile gelenekleri bağlamında yaklaşan ama daha mesafeeli duran insanların yaşamından yola çıkarak “allah affetmedi” fikrini onların da kafasında oluşturup, dolayısıyla kollektif bilinçaltına allah korkusu salarak, taraftar kitlesini arttırmaya çalışıyor. Aslında daha açık söylemek gerekirse, kaba bir şekilde din ve kadercilik propagandası yapıyor. Makul koşullarda yaşayan ve iki çocuğu olan hemşire Zuhal, istemediği bir hamilelik vuku bulduğunda diğer çocuklarını daha iyi yetiştirebilmek için onu aldırdığında “allah affetmedi” geerekçesiyle cezalandırılıyor. Bu ceza ise gerçektenden de vicdansız ve hiç inandıırıcı olmayan, salt yönetmenin amacını gerçekleştirmek için yapayolarak hazırlanmış bir trafik kazası aracılığıyla, genç kadının diğer çocuklarının da ölümü şeklinde gerçekleşiyor.

Nurettin Özel yaşamı aklıyla değil, salt inanç boyutunda yaşayan insanlara mesaj vererek, onların da bakamayacağı çocuklar dünyaya getirmelerini özendiriyor.  Hemşire Zuhal, üçüncü çocuğunu iyi yetiştiremeyeceği gerekçesiyle aldırmak  yerine doğurmuş olsa “cennette yaşayacakken”; akılcı davranıp koşullarına göre hareket ettiği için bu dünyada cehennem azabı içinde yaşamaya mahkum ediliyor. Yaşama Hakkı, başta da belirttiğimiz gibi temiz işçiliği dışında yaptığı zararlı propaganda ve inandırıcı olmayan dünyasıyla, ülkemizde mağdur olduğunu iddia eden bir gurup inançlı kesim temsilcisinin dünya görüşünü ve hedeflerini anlayabilmemiz adına da önemli ipuçlarını içinde barındıran bir film olarak dikkati çekiyor. “[2]

#YAŞAMADIM Kİ BEN (1985) “16mm” Senaryo ve Yönetmen: Sami Güçlü, Görüntü Yönetmeni: Aytekin Çakmakçı, Müzik: Hayri Şahin, Yapım: Yaşam Film/Gazanfer Dirlik

Oyuncular. Hayri Şahin, Filiz Ersüer, Neslihan Bayar, Eyüp Dirlik, İ. Hakkı Şen, Yusuf Çetin, Yılmaz Cesur, Güneş Işlık, Remo Değerli, Ergun Şimşek, Cemal Gonca, İsmail Karahan, Ai Rıza Cevizli

Konu: Minibüs şoförüyle zengin bir kızın aşk öyküsü.

#YAŞAMAK (1988) – Yönetmen: Aram Gülyüz, Senaryo: Nurettin Erişen, Görüntü Yönetmeni: Mahmut Demir, Yapım: Jöntürk Film/Müjgan Aydın

Oyuncular: Cüneyt Arkın, Banu Alkan, Yılmza Zafer, Tarık Tarcan, Mahmut Cevher, Cemal Gencer, Meral Orhonsay, Selin Dilmen, Pembe Mutlu, Nebahat Çehre, Eşref Kolçak, Bilal İnci

Konu: İntihara teşebbüs eden dört kişiyi kurtaran bir doktorun hikayesi

#YAŞAMAK BU DEĞİL (1981) – Yönetmen: Temel Gürsu, Senaryo : Arda Uskan, Kamera: Sertaç karan, yapım: Kuzey Film/Tanju Gürsu

Oyuncular: İbrahim Tatlıses, Serpil Çakmaklı, Suzan Avcı, Kadir Savun, Reha Yurdakul, Hikmet Taşdemir, Mete Sezer, Civan Canova,

Konu: Kasabaya çalışmak için gelen İbrahim, kötü bir şöhreti olan Gülbahar’ın kızı Emine ile evlenir. İnşaat sahibinin oğlu ve arkadaşları birgün hem Gülbahar’ı hem de Emine’yi kaçırırlar. Her ikisine de tecavüz ederler. Emine kendisini asar. İbrahim’de intikamını alır.
#YAŞAMAK DAHA ZOR “ZOR YAŞAM”  (1975) – Senaryo ve Yönetmen: İlhan Engin, kamera: Abdullah Gürek, Yapım: Çiler Film/Semih Sarıoğlu

Oyuncular: Aytaç Arman, Aysun Güven, Sema Eyüboğlu, Orçun Sonat, Mehmet Yağmur

Konu: Yaşamanın ölmekten daha zor olduğunu anlatan bir öykü.

#YAŞAMAK GÜZEL ŞEY (1977) Yönetmen: Çetin İnanç, Senaryo: Tamer Yiğit, Kamera: Dinçer  Önal, yapım: Er-Ta Film/Tamer Yiğit

Oyuncular: Tamer Yiğit, Aysun Güven, Kâzım Kartal, Baki Tamer, Sami Tunç, Canan Candan, Turgut Özatay, Tevfik Şen, İbrahim Uğurlu, Kadir Kök

Konu: Uyuşturucu ve kadın ticereti yapan bir şebekeyle  mücadele eden bir komiserin hikayesi

YAŞAMAK HAKKI (1998) – Senaryo ve Yönetmen: Nurettin Özel, Görüntü Yönetmeni: Ali Utku, Sanat Yönetmeni: Güler Işık, Kurgu: Ayhan Ergürsel, Mevlût Koçak, Kamera Asistanı: Barış Işık, Işık Asistanı: Özgür Yücel, Set Amiri: Ertan Sımsıkı,  Yapım: Esra Film, Yapım: Esra Film/Hüseyin Türkyıldırım

Oyuncular: Filiz Taçbaş, Yalçın Dümer, Jale Yücel, Erol Taş, Fikret Hakan

 Konu: Arkeolog bir baba, hemşire bir anne ve iki çocuktan oluşan 4 kişilik bir aile mutlu bir yaşam sürmektedir. Anne üçüncü çocuğuna hamile kalınca karı koca arasında anlaşmazlık çıkar. Anne kürtaj olmak isterken, baba yaşama hakkını elde etmiş çocuğun kürtajla alınmasına karşıdır. Genç kadın kocasının haberi olmadan çocuğu kürtajla aldırtır. Aynı gün bir izci grubuyla kampa giden Emre ve Meryem adlı çocukları trafik kazası sonucu yaşamlarını yitirirler. Anne ve baba bu olay üzerine bunalıma girerler.

#YAŞAMAK HAKKIMDIR (1958) – Yönetmen: Atıf Yılmaz, Senaryo: Atıf Yılmaz, Halit Refiğ,   Eser: Temel karamahmut “[3]”, Yönetmen Yardımcısı: Halit Refiğ, Kamera: Mikael Rafaelyan, Müzik: A . Faik Şeker, Yapım:  Arı Film

Oyuncular : Turan Seyfioğlu, Çolpan İlhan, Mümtaz Ener, Suat Taner, Muazzez Arçay, Ali Ekdal,Bilge Zobu,

Konu: Hapisten çıkan bir sabıkalıyla, karısına göz koyan bir katilin kaçış öyküsü.

#YAŞAMAK HAKKIMDIR  (1969)  – Senaryo ve Yönetmen: Yücel Uçanoğlu, Kamera: Dinçer Önal, Yapım: Amaç Film/Yücel Uçanoğlu

Oyuncular: Tamer Yiğit, Esen Püsküllü, Turgut Özatay, Piraye Uzun, Baki Tamer, Nurhan Nur, Özcan Bilge, Oktar Durukan, Atilla Ergün

Konu: İşlemediği bir suç yüzünden başı derde giren gencin öyküsü.

. Yönetmen Fritz Lang’ın yönettiği bu film; genelde Amerikan adalet düzenini eleştirdiği ve onun kimi aksaklıklarını gerçekçi bir şekilde ortaya koyduğu film, Atıf Yılmaz’ın elinde toplumsal sorun/gerçeklerden soyutlanmış sıradan bir serüven filmine dönüşüverir. Yılmaz bu filmin yorumundan çok, biraz da sansürün kısıtlayıcı yönüyle, biçimsel yanlarıyla, sinemasal anlatımındaki hareketliliği ön plana çıkarmayı yeğler. (Burçak Evren)

#YAŞAMAK HARAM OLDU “VARTO FACİASI”  (1966)[4]” –  Senaryo ve Yönetmen: Remzi Jöntürk, Kamera: Cengiz Batuhan, Yapım: Duru Film/Süreyya Duru

Oyuncular: Tunç Okan, Esen Püsküllü, Gülsün Kamu, Necdet  Çağlar, Leman Öztürk, Sevinç Pekin, Murat Taşkın, Mümtaz Ener, Ersun Kazançel, Yılmaz Köksal

Konu: Erzincan’daki Varto depreminin öyküsü.

#YAŞAMAK HARAM OLDU (1968) – Yönetmen: Çetin Karamanbey, Senaryo: Yahya Benekay, Kamera: Özdemir Öğüt, Yapım: Dede Film/Mahmut Dedehayır,

Oyuncular: Nuri Sesigüzel, Selma Güneri, Tijen Par, Sadiye Arcıman, Ali Şen, Ufuk Enünlü, Sami Hazinses, Hüseyin Kutman

#YAŞAMAK HARAM OLDU (1985) “16mm” Yönetmen: Sami Güçlü, Senaryo: Safa Önal, Görüntü Yönetmeni: Soner Saygılı, Yapım: Umut Film/Abdurrahman Keskiner

Oyuncular: Hayri Şahin, Şehnaz Dilan, Nur İncegül, Şeyda Erman, İhsan Baysal, Ahmet Kostarika, Sırrı Elitaş, Küçük Yıldız: Esra Erbilişik

Konu: Zengin bir kızla evlenen şoförün sosyal sınıf çatışması.

#YAŞAMAK İÇİN (1970) Senaryo ve Yönetmen: Natuk Baytan, Kamera: Şevket Kıymaz, Yapım: Saba Prodüksiyon/İ. Necil Ozon

Oyuncular: Murat Soydan, Sezer Güvenirgil, Zeki Tüney, Atıf Kaptan, Atilla Ergün, Sabahat Işık, Özdemir Akın, Küçük Yıldızlar: Sedef Ecer, Tufan Giray,

Konu: Bir kaçakçılık macerası üzerine kurulan öykü.

#YAŞAMAK İÇİN ÖLDÜRECEKSİN (1970) – Yönetmen: Ünsel Aybek, Senaryo: Emel Işık, Kmera: Dinçer Önal, Yapım: Sultan Film/Ünsal Aybek,

Oyuncular: Nebahat Çehre, Demir Karahan, Sami Tunç, Danyal Topatan, Berrin baran, Sami hazinses

Konu: Bir maceralı yaşamın öyküsü,

#YAŞAMAK İSTİYORUM (1967) Senaryo ve Yönetmen: Semih Evin, Kamera: Vedat Akdikmen, Yapım: Roket Film/Semih Evin

Oyuncular: Selda Alkor, Ekrem Bora, Reha Yurdakul, Asuman Arsan, Mürüvvet Sim, Kadri Ögelman

Konu: Katil olup hapse giren bir kadının öyküsü.

#YAŞAMAK İNSAN GİBİ (1992) “16mm” – Senaryo ve Yönetmen: Mehmet Ezici, Görüntü Yönetmeni: Mükremin Şumlu, Yapım:Doruk sanat Merkezi: Aygün kara

Oyuncular: Özlem Onursal, Yalçın Gülhan, Mehmet Ezici

Konu: Çakmaklara gaz doldurarak geçimini sağlayan bir genç konduğu mirasla zengin olur. Bir pavyon kadınına bu arada aşık olur ve tüm parasını kadına harcar, sonunda sevdiği kadını öldürür.

Not: 2 Eylül 1983 günü nişanlısı tarafından öldürülen Feri Cansel’in yaşamından bir kesit.

#YAŞAMAK İSTİYORUZ (1987) – Senaryo ve Yönetmen: Cavit Yürüklü, Görüntü yönetmeni: Salih Dikişçi, Yapım: Mutlu Film/Müfit İlkiz, Fatih Pekmutlu

Oyuncular: Şebnem Acat, Salih Kırmızı, İnci Atılgan, Tevhit Bilge

Konu: Kanserli olup her an ölecek bir kadın, kendisini öldürmesi için tuttuğu kiralık katile aşık olur.

#YAŞAMAK KOLAY DEĞiL (1970) – Senaryo ve Yönetmen: Ülkü Erakalın, Kamera: Cahit Engin, Yapım: Sarıkaya Film/Aziz Sarıkaya

Oyuncular: Ayhan Işık, Sema Özcan, Cenk Er, Sevgi Can, Mümtaz Ener, Aydın Tezel, Güzin Özipek, Feridun Çölgeçen, Handan Adalı, Özcan Yiğitmen, Altan Bozkurt, Sevgi Can,

Konu: Hapisten çıkan bir mahkûmun, karısı ve çocuğu uğruna verdiği mücadele öyküsü.

#YAŞAMAK NE GÜZEL ŞEY  (1969) – Senaryo ve Yönetmen : Halit Refiğ, Kamera:  Ali Uğur, Müzik: Metin Bükey, Fecri Ebcioğlu, Şarkılar: Belkıs Özener, Yapım : Cihangir Film/Ali Dilber

Oyuncular: Selda Alkor (Mualla May), Engin Çağlar (Özcan Çağlar), Öztürk Serengil (Şükrü Güler), Fatma Karanfil (İnci), Eva Bender (Monica/Meral Tunç), Turgut Boralı (Rıfkı), Reha Yurdakul (Rıza), Aydemir Akbaş, Nevin Er, Mürüvvet Sim, Sinan Emre, Yusuf Sezer, Faik Coşkun

Konu: Ününü yitirmil eski bir oyuncunun ayrıldığı şarkıcı krısı ve oğlu ile çıktığı Anadolu turnesinin komedisi. Film Halit Refiğ’in ilk müzikal filmi olup büyük bir başarı kazanamamış olmasına rağmen, kötü eleştiriler de almadı. İlk müzikal denemesi olması açısından hoşgörü ile karşılandı.

#YAŞAMAK SENİNLE GÜZEL (1982) – Yönetmen: Şahin Gök, Senaryo: Safa Önal, Kamera: Taner Öz, Özgün Müzik: Cahit Berkay, Yapım: Yaşam Film/Gazanfer Dirlik

Oyuncular: Hülya Süer, Talat Bulut, Yılmaz Köksal, Yıldırım Önal, Yıldırım Gencer, Memduh Ün,  Küçük Oyuncu: Birtanem Candaner (d.1975)

Konu: Kızıyla yaşam savaşı verip, biri mafya babası iki erkek arasında kalan bir annenin öyküsü.

#YAŞAMAYA MECBURUM (1987) – Senaryo ve Yönetmen: Hulki Saner, Görüntü Yönetmeni: Mengü Yeğin, Müzik Direktörü: Cengiz Tekin, Yapım: Saner Film/Hulki Saner

Oyuncular: Yusuf Sezgin, Münir Özkul, Sevda Ferdağ, Kutay Köktürk, Nevzat Açıkgöz, Küçük Şarkıcı: Meral Çelik

Konu: Meral Çelik””in hayat hikayesidir, Orhan felçli babası ve kardeşi Mahmut ile yaşarlar Nişanlısı Sevda bir gazinoda şarkıcılık yapar. Mahmut aynı zamanda Sevda””nın Menejeridir, müşterilerin masasına göndermeye çalışır, Sevda karşı çıkar. Orhan artık onun şarkı söylemesini istemez, Mahmut bu duruma çok kızar. Orhan Sevda””yı eve getirir babası ile tanıştırır. Mahmut da evdedir yalnız kaldıklarında onu öpmeye çalışır, Sevda ona tokat atar, Mahmut intikam için yemin eder. Sevda””nın annesi hastadır, Sevda hamile kalır, Mahmut telefon açarak babasının rahatsız olduğunu ve kendisini görmek istediği yalanını söyleyerek eve çağırır, ağabeysini de arayarak Sevda””nın onu aldattığını inanmazsa eve gelip görmesini ister. Sevda gelir Mahmut onu yatak odasına götürerek saldırır bu arada Orhan gelir. Onları görür, Sevda””yı evden kovar. Sevdanın annesi ölür, Sevda doğum yapar kızları olur adı Meral””dir. Sevda dikiş dikerek hayatını sürdürür. Aradan 15 sene geçer, Sevda büyük bir tekstil firmansın sahibi olur. Sevda, Meral””e babasının 15 sene önce öldüğü yalanını söyler. Mahmur zor durumdadır, babasından para ister, annesinin mücevherlerini almak için babasını döver, Orhan gelir durumu görür Mahmut””a vurur babasını kurtarır. Meral””in doğum günü vardır arkadaşları gelir, Meral Türkü söyler. Meral eve gelir annesi ile babası hakkında konuşur, annesini yalancılıkla suçlar. Annesi Orhan””ın babası olduğunu söyler. Meral evi terk ederek Mahmut””un yanına giderek şarkıcı olmak istediğini söyler. Mahmut sevinir ve onu şarkıcı yapar. Meral evden kaçınca Sevda Orhan””ın evine gelir. Kızını sorar, Mahmut””un kendisinin başını yaktığının kızının da başını yakmasına izin vermeyeceğini söyler ve gider. Meral sahnededir, Sevda gelir Mahmut””tan hesap sorar, Mahmut kızının istese de bir yere gidemeyeceğini kendisini istemediğini söyler. Meral de gitmek istemez. Mahmut Meral””i patronuna ayarlar, Sevda gelir elinde silah vardır, senelerdir kendisinin çektiğini kızının da çekmesine izin vermeyeceğini söyler. Kavga ederler silah elinden düşer Babasının önüne düşer babası ateş eder ve Mahmut””u vurur. Orhan Sevda””nın evine gelir onlardan özür diler. Barışırlar, Meral şarkıcılığa devam eder.”

#YAŞAMIN KIYISINDA (2006) –  Senaryo ve Yönetmen: Fatih Akın, Görüntü Yönetmeni: Zekeriya Kurtuluş,  Rainer Klausmann, Gökhan Atılmış, Eyüp Boz, Kurgu: Andrew Bird, Sanat Yönetmeni: Sırma Bradley, Ses: Kai Lüde, Yapımcı: Klaus Maeck, Fatih Akın, Erhan Özoğul, Andreas Thiel, Ali Akdeniz,

 Oyuncular: Nurgül Yeşilçay (Ayten Öztürk), Baki Davrak (Nejat Aksu), Tuncel Kurtiz (Ali Aksu), Hanna Schygulla (Susanne Staub), Patrycia Ziolkowska  (Lotte Staub), Nursel Köse (Yeter), Öznur Kula (Devrimci Kız), Güven Kıraç, Nejat İşler, Şevval Sam, Yelda Reynaud, Ferdi Alaboğa, Lars Rudolph, Andreas Thiel

Konu: Almanya’da tek başına emekliliğini geçiren Ali, fahişelik yapan Yeterden para karşılığı yalnızlığına ortak olmasını ister. Gerçi Ali’nin oğlu Nejat babasının bu tercihinden hoşnut olmaz ama Yerer’in aldığı parayı Istanbul’da üniversitede okuyan kızı Ayten’e öğrenince durumu kurcalamaz. Ama Yeter’in ani ölümü işleri karıştırır. Nejar, Ayren bulmak için Istanbul’a gelir. Fakat siyasi eylemlere karışan Ayten bu sırada polisten kaçmak için Almanya’nın yolunu tutmuştur. Burada öğrenci Lorte ilej arkadaşlık kurar Ayten. Lotte, Ayren’in güzelliği ve siyasi durumuna karşı kayıtsız kalamaz. Onun tutucu annesi Susanne’nın pek hoşnut olmamasına karşın, asi Ayten’i evlerinde kalmaya davet eder. Fakat Ayten ruruklanır ve aylarca politik sığınma talebinin sonucunu bekler. Talebi reddedildiğinde sınırdışı edilir ve Türkiyede hapse girer. Bu durum karşısında Lotte, her şeyi  bırakıp Ayten’e yardım etmek için Türkiye’ye gitmeye karar verir. Tesadüfen Nejat’la ev arkadaşlığı yapar. Trajik bir olay Susanne’yı kızının üstlendiği görevi tamamlamak üzere Istanbul’a getirecektir. Susanne ile geçireceği duygusal anlar Nelat’ı, her şeyden elini eteğini çekmiş, Karadenizde bir kıyı kasabasında yaşayan babasını aramaya: ürükleyecekrir.

Ödüller:
En İyi Senaryo, Kiliseler Birliği Ödülü Cannes
• Lino Brocka Ödülü Cinemanila
Jüri Özel Ödülü En İyi Yönetmen,
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu,
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu,
En İyi Kurgu  Antalya

 ! Emekli dul Ali, fahişe Yeter’le karşılaştığında yalnızlığına bir çözüm bulduğunu düşünür. Ali, Yeter’e aylık belirli bir ücret karşılığında kendisiyle kalmasını teklif eder. Başlangıçta babasının bu tercihini onaylamayan Ali’nin Alman Dili ve Edebiyatı profesörü olan oğlu Nejat, Yeter’in zorluklarla kazandığı paraları Türkiye’de üniversitede okuyan kızına gönderdiğini öğrenince ona karşı sıcak duygular beslemeye başlar. Yeter’in bir kaza sonucu ölmesi baba ve oğlu hem duygusal hem de fiziksel olarak birbirinden daha da uzaklaştırır. Nejat, Yeter’in kızı Ayten’i bulmak üzere İstanbul’a doğru yola çıkar. Fakat Nejat yirmili yaşlarında olan siyasi eylemci Ayten’in Türk polisinden kaçarak Almanya’ya gitmiş olduğunu bilmemektedir…”[5]

İlk basın gösteriminde, bu yıl az filme nasip olan biçimde uzun uzun alkışlanan film, 6 kişinin iç içe anlatılmış öyküsüne dayanıyor. Almanya’da üniversite hocası olmuş genç bir Türk aydını, onun emekçi kesiminden gelen içkici ve dikbaşlı babası, babanın hayatlarına sokmaya çalıştığı bir Türk fahişe, fahişenin Türkiye’de yaşayan ve sokaktaki anarşik olaylara karışmış kızı.. Almanya’ya kaçmak zorunda kalan genç kızın orada tanıştığı ve duygusal biçimde kaynaştığı aynı yaşlardaki Alman kızı ve kızın çaresiz annesi. Dördü Türk, ikisi Alman olan bu kişiler, kendilerini siyasetten aşka, kültür çatışmasından ekonomik sorunlara bir dizi unsurun etkilediği karmaşık bir ilişkiler ağı içinde buluyorlar. Fatih Akın, gösterildiğinde üzerinde bol bol konuşacağımız önemli bir film yapmış. Basın toplantısında özellikle Alman ve Fransız gazetecilerden gelen sorular, filmin çok etki yaptığını ve beğenildiğini gösterdi. Hemen tüm oyuncular soruları İngilizce cevaplarken, filmde rolü gereği İngilizce konuşan Nurgül Yeşilçay, Türkçe konuşmayı tercih etti. Deneyimli oyuncu, Alman anneyi oynayan Hannah Schygulla çok önemli bir şey söyledi ve şöyle dedi: “Türkler’le Almanlar’ın mutlu bir olay çevresinde biraraya gelmeleri çok az olan birşeydir. Bu mutluluğu Fatih Akın ‘Duvara Karşı’ ile sağlamıştı. Oynamaktan onur duyduğum bu yeni filminde de sanıyorum bunu yapacak ve büyük başarı kazanacak.” İleride Yılmaz Güney’in yaşamı üzerine bir film çekmek istediğini söyleyen Akın, “Duvara Karşı’nın başarısından sonra üzerinde büyük bir baskı oluştuğunu, bu filmle o baskıyı aştığını söyledi (24 Mayıs 2007 Sabah G. A. Dorsay)

  • Fatih Akın’ın son filmi Yaşamın Kıyısında, 60.Cannes Film Festivali’nin iddialı filmleri arasında gösteriliyordu ve “en iyi senaryo” ödülünü aldı. Bu ödül, tam beklentileri karşılamamıştı belki ama film, yönetmen ve oyuncularının etrafında oluşan ilgi haresi de önemliydi. Fatih Akın, özellikle Duvara Karşı filmi ile hem Almanya, hem Türkiye ve hem de dünyada dikkatleri üzerine toplayan bir yönetmen olarak öne çıkmış, Duvara Karşı’yla, prestijli festival, Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülünü kazanmıştı. Türk asıllı Alman vatandaşı olan Fatih Akın, her iki ülke arasındaki yaşam deneyimlerini, gözlem ve duyarlıklarını sinema ile ifade etme açısından sadece günümüz Alman sinemasının değil, aynı zamanda Türk sinemasının da en önemli sanatçıları arasında yer alıyor.

Yaşamın Kıyısında için Fatih Akın’ın olgunluk dönemi çalışmalarının başlangıcı denebilir. Önceki filmlerinde, Duvara Karşı dışında, daha yalın, klasik bir anlatım ve sinema dilini tercih ederken, Yaşamın Kıyısında ise deyim yerindeyse öyküsünü bir labirent gibi örüyor. Edebiyatçı bir yakınım edebiyat sanatı için “dili işleme hüneri” demişti. Sevdiğim bu tanımlamayı sinemaya yansıtmak gerekirse, sinemaya için de “görüntüleri işleme hüneri” denebilir. Fatih Akın, bu bağlamda önemli bir sinemacı. Duvara karşı gibi kurmaca bir film, İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek gibi belgesel bir film yapsa da, öncelikle söyleyecek sözü olan bir sinemacı ve bu sözleri, görüntüleri işleme hüneriyle estetik ve anlamlı bir boyut katarak biçimlendiriyor.

Akın, Yaşamın Kıyısında da, insanın dramını mizahı da kullanarak anlatmayı hedeflemiş görünüyor. Filmin karekterlerinden belli bir kişinin öyküsü öne çıkmıyor. Ali Aksu, Karadeniz’den Almanya’ya gitmiş, oğlunu tek başına büyütmüştür.

Nejat Aksu, babasıyla yaşamaktadır ve Almanya’da bir Türk olarak Alman Dili ve Edebiyatı alanında üniversitede profesör olarak çalışmaktadır. Yeter, Jessy takma ismiyle bir genelevde fahişe olarak çalışmaktadır. Tek amacı kızı Ayten’in okumasını sağlamaktır. Ali Aksu, Yeter’le ilişki yaşamış; sonrasında ise Yeter’in kazandığı parayı ona verebileceğini ve fahişeliği bırakıp kendisiyle yaşamasını istemiştir. Amacı yaşlılık dönemini yalnız geçirmemektir. Bu ilişki sırasında kıskançlıklara başlamış ve kadının diklendiği bir anda ona vurarak ölümüne neden olmuştur. Ayten, gizli bir örgüt üyesidir. Annesini bulmak için Almanya’ya gelen Ayten, Lotte’yle tanışmış ve onun evinde kalmaya başlamıştır. Lotte kafası karışık bir Alman genç kadındır. Ayten’le üniversitede tanışır ve ona yakınlık duyarak yardım etmeye karar verir. Kendi kültürünü sert ve insani ilişkilerden uzak bulması da, Ayten’le yakınlaşmasını kolaylaştırmıştır. Annesi Susanna, bu durumdan hoşlanmasa da, kızını kaybetmekten korktuğu için sineye çekmektedir. Kaçak yaşadığı anlaşılan Ayten’in, mültecilik başvurusu hakkında açtığı dava reddedilir ve Türkiye’ye gönderilir.Türkiye’ye döndüğünde hapse giren Ayten’e yardımcı olmak için Türkiye’ye gelen Lotte, trajikomik bir şekilde yaşamını kaybeder. Susanna kızının anısını sürmek için Türkiye’ye gelir ve Ayten’den nefret etmeyi değil onu sevmeyi deneyerek ona yardım etmeye karar verir. Babasına Yeter’i öldürdüğü için dargın olan Nejat  Susanna’nın dramı karşısında babasını bulmaya karar verir ve onu aramak için memleketine gider. Yaşamın Kıyısında, bir arayış ve yol filmi. Akın’ın  filminde dram ve hüzün, mutluluk ve sevinç yaratan olguların üstüne çıkıyor. Film üç epizod şeklinde düşünülmüş ve kotarılmış; ama bu epizodlar arasında organik bağlantılar var ve biri diğerinin anlamını pekiştiriyor. Bunlar “Yeter’in Ölümü”, Lotte’nin Ölümü” ve “Yaşamın Kıyısında”. Epizodlar birbirlerine teğet geçiyor ve klasik dramatize yapıdaki bir filmdeki beklentilerimizle uyuşmadığını farketmemize karşın, filmden uzaklaşmıyor, tersine bize gösterdiklerini değil anlatmaya çalıştıklarını kavramaya çalışıyoruz. Bu bağlamda Yeter, Ali, Nejat, Ay ten ve Lotte’nin öyküleri öne çıkıyor. Başka bir filmde bu kadar tesadüf olmaz diyebileceğimiz olgular bu film için diyalektik bir olay örgüsünün katmanlarını oluşturuyor. Yukarıda belirtilen, filmin ana karekterleri içinde daha yapay olanları Ay ten ve Lotte görünüyor. Olay örgüsünün gelişiminde yerleri olan bu karekterler, kısmen şablon kalarak zayıf bir etki yaratıyorlar. Ülkemiz alt sosyo kültürel katmanlardan ve feodal ilişkilerin egemenliğindeki ilişkilerin etkisindeki insanların çocukları (Ayten) yasadışı örgüt üyesi olurken; antitezi konumundaki batılılarsa (Lotte) hala daha yaşamlarına anlam katabilmek için Hindistan turuna çıkıyor ve milliyetçi üst kimliklerden nefret ediyorlar. Şüphesiz bu figürler ve ilişkileri, derinliksiz işlenmek için yaratılmamış. Aslında her karekter bir bakıma metafor işlevi görerek yaşamı ve onun kıyısındaki insanların tutunma mücadelelerini, kişilik çatışmalarını, Akın’ın yansıtmayı sevdiği kültürlerarası çatışmaları temsil ediyorlar. Fatih Akın, önyargılara karşı tavır alıyor, bir Türk Alman olarak sadece Türklerle Almanların öyküsünü ve birbirleriyle kesişen yaşamlarını ele almıyor. O sinema dilinin zenginliğini ve olanaklarını kullanarak evrensel de olabilecek bir öyküyü anlatmayı deniyor ve Duvara Karşı ‘dan sonra bunda da başarılı oluyor. Ama diğer yandan Susanna, kaçınamadığı Orientalist bakışın etkisiyle kiracısı olarak oturduğu Nejat’ın evinin yanındaki apartmanın neden bakımsız olduğunu sorarak, Nejat’ın filmin gereksiz didaktik söylemlerini oluşturmasına (kültürsüzlük, cahillik vb.) katkıda bulunuyor. Nejat, kendi ülkesine yabancılaşmış, fakat yabancı olarak bulunduğu bir ülkenin dilini ve edebiyatını öğreten bir profesördür. Susanna ise kendi ülkesine yabancılaşmasının en keskin olduğu çağı geçmiş ve kızını kaybetmenin acısıyla intikam, öfke gibi duyguların yerine ötekini anlama çabasıyla yabancı olma (öteki) fikrini içselleştirmeye çabalamaktadır. Özellikle Tuncel Kurtiz, Baki Davrak ve Nursel Köse’nin oyunculuklarını filmin etkisini güçlendiren performanslar olarak not etmek gerekir. Akın, görüntü yönetimi açısından farklı kişilerle çalışmayı tercih etmiş. Şüphesiz koşulların dayatması da olabileceği gibi farklı epizodlara, farklı bakış açılarının duyarlığını katmak istemiş olabilir. Belirgin bir üslup farkı dikkati çekmese de gene de riskli bir tercih olduğunu eklemek gerekir.

Fatih Akın, Duvara Karşı’yla başlattığı ve İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek isimli belgesel filmiyle pekiştirdiği sağlam sinema duygusunu, Yaşamın Kıyısında filmiyle ustalaşma kulvarında geliştirmeye çalışıyor. Filmin kurgusu ileri geri sıçramalı yapısıyla da, filmin öyküsüne, daha da önemlisi Fatih Akın’ın kendisini ifade etmesine önemli bir katkıda bulunuyor. Bu katkı salt kurgunun farklılığından değil, aynı zamanda filmin öyküsel gidişinden sonuç beklemeye dönük beklentileri de boşa çıkararak oluşuyor. Film, seyircinin işini kolaylaştırmıyor; yorumu ona bırakıyor. Tıpkı yaşam gibi. Kendimizi yaşamın merkezinde zannederken ve egolarımızdan başımız dönerken, bazen yaşadığımız küçük bir dramla gerçekte ne kadar yaşamın kıyısında kaldığımızı ayrımsamamız gibi.  (Bülent Vardar) “[6]

  • ‘Yaşamın KarşıI Kıyısında’dan (7 Eylül 2006 Perşembe Milliyet Alin Taşcıyan)

Biri Berlin Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu Gümüş Ayı ödülü kazanmış bir aktör, diğeri aynı festivalde En İyi Film Altın Ayı ödülü kazanan filmin yönetmeni…

‘Fatih çok mütevazı bir insan’

Tunçel Kurtiz, sizin genç yönetmenleri yakından takip ettiğinizi biliyoruz. Fatih Akın ile film yapmak içinizden geçmiş miydi?

T.K Fatih Akın ile film yapmak içimden geçti. Bir de Başak (Avrupa Filmleri Festivali Yönetmeni Başak Emre) ‘Keşke Fatih ile çalışsan’ dedi. Ben de ‘Solino’ya bayıldım. Çok güzel yapmıştı. Fatih ile tanıştığımda Altın Ayı almış bir adamdı. Çok mütevazı, çocuk gibi, duygularını hemen açığa vuran bir insanla karşılaştım. Ben de biraz öyleyim. Sonra baktıkça onun zoru çok sevdiğini gördüm. Ben de zoru severim. Burada da bana çok zor bir rol verdi. Ama onunla iyi anlaştık.

F.A.: DVD seyredersin; sonra kamera arkası ve röportajlar olur ya yönetmenin oyuncu hakkında ‘Çok iyiydi’ dediği… Öyle olmasın şimdi, finfon laflar… Ama şunu itiraf edeyim: Yaşlandığım zaman Tunçel Kurtiz gibi olmak istiyorum. Çok iyi bir oyuncu!

Senaryoyu yazarken Kurtiz’i sadece oyuncu olarak mı tanıyordunuz?

F.A.: Büyük Londra Oteli’nde tanışmıştık. O dizi, ben klip çekiyordum. Ben hep tanışmak istiyordum, Yılmaz Güney projesi söz konusuydu. Bir araya geldik, sabaha kadar konuştuk, eğlendik de… Baktık kafa dengiyiz. Sonra Hamburg’a geldi. 2005’te Hamburg Festivali’ne Türk sineması programı hazırladım, 6 film gösterdim. Biri ‘Umut’tu. ‘İnat Hikayeleri’ de vardı. Hanna Schygulla da oradaydı. Ben Hanna ile tanışmak istedim. Hanna da Tunçel ile tanışmak istedi… Bir araya geldik. ‘Ben onlarla proje yapmalıyım’ dedim!

Birlikte çalışma sürecine girdikten sonra da memnun musunuz bulduklarınızdan?

F.A.: Tunçel Kurtiz’i görüntülemek müthiş bir şey. Benim için böyle oyuncu çok yok. En güzel orgazm bu. Bunu yönetmen olarak söylüyorum, cinsel olarak değil. Film çekmek kamerayla sevişmek çünkü.

‘Bu rolü oynadığım için mutluyum’

Fatih Akın’ı Türk yönetmen diye tanımlar mısınız?

T.K.: Fatih eğitimini almış, bir prodüksiyonun nasıl yapılacağını biliyor. Mixing’ini de biliyor, montajını da… Sesli çalışıyoruz bir, herkes hazırlanıp geliyor iki.. Hazırlanıyorum ama bana tekrar edelim deyince rejisöre güveniyorum. İlk kez böyle bir rol üstleniyorum. Ana avrat küfreden lümpen bir adam. Ama çok mutluyum böyle bir adamı oynadığım için.

Bu film sizi Alman sineması içinde nasıl bir yere götürür?

T.K.: Alman sineması da değil Türk sineması da değil yaptığı, o sinema Fatih’in sineması.

F.A.: Alman sineması için daha önemli olabilir. ‘Duvara Karşı’ya Türkler de, Almanlar da sahip çıktı. Bu da hoşuma gitti. Bu filmde daha fazla Türkçe konuşuluyor. Enteresan bir durum: Almanya’da hep Türkçe diyaloglar var, burada da Almanca diyaloglar fazla. Burada Almancı sayılıyoruz, orada göçmen… Sanırım bizim Manu Chao gibi apayrı bir yerimiz var. Her şeyi karıştırıyor, ‘Aa ben bunu tanıyorum’ diyorsunuz. Ben de o tür bir sinema yapıyorum.

T.K.: Çok güzel anlattın. Alman da Türk de ‘Ben bunu tanıyorum’ diyecek.

F.A.: Baş kahramanım bu kez bir Alman edebiyat profesörü, ama bir Türk! Tunçel Kurtiz’in oğlunu oynayan Baki Davrak. Almanlar, Der Spiegel bunu provokasyon olarak görebilir. Şimdiye kadar Alman sinemasında Türkler döner satıyordu, ot satıyordu, kız kardeşini öldürüyordu, ‘Duvara Karşı’da bira içiyorlardı..

Filmde çok sayıda karakter var. Bir tür kesişen yollar filmi gibi mi düşündünüz?

FA: Latin Amerikan sinemasından izler var. ’21 Gram’ın büyük bir etkisi oldu. ‘Paramparça Aşklar, Köpekler’i, ‘Babel’i, ‘Üç Defin’i yazan Guillermo Arriaga ile Cannes’da tanıştık. Bana bu senaryoda danışmanlık yaptı. Burada her karakter kendi yolundan gidiyor.

‘Filmin adı da olabilirdi’

T.K.: Ama sonunda yolları kesişiyor ve her biri anlıyor ne yaptığını… Çok güzel bir rüyadır bu aslında insanoğlu için.

F.A.: Olay ‘keşke…’de bitiyor. Keşke diyorsunuz ya, keşke, keşke, keşke… Ne kadar az keşke derseniz hayat o kadar güzeldir; bu karakterler de hep keşke diyor. Filmin adı ‘Keşke’ de olabilirdi. ‘Yaşamın Kıyısında’ adı Louis Ferdinand Celine’in bir yapıtından çıktı.

#YAŞANAN DÜNYA  (1990) – Senaryo ve Yönetmen: İlyas Salman, Görüntü Yönetmeni: Ümit Ardabak, Yapım: Gözde Film/Zikri Göksoy

Oyuncular: İlyas Salman, Sibel Gökçe, Örsel Sonat, Rafet Kalkan, Selahattin Fırat

Konu: Köyden kente göçtükten sonra burada babaları kapıcılık yapan ve kızları da fahişe olan bir ailenin dramı.

#YAŞANMAMIŞ BİR ÖMÜR (1999) – Senaryo ve Yönetmen: Oğuz Gözen, Görüntü Yönetmeni: Ferhat Bakır, Yapım: Arkan Film/Halit Arkan

Oyuncular: Ömer Kutlugil, Mesut Engin, İncilay Özdemir, Cemal Gencer, Yılmaz Durul, Ercan Kızılkaya, İbrahim Kurt, Şafak Çoğdur, Mehmet Bereket, Özlem Gülen, Cemal Ertokuş, Mehmet Yılmaz, Ferhat Bakır, Güven Turgut,

Konu: İstanbul’dan köyüne dönen bir gencin öyküsü. Delikanlı köyüne döndüğünde annesinin ve kız kardeşinin öldürüldüğü haberini alır ve katilleri yakalamak için amansız bir mücadeleye girişir.

#YAŞAR NE YAŞAR  NE YAŞAMAZ   (1974) – Senaryo ve Yönetmen: Ergin Orbey, Eser: Aziz Nesin, Kamera:  Çetin Gürtop, Yapım: Has Film/Hamit HAS

Oyuncular: Halit Akçatepe (Yaşar Yaşamaz), Münir Özkul (Yaşar’ın babası Reşit), İhsan Yüce (Sadık Emmi), Bülent Kayabaş (Otelci), Necdet Tosun (Belediye Başkanı), Suna Pekuysal, Necla Soylu,  Feridun Çölgeçen (Nüfus Md), Mehmet Keskinoğlu, Necla Soylu (Ayşe), Danyal Topatan (Patron), Rıza Tüzün, Şener Şen, Mete İnselel (avukat), İlhan Hemşeri (Yaşar’ın avukatı), Arap Celal (mahkum), Turgut Boralı (ruh doktoru), Renan Fosforoğlu (saray hademesi), Zeki Alpan (Nüfus Md.), Yüksel Gözen (Karşılama kom), Faik Coşkun (kasap), Ekrem Dümer (polis), Ali Demir (İlkokul Md.), Necdet Yakın (Nüfus md.), Lütfü Engin (odacı), Murat Tok (Arzuhalci), Güzin Özipek (odacı), Yaşar Şener (göz doktoru), Zeki Sezer (Garson), Osman Alyanak, Enver Dönmez, Mehmet Aslan

Konu: Ölü olmadığını ispat etmek  isteyen bir adamın macerası  yaşar  kayıtlara göre  savaş alanında iki kere şehit olmuştur, ölüdür kimlik kartıda yoktur evlenemez iş bulamaz iyi bir güldürü.

#YAŞARKEN ÖLDÜM (1993)   Senaryo ve Yönetmen: Oğuz Gözen, Görüntü Yönetmeni: Ferhat Bakır, Yapım: As Film/Mehmet Aksu

Oyuncular: Arif Şentürk, Nazan Ayas, Bahar Mete, Samim Meriç, Halit Arkan, Hasan Yıldız, Yalçın Erkan, Yüksel Yılmaz, Doğan Esen, Rahmi Ayan, Sabrina

Bir adamın suçluları ortaya çıkarışının öyküsüdür.

Film Arif Şentürk’ün o günlerde satın aldığı Silivri taraflarındaki çiftliğinde ve Pirinçli köyünde çekilir.

#YAŞARKEN ÖLMEK (1988) Senaryo ve Yönetmen: Ahmet Ündağ, Görüntü Yönetmeni: Halit Aysan, Yapım: Mine Film(Kadri Yurdatap

Oyuncular: Halil Ergün, Perihan Savaş, Fulden Uras, Bülent Polat

Konu: Evli bir ilkokul müdürüyle, kocası Almanya’da bulunan kadının yasak aşkı

#YAŞASIN HAYAT  (1964)  Yönetmen: Sırrı Gültekin, Senaryo: Sadık Şendil, Yapım: Birsel Film/Özdemir Birsel

Oyuncular: Yılmaz Duru, Muhterem Nur, Ahmet Tarık Tekçe, Ali Şen, Hayri Caner, Şener Şen

Konu:  İki erkek ve bir kadın arasınaki maceralı öykü.

#YAŞAYAN GÜNAHLAR (1980) – Senaryo ve Yönetmen: Oğuz Gözen, Kamera: Mükremin Şumlu, Yapım: Özlem Film/Yaşar Koçer

Oyuncular: Yılmaz Şerif, Karaca Kaan, Seda Sevinç, Tevfik Şen, Mustafa Dik, Yalçın Erkan, Ayşegül Yıldız, Yılmaz Kurt, Ekrem Erkek, Ali Özdil

Konu: Filmde ünlü bir kabadayı ile  iyi niyetli, sevecen, kanserli  bir adamın arkadaşlık öyküsü işlenmektedir. Ölümü kendine yakın hisseden kişi, kabadayıya hayatın ne kadar önemli olduğunu,, yaşamın güzelliklerini ve günlük yapılan en basit işlerin bile ne büyük bir mutluluk olduğunu öğretiyordu.

#YAŞAYAN HATIRALAR (1969) Yönetmen: Semih Evin,  Senaryo: Murat Akovalıgil, Kamera:  Yılmaz Ceylan, Yapım: Aksel Film Murat Akovalıgil

Oyuncular: Tanju Korel (Murat), Nazan Şoray (Dilek), Erol Taş (Kâhya), Ayten Sevil (Gül). Aynur Aydan (Leyla), Diclehan Baban (Jale), Renan Fosforoğlu (Avukat), Muammer Gözalan (Osman), Necdet Yakın (Ali), Feridun Çölgeçen, Oktay yavuz, Sabahat Işık, Sedef Ecer

YAŞAYAN ÖLÜLER (1957) – Bknz: KARA GÜNLERİM /Sırrı Gültekin

#YAŞLI GÖZLER (1955) – Yönetmen: Avni Dilligil, Senaryo: Özdemir Birsel, Kamera: Orhan Çağman, Yapım: Birsel Film/Özdemir Birsel

Oyuncular: Muzaffer Birtan, Halide Pişkin, Deniz Tanyeli, Bedia Muvahhit, Özcan Tekgül, Reşit Baran, Zafer Önen, Avni Dilligil

#YAŞLI GÖZLER (1967) – Yönetmen: Ertem Eğilmez, Senaryo: Sadık Şendil, Operatör: Kriton İlyadis, Yapım: Arzu Film/Nahit Ataman, Ertem Eğilmez

Oyuncular: Cüneyt Gökçer (Ferit), Yıldız Kenter (Ümran), Önder Somer (Faruk), Münir Özkul (Rıza), , Senih Orkan (Memduh), Talât Gözbak (Ziya), Funda Postacı (Funda), Nedret Güvenç, Kayhan Yıldızoğlu (Doktor), Mualla Fırat,  Tolga Tigin, Faik Coşkun, Hakkı Haktan, Suphi Tekniker, Zeki Sezer, Zafer Önen, Nubar Terziyan

Konu: Ümran ve Ferit bütün çocuklarını evlendirmiş bir çifttir. Çocuklarına yardımcı olabilmek için varlarını yoklarını ortaya koymuşlardır. Bütün bunların sonucunda evlerini satmak zorunda kalırlar. Artık evsizdirler ve ayrı ayrı çocuklarının yanında yaşamaya başlarlar. Bunca yıllık mutlu evlilik ve bağlılıktan sonra birbirlerinden ayrı kalmak ve çocuklarının umursamazlığı onları üzmüştür.

#YATAK HiKAYEMiZ/Gölge Oyunu  (1979) “ 16mm, Erotik, 42dk” – Senaryo ve Yönetmen: Ülkü Erakalın, Kamera: Mükremin Şumlu, Yapım: Osmanlı Film/Mehmet Karahafız

Oyuncular: Zerrin Egeliler, Bülent Kayabaş, Sami hazinses, Handan Adalı, Meral banu, Nilgün Ceylan,

Konu: Zerrin yaşlı ve şişman iş adamı kocasının kredi alması, borçlarının ertelenmesi için kendisini teslim eden bir kadındır. Kocası ise, erkekliği olmadığı için ve ışleri hal olsun diye bu duruma göz yummaktadır. Zerrin bir gün kocasının arkadaşına aşık olur.

#YATAK HİKAYESİ (1975) Senaryo ve Yönetmen: Vural Pakel, kamera: Ali Yaver, Yapım: Barış Prodüksiyon/Vural Pakel

Oyuncular: Kadir İnanır, Fikret Hakan, Zerrin Arbaş, Süleyman Turan, Turgut Boralı, İlhan Hemşeri

Konu: Birlikte çalışmaya başlayan iki jigolonun komik hikayes

#YATAKTAN YATAĞA (1979) “Erotik, 16mm, 66dk” – Senaryo ve Yönetmen: Engin Temizer, Kamera: Erhan Canan, Yapım: Mert Film/İbrahim Mertoğlu

Oyuncular: Zerrin Egeller, Yaşar Yağmur, Oktar Durukan, Çetin Başaran, Nizam Ergüden, Yusuf Çetin, Burcu Çiler, Meral Banu

Konu: Zerrin ve kız kardeşi alkolik ve işsiz üvey babalarının baskısı altında yaşayan iki kız kardeştir. Çalışıp kazandıkları paraları üvey babaları içkiye yatırmakta ve krdeşlere eiyet emektedir. Bir gün bbaları pra krşılığında kndilerini stmaya klkınca Zerrin bbasını ödürür ve eden kçar.

#YATIK EMİNE (1974) – Yönetmen: Ömer Kavur, Senaryo: Turgut Özakman, Ömer Kavur, Eser: Refik Halit Karay, Görüntü Yönetmeni: Renato Fait,  Müzik: Arif ErkinGünaydın Filmcilik,

Oyuncular: Serdar Gökhan, Necla Nazır, Bilal İnci, Mahmut Hekimoğlu, Turgut Özatay, Atilla Ergun, Osman Alyanak, Guzin Ozipek, Renan Fosforoglu, İ. Hakkı Şen, Müşerref Çapın, Ahmet  Turgutlu, Osman Çağlar, Zeki Alpan, Necati Er,

Konu: Bir kasabaya gönderilen Emine isirnli kadının gelişi ile zaptiyenirı ve kasabaIının odak noktası olur. Osmanlının Anadolu topraklarında ki bir kasabasına vilayetten sürgün edilen Emine, bahtsız ve düşkün bir kadındır. Sürgün edildiği bu kasaba da O’nu rahat bırakmaz. Yanında olanlar kadar ondan yararlanmak isteyenler, tekrar sürgün edilmesini arzu edenler de vardır. Hastaneden çıktıktan sonra, kimsenin aramadığı bir kişi olur. Hala faydalanmak isteyenler vardır, ama bunlardan biri soğuk bir kış günü Emine’yi kent dışındaki yalnız yaşadığı kulübesinde ölmüş olarak bulur, ümitsiz bekleyiş sona ermiştir.

 #YATIR SEV KALDIR DÖV (1974) “Erotik macera” – Senaryo ve Yönetmen: Ülkü Erakalın, Kamera: Salih Dikişçi, Yapım Birlik Film/Müfit İlkiz, Turan kalkavan

Oyuncular: Yalçın Gülhan, Arzu Okay, Eşref Kolçak, İlhan Daner, Parla Şenol, Mine Sun

Konu: Yurt dışına bir esrar kaçıran bir şebeke  ve onları takip eden bir gizli polisin hikayesi

#YAVAŞ GEL GÜZELİM (1963) – Yönetmen: Memduh Ün Senaryo: Bülent Oran Görüntü Yönetmeni: Mustafa Yılmaz Müzik: Fecri Ebeioğlu Sanat Yönetmeni: Semih Sezerli Yapımcı: Memduh Ün/Uğur Film

Oyuncular: Ayhan IŞık, Fatma Girik, Hulusi Kentmen, Semih Sezerli, Sevda Nur, Özdemir Han, Zuhal Tan, Su ha Doğan, Özdemir Aydın, Ahmet Turgutlu, Danyal Topatan, Ali Seyhan, Mehmet Ali Akpınar, Hüseyin Güler, Haydar Karaer, Araksi Hebo, Haydar Sezer, Cem Karaağaç, ihsan Gedik, Erdoğan Seren, Giray Alpan, Nuri ınal

Konu: Eski tulumbacılardan Hulusi Reis’in Fatoş, Sevda ve Zuhal adlı üç kızı vardır. Hep birlikte bir çiftlikte yaşamaktadırlar. Hulusi Reis özellikle Fatoş’u erkek gibi yetiştirmiştir. Diğer kızlarından Sevda, Kerim adlı bir genci, Zuhal de Selim adlı birini sevmekkte ve evlenmek istemektedir. Hulusi Reis Fatoş evlenmeden hiçbirine izin vermez. Fatoş’u, eski arkadaşlarından birinin oğlu olan Ayhan’la evlendirmek ister. Ayhan kızın ün ünü duyunca çiftliğe değişik biçimde gelir. Öyle ki, erkek gibi değil de çıtkırılldım ve korkak olarak Fatoş ‘un karşısına çıkar. Buna Hulusi Reeis bile şaşırmıştır. Ama onları evlendirir. Ayhan türlü oyunlarla karısının hırçınlığını kırar. Kısa süre sonra da kendi haline döner. Bu arada ondan babadan kalan çiftliği almak isteyenler vardır. Ayhan hepsine dersine verecektir. “[7]

#YAVAŞ YÜRÜ YABANCI (1962) – Yönetmen:  Hicri Akbaşlı, Senaryo: Beliğ Sel nü, Kamera: Rafet Şiriner, Yapım: Koç Film/Semra Ece

Oyuncular: Turgut Özatay, Kenan Pars, Semra Ece, Gülderen Ece

Konu: Ayrıkların ardından birbirlerine kavuşan aşıkların öyküsü.

#YAVRU İLE KATİP (1971) – Yönetmen: Feyzi Tuna, Senaryo: Ahmet Üstel, Kamera: Mike Rafaelyan, Yapım: Erman Film/Hürrem Erman

Oyuncular: Müjdat Gezen, İsmail Hakkı Şen, Nergis Cansevdi (Ayşen Cansev), Kayhan Yıldızoğlu, Turgut Boralı, Seden Kızıltunç, Suzan Ustan

Konu: Bir miras nedeniyle taşradan kente gelip, başından çeşitli olaylar geçen bir salağın öyküsü.

#YAVRU KUŞ (1961) – Senaryo “[8]” ve Yönetmen: Hulki Saner, Foto Direktörü: Kosta Psaros, Yapım : Bronz Film/Hulki Saner

Oyuncular: Göksal Arsoy, Muhterem Nur, Hulki Saner, Handan Adalı, Suphi Kaner, dursune Şirin, Gül Peri, Gülsen Sezen

Konu: İstanbul’a gelen prens komşu kızı Oya’ya aşık olur. Oya üvey ana ve kızlarından zulüm görmektedir. Oya’nın gönlünü kazanmak için. Prens uşağıyla yer değiştirir ve olaylar gelişerek devm ederek film mutlu sonla biter.

#YAVRU KUŞ (1985) “16mm” – Yönetmen: Mehmet Aslan,  Senaryo: Mert Demir, Kamera: Şener Işık, Yapım: Troy Film/Korhan Yurtsever

 Oyuncular: Bulut Aras, Betül Aşçıoğlu, Hülya Tuğlu, Erol Günaydın. Revnak Güzel, Cihan Anasol, Nubar Terziyan,

Konu: Bulut’un karısı ölmüştür. Kendini içkiye verir. Bu sırada çocuklu dul bir öğretmenle tanışır. Aralarında aşk başlar.

#YAVRULARIM  (1984) – Yönetmen: Bilge Olgaç,  Senaryo: Erdoğan Tünaş,  Görüntü Yönetmeni: Ertunç Şenkay, Yapım: Gülşah Film/Selim Soydan

Oyuncular: Çetin Tekindor, Hülya Koçyiğit, Neslihan Kuru, Sonat Bilgin

Konu: Yurtdışından Kesin Dönüş Yapan Beş Çocuklu Bir Ailede Baba Çalışamaz Hale Gelir. Bir Süre Sonra Anne Ölümcül Bir Hastalığa Yakalanır. Eşini Ve Çocuklarını Çok Seven Kadın Ölümünden Sonra Özellikle Çocuklarına Ne Olcağı Konusunda Endişelenir. Ölmeden Önce Her Çocuğu İçin Yeni Bir Aile Arar.

#YAVRULARIMIN KATİLİ (1957) – Senaryo ve Yönetmen: Muharrem Gürses, Müzik: Metin Bükey, Fon Müzikleri: Rauf Tözüm, Türküler: Adanalı Celal, Çalanlar: Naci Tekten, Mustafa Demir, Mehmet Üfler, Ömer Güntan, Yılmaz Tekte, Nevzat Ekmekçi, Güngör Hoşses, Teknik Direktör: Manasi Filmeridis, Ar Direktör: Hüseyin Sarıkaya, Işık: Feyzi Eryılmaz, Reji Asistanı, Ayhan At, Kamera Asistanı: Hüseyin Karındoyuran, Ses Direktörü: Rauf Tözüm, Dublaj: Diamandi Filmeredis, Laboratuar: Semih PekolSet Amiri: Sedat Tunç, Montaj: İlya Pençoğlu, Prodüksiyon Direktörü: Asaf Tengiz,  Yapım: Güven Film/ Yoakim Filmeredis

Oyuncular: Muhterem Nur, Talat Artemel, Lale Oraloğlu, Özcan Tekgül, Kemal Edige, Küçük Yıldızlar: Demir Nuyan, Sevda Talu, Özcan Tutucu, Mustafa Dağhan, Danyal Topatan, Sadri Karan, Mualla Sürer, Fehmi Tengiz,  Nazan Bora, Saim Bilge, Faik Coşkun, Kemalettin Çelme, Osman Türkoğlu, Hakkı Haktan, Feraz Agopyan

Konu: Tahir bey zengindir, mutludur. Melek Mahmut ise onun eşi Handan’ı elde etmeye çalışmaktadır. Nebile’yi kullanır, onu Tahir’in üzerine salar başarır da. Tahir ailesini terkeder sonundada beş parasız kalır, gerçekleri öğrenincede Nebile’yi öldürür, hapse girer, büyük kızıda kahrından ölür. Handan çocuklarına bakmak için çalışır dilenmeye bile başlar, sağlığı da bozulmuştur yine de Mahmut rahat vermez. Finalde Tahir tahliye olur eve gelir, Mahmut Handan’ı öldürmüş kendide damdan düşüp ölmüştür.

YAVRUM (1970) – bknz: AYŞECİK YAVRUM – Orhan Aksoy

#YAVRUM İÇİN (1958) – Senarya ve Yönetmen: Muharrem Gürses, Foto Direktörü: Manasi Filmeridis, Yapım: Pesen Film/Nevzat Pesen

Oyuncular: Turan Seyfioğlu, Kenan Pars, Nedret Güvenç, Saime Arcıman, Ahmet Tarık Tekçe, Memduh Alpar, Sadri karan, Şenol Şenay, Niyazi Vanlı, İnci Demirtay, Necdet Tosun

Konu: Yavrusu uğruna herşeye boyun eğer bir annenin dramı.

YAVRUMU KURTARIN (1987) “VİDEO FİLMİ” – Aram Gülyüz

#YAVUZ SULTAN SELİM AĞLIYOR/Tarihe Şan Veren Türk (1952) – Yönetmen: Sami Ayanoğlu, Eser: Feridun Fazıl Tülbentçi “[9]”, Operatör: Kriton İlyadis, Yapım: Lale Film/Cemil Filmer

Oyuncular: Sami Ayanoğlu, Heyecan Başaran, Suavi Tedü, Lale Oraloğlu, Sadri Alışık, Cahit Irgat, Reşit Gürzap, Altan Karındaş, Berrin Aydan, Behzat Butak, Neşe Yulaç, Atıf Kaptan, Refik kemal Arduman, Kemal Tözem, Şakir Arseven, Atıf Avcı, Talat Artamel, Hüseyin Gürmen, Kani Kıpçak, Şaziye Moral, Mehmet Karaca, İbrahim Delideniz, Hadi Hün, Turan Göker, Müfit Kiper, Neşet Berküren

700 yıl, üç kıtada hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu’nun dokuzuncu padişahı olan Yavuz Sultan Selim’in tahta çıkışından ölünceye kadar geçen olayları anlatmaktadır.

KİTABIN ÖZETİ:

 …1505 yılında Şehzade Selim Trabzonda sancak beyi idi. Mayıs ayında İstanbul’dan eski arkadaşı Yakup ve iki kişi  İstanbul’dan Ferhat Bey’in gönderdiği bir nameyi getirdiler. Namenin içeriği şöyle idi: yeniçeriler  artık padişaha itiat etmiyor Vezirazam Hadım Ali Paşa Şehzade Ahmeti tahta çıkarmak için binbir türlü oyunlar yaptığı yazıyordu. Yeniçeri ocağı Selim’i sevdiği için özellikle selime karşı cephe almıştı. Bu arada Trabzon’dan Leonidas adında bir Rum İstanbul’a Selim aleyhine haberler iletiyordu. Bunu anlayan Selim Leonidas ve vezirazamın adamı Şahin Bey’i yakalatıp idama mahkum etti. Fakat Yakup’un önerisi üzerine bunları serbest bıraktı. Serbest bırakmasında Leonidas kızı Aspasiya’nında payı vardı. Aspasiya saraya gitmiş şehzadenin ayaklarına kapanıp babasını serbest bırakması için yalvarmıştı.  Selim,bu güzel kızı kıramamış üstelik yıldırım aşkı ile kıza vurulmuştu.

 Bu arada sultan sohbet toplantıları yapıyor, hiç sefere çıkmıyordu. Bu durum yeniçeri ocağında huzursuzluk yaratıyodu.

 Selimin oğlu Süleyman’da büyümüş, sancak beyliği yapacak  yaşa gelmişti. Fakat Ali Paşa bunu istemediği için ,padişahı olumsuz yönde etkiliyordu. Padişahta Selim’i sinirlendirmek istemediği için Süleymanı Kefe’ye sancak beyliğine atadı. Süleyman Kefe’ye gidince oğlunu ziyaret maksadıyla Selim Kefe’ye gitti. Bu durum Osmanlıda başkaldırmaktı. Bunu öğrenen  padişah, Selim’e Trabzon’a dönmesi için haber gönderdi. Fakat bunu Selim kabul etmedi. Durumu anlayan padişah olayı tatlıya bağlamak, kan akmasını istemediği için Selim’e Rumeli’de sancak beyliği önerdi. Rumeli başkente yakın olduğu için ve Selim’in her an ayaklanarak  tahtı oturabileceğini düşünen Ali Paşa ve diğer şehzadeler, duruma hoş bakmıyorlardı. Selim adamlarından birkaçını  Rumeli Beylerbeyi’ne göndererek yakında Rumeli’ye geleceğini ve kan akmasını istemediğini bildirdi.Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa duruma razı oldu.Selim Edirne’ye doğru yola çıkmıştı.Fakat  Hasan Paşa, durumu Ali Paşa’ya bildirdi. Ali Paşa bir ordu hazırlattı. Padişah,kan akmasını istemediği için Selim’i,Rumeli’de Semendire’ye atadı.  Fakat Selim Edirne’ye girme arzusuna kapılmıştı.  Günlerce yürüyüşten sonra bunu başarmıştı. Buradan İstanbul’a dönmeye karar verdi. Her ne kadar lalası Selim’i bu düşüncesinden vazgeçirmeye çalışsa da  bunu başaramadı. Selim, İstanbul yakınlarında, Çorlu’da padişahın ordusuyla karşılaştı. Padişahın ordusu daha güçlüydü. Sonuç da Selim’in aleyhineydi. Selim Kırım’a, kayınbabası Megli Giray’ın  yanına gitmek zorunda kaldı.

Bu sırada Anadolu’da Şah İsmail’in desteklediği Şii çeteleri halkın huzurunu kaçırıyordu. Bu durumu çözüme kavuşturmak isteyen Anadolu Beylerbeyi, çeteler tarafından mağlup edildi.

Tüm bu olaylar olurken Selim’in İstanbul’a geleceğini duyan Aspasiya, Selim’i görebilmek için saatlerce sokakta beklemiş ve sonunda büyük bir aşkla sevdiği şehzadeyi görebilmişti.

Vezirazam Ali Paşa’nın İstanbul’a döner dönmez ilk işi Anadolu’daki ayaklanmayı bastırmak oldu.

Selim Kırım’da bulunduğu zaman, İstanbul’a adamlar göndermişti. Bunlar ,Yakup ve Osman başkası değildi. Görevleri ise, İstanbul’da şehzade taraftarlarını toplamaktı. Bu görevi başarıyla icra ediyorlardı. Saraydan, Sinan Paşa gibi yüksek rütbeli kişileri Selim taraftarı yapmışlardı. Görevlerini tamamlayan Yakup ve arkadaşları Selim’in yanına gittiler. Bu sırada Kefe’de bulunan Selim, haberleri sevinçle alıyordu. En çok sevindiği haber ise Aspasiya’nın hayatta olmasıydı. Selim’in artık sarayda da adamları vardı. Zaten yeniçeriler de Selim’in tahta çıkmasını istiyordu. Tüm bu olumlu gelişmeler üzerine Selim, İstnbul’a doğru yola çıktı. Selim’in İstanbul’a girişi, çok büyük bir ihtişamla karşılandı. Toplanan kalabalığa karşı hiç bir şey yapamayacağını anlayan Beyazıt, tahtı Selim’e devretti ve istirahata çekildi. Selim, hemen yönetici kadrosunu değiştirdi. Daha sonra büyük bir aşkla sevdiği Aspasiya’yı ziyaret ederek, aşkını alevlendirdi.   Selim tahta çıkar çıkmaz, Şehzade Ahmet tahta oturma planları yapamaya başlamıştı bile. Bunu öğrenen Şehzade Korkut da tahta geçmek için faaliyete geçti. Tahta oturan Selim’in, devletin geleceği için tahtı tehdit eden şehzadeleri ortadan kaldırması gerekiyordu. Bunun üzerine Selim, Şehzade Ahmet’in üzerine, bilgi toplatmak için, adamlarını yolladı. Selim av bahanesiyle Manisa’ya gitti. Bunu öğrenen Korkut Manisa’dan kaçarak bir mağaraya sığınmıştı. Fakat Korkut kısa sürede yakalandı ve padişah tarafından saraya davet edildi. Burada Korkut’un hayatına son verildi. Bu durum padişahı çok etkilemişti ve ağlamasına sebep olmuştu.

Selim Korkut’lan uğraşırken Ahmet büyük bir ordu toplamıştı. İki ordunun karşılaşması sonucu Selim galip gelmişti. Ahmet de esir düşmüştü. Padişah çok kan akmasına sebep olan Ahmet’I idam ettirdi.

Bütün bunlar yetmezmiş gibi yeniçeriler arasında ayaklanmalar çıkaranlar tespit edildi. Bunlar da gereken cezalarını alıyorlardı.

Ülke içerisinde düzeni sağlayan Selim, doğuda Şah İsmail’i, devleti için büyük bir tehlike olarak görüyordu. Bu yüzden adamlarını, Tebriz’e, bilgi toplaması için gönderdi. Aynı zamanda da İstanbul’da sefer hazırlıkları başlatılmıştı. Tebriz’de işler yolunda gidiyordu, fakat İran, Osmanlı sınırlarına dayanmıştı. Yavuz, İran’a üzerine sefer düzenlemeye karar verdi. Tahtı Şehzade Süleyman’a bırakarak ordunun başında sefere çıktı. Çaldıran’da karşılaşan iki ordu da gayet güçlüydü. İlk başlarda üstünlüğü Şah İsmail ele geçirse de onun da üstesinden gelmesini bildiler. Böylece parlak bir zafer kazanan Selim, şehre büyük bir ihtişamla girdi. Zaferden hemen sonra, kışı geçirmek için saraya  döndüler. Padişah boş durmuyor, orduyu yeniden kurmaya çalışıyordu. Bütün bunları yaparken bir yandan da büyük aşkı Aspasiya’yı ihmal etmemeye çalışıyordu.

 Selim, büyük bir donanmanın hazırlanması için emir vermişti. Ordu 1516’da törenle İstanbul’dan ayrıldı ve seferin İran üzerine olduğu ilan edildi. Bu O O sıralarda Mısır Sultanı Kansu Gavri de Osmanlı aleyhine faaliyetlere başlamıştı. İki ordu Mercidabık Ovası’nda karşılaştı. 25 Ağustos 1516’da iki ordunun çarpışmaları başladı. Selim bu savaştan da parlak bir zaferle çıktı.  Selim sefere devam etmek istiyordu fakat ,sarayın ileri gelenleri buna karşı çıkıyorlardı. Çünkü geçilmesi gereken bir çöl vardı. Üstüne üstlük ordunun yorgun olduğunu iddia ediyorlardı. Fakat Selim kararlıydı. Vazgeçmeyi hiç düşünmüyordu. Mısırlılar da Selim’in Tih Çölü’nü geçebileceğini zannetmiyordu. Selim kesin kararını vermişti ve 16 Ocak 1517’de Nil sahillerine ulaşıldı. Bir kaç gün istirahat ettikten sonra Ridaniye’ye geldi. İki ordu burda karşılaştı ve Selim yine muvaffak olmuştu. Kahire’de artık Osmanlı topraklarına katılmıştı. Fakat bu savaşta Selim çok sevdiği büyük yardımcısı Veziriazam Sinan Paşayı kaybetti. Bu olay Selim’I çok üzmüştü ve kendini tutamayıp ağlamıştı. Bir müddet fethettiği yerlerde düzeni sağlamak için ikamet eden Selim İstanbul’a döndü. Tüm olaylar sırasında çok sevdiği Aspasiya hasta yataklarına düşmüş, her geçen gün durumu ağırlaşmaktaydı. Selim’i sayıklayarak ahirete intikal etmişti. Bunu öğrenen Selim, saf bir aşkla sevdiği Aspasiya’nın ölümü karşısında gözyaşlarına engel olamamıştı. Doğuda sükuneti sağlayan Selim Avrupa’ya yönelmeye karar vermişti. İlk seferi Macaristan’a düzenleyecekti fakat iki omuz küreği arasında çıkan ham bir çıbanı sıkıştırması sonucu çok ağır hastalanmış ve artık ayağa kalkacak hali kalmamıştı. Her geçen gün durumu ağırlaşıyordu. Eylül 1520’de bir cihangir yıkıldı.

#YAVUZ SULTAN SELİM “[10]” ve YENİÇERİ HASAN (1951) –  Senaryo ve Yönetmen : Münir Hayri Egeli, Operatör: Özen Sermet, Yapım: İpek  Film/İpekçi Kardeşler

Oyuncular: Orhan Arıburnu, Nedret Güvenç, Ayla Karaca, Nevin Aypar, Ayhan Işık, Münir Özkul, Gülistan Güzey, Muhip Arcıman, Ferhan Tanseli, Bakiye Feyazof, Sabahat Tanık, Ahmet Tarık Tekçe

Konu:Yeniçeri Hasan’la bayraktar Ağa’nın kızıNazmiye’nin aşkları ve kahramanlık öyküsü.

#YAYGARA 86  (1986) – Yönetmen: Kartal Tibet, Senaryo: Erdoğan Tünaş, Görüntü Yönetmeni: Serdar Serrvidal, Yapım: Servidal Film/Semih Servidal

Oyuncular: Adile Naşit, Ayşen Gruda, Erol Günaydın, Hadi Çaman, Asuman Arsan, Hayati Hamzaoğlu, Turgut Özatay, Süreyya Merdoğlu, Kanat Tibet, Sırrı Elitaş, Aynur Gökçe, Hüseyin Kutman, Ayten Erman

Konu:  iki aile arasında geçen olaylar  çekişmeler bir aile güldürüsü

#YAYLA GÜZELİ GÜL AYŞE (1956) – Senaryo ve Yönetmen: Muharrem Gürses, Kamera: Turgut Önen, Yapım: Işık Film/Agop Fındıkyan

Oyuncular: Deniz Tanyeli, Saltuk Kaplangı, Suat Taner, Muharrem Gürses, Hayati Hamzaoğlu,  Hayriye Gürses, Atilla Gürses, Mehmet Özekit, Halide Pişkin

Konu: Yuvasını dağıtan karısından intikamını alan bir babanın intikamı.

 & Eleştirmenler, Muharrem GOrses’in filmlerine genelde olumsuz yaklaştı ve kötümser bir tavır takındı ve bazen de yok saydı. Gürses sinemasının tipik örneklerinden biri sayılan Yayla Güzeli Gül Ayşe için Orrhan Elmas şunlarl yazmaktadr:

“…Hiçbir  mantık ve realite tanımadan kaleme  alınmış senaryoda ölüm , kan, mezar, göbek ve cinayet arka arkaya mandallarla ipe tutturulmuş ve verilmiş  rüzgara … İçinde  en aslan payI alana da Muharrem Gürses  olmuş. Y erli yersiz perdeye arzı  endam etmesinin tek sebebi, her halde hem senaryoyu yazması, hem de rejisörlüğü yapmaslı  olacak ..” “[11]

 #YAYLA KIZI (1974) – Yönetmen: Ertem Göreç, Senaryo: Erdoğan Tünaş, Kamera: Orhan Kapkı, Yapım: Er Film/Türker İnanoğlu

 Oyuncular: Zeynep Değirmencioğlu, Cemil Yağmur, Suzan Avcı, İhsan baysal, Memduh Ünsal, İ. Hakkı Şen, Selma Güneri, Nedret Güvenç,

 Konu: Büyük şehirde şarkıcı olup hastane yaptıran bir köylü kızının öyküsü.

#YAYLA KIZI “GÜL AYŞE”  (1969) – Senaryo ve Yönetmen: Muharrem Gürses, Kamera: Cengiz Batuhan, Yapım: Koç Film/Agop Fındıkyan

Oyuncular: Nebahat Çehre, Demir Karahan, Erol Taş, Necati Er, Ayton Sert, Nesrin Nur, M. Ali Akpınar, Feridun Çölgeçen, Danyal Topatan

Konu: Yuvasını dağıtan karısından intikamını alan bir babanın intikamı

#YAYLA KARTALI (1945) – Senaryo ve Yönetmen: Muhsin Ertuğrul, Eser: Faruk  Nafiz Çamlıbel, Operatör: Yuvakim Filmeridis, Yapım: Halk Film/Fuat Rutkay

Oyuncular : Cahide Sonku, Hadi Hün, Nevin Seval, Vasfi Rıza Zobu, Müfit Kiper, Suavi Tedü, Perihan Çakır (Tedü), Mahmut Moralı, Necla Sertel,  Gülistan Güzey, Reşit Baran, Yaşar Özsoy, Mümtaz Erer, Behzat Butak

 KONU: Filmciliğimizde en acınacak nokta, bu işe her girenin en baştan başlayışı, yani kendisinden evvel bu alanda çalışmış olanların tecrübelerinden istifade edip işi onların getirdiği noktadan ileri doğru götürmeyişleridir. Son zamanlarda gördüğümüz, yerli filmlerde bizi en çok üzenbir takım pek iptidai ve basit hatalara düşüşlerdir. Şimdiye kadar en çok film çevirmiş rejisörümüz olan Muhsin Ertuğrul’dan, hiç değilse kendi tecrübelerinden bol bol isitifade edeceği için, böyle bir gerileme beklenemez. evzuu biliyoruz. Artistleri tanıyoruz. Rejisör malumunuz. İmkanlar da meçhulümüz değil. Şu halde Yayla Kartalı’na, görmeden vereceğimiz ilk not, “şimdiye kadar yapılan Türk filmlerinin en güzeli” demek olacaktır. (Rakım ÇALAPALA “Yıldız 1 Kasım 1945”)

 & Ona.. “Şehir Tiyatrosu­nun geçen seneki dev­let kuşu” desek daha doğru olur. Çünkü geçen tiyatro mevsiminde en çok oynanan piyes .. Yayla Kar­talı ” olmuştu.

Dram Tiyatrosunun ay­larca dolup dolup boşalma­sına rağmen.. Yayla Kar­talı”nı gördüğü rağbete pek de layık bulmayanlar vardı. Bunlardan biri de be­nim! Bir sanat eseri için en iyi notun bol seyirci ve al­kış toplayabilmek olmadığı inancındayım. Bu ölçüye vurursak nice kötü eserler, şaheser olur, çıkar. Misal ml istersiniz? En büyük mu­harrirlerimizin romanları üç, beş bin taneden fazla bası­lamıyorken, aşağılık aşk ve macera romanlarının üçün­cü, dördüncü, beşinci baskı­larını gördüğümüzü hatır­layınız. Beyaz perdede de kötü Arap filmlerinin ve mesela Aşkın Göz yaşları’nın en çok para kazandıran film olduğunu düşününüz.

Faruk Nafiz Çamlıbel bir piyes yazmağa karar vermiş. Aynı zamanda piş­kin bir muharrir olan şair, düşünmüş; demiş ki:

Dram, komedi, sanat. Bunlar hep laf!.. Bizde, bi­zim yüzde seksenimizin içinde yaşayan tiyatro; tu­luat tiyatrosudur. Halk ha­la sahnede Kel Hasan’ı a­rar. Öyle ise gelsin bir tulu­at tiyatrosunun elemanları!. Onları almış. Birinci perde­nin ikinci ve üçüncü tablo­ları tamamen bu hava için­dedir. Hatta rejisör de aynı havayı tamamlamak için o­lacak, sahnede dekor yerine daha çok resimli perdeler kullanmıştı.

Bizim seyirci daha başka ne ister? Bar köşe­lerine düşmüş, felsefeler ge­veleyen Marlene Ditrich e­dalı karılar!. Al sana bir de Marlene Ditrich! Yani üçüncü perde, .ikinci tablo!

 Başka?Azıcık ta güldürmek lazım!. Hacıağalar bugünün komik ve sempatik tipleri!.

– Hay hay!.. Onlar da girsin!.

Onlar da girmiş. Ama Hacıağalar kızları sı­kıştırır, komik hareketleriyle herkesin gözünü ken­dilerine çekerlerken Nermin’in söylediği lafları kimse dinlemiyormuş. Olur a!..

Zaten onun söylediği feylesofça lafflar anlaşılsın diye değil  anlaşılmasın diye sıralanmış.

Maksat seyirciye:

_ Çok yüksek laflar vardı ama ben anlaya­madım!. dedirtip bir daha getirtmek. On defa gelse ne çıkar?

Ve nihayet herkes Faruk Nafizi şair ve mizahçı tanır. Bunun da payını vermek lazım. Ese­rin şurasına, burasına birer tutam şairane söz ve zarif nükte serpiştirivermiş, olmuş, bitmiş!..

_ Ya sahne tekniği? Muharririn cevabı şu:

_ Ben sahne tekniği filan bilmem!. Bilsem ne olacaktı? Eser beğenilecekti değil mi?.. İşte beğenildi. Demek onu da yapmışım!..

Muharrir, eserine “Sahne Romanı” diyor.

Piyese bu sıfatı takışı da gösteriyor ki; tamamen ticari düşüncelerle hareket etmiştir. Nerdeyse eline bir çıngırak alıp şöyle bağıracak:

_ Buyrun!. Başlıyor!.. Sahnede bir roman seyredeceksiniz. Hem gülecek, hem ağlayacaksı­nız!.. Üç fasıl, dokuz tablo!. Başlıyor!..

Hakikatte bütün eserde “tiyatro olan iki tablo vardır. Ama sahiden çok muvaffakiyetli iki tablo: İkinci perdede Nestren’in evinde ve ondan sonra Yayla Kartalı’nın evinde geçen tablolar!

Piyes olarak Yayla Kartalı kusurlu bir eserdi.Fakat bu Sahne Romanı filme alınırsa, bir senar­yo için fevkalade kıymetl  pasajları olan mükem­mel bir mevzu taşıyordu. Nitekim Yayla Kartalı’nın bu meziyeti iş adamlarının gözünden kaçma­dı. Yayla Kartalı Halk film müessesesi tarafından filme alındı. Rejisör yine Muhsin Ertuğrul’dur. Piyeste oynayan artistlerden çoğu da rollerini muhafaza ediyorlar. Yalnız tuluat tiyatrosu komedi rolünü yapmış olan Talat Artemel’in yerine “Vasfi ‘Rııza Zobu, Turgut rolünü yapan Kani Kıpçak’ın yerine Suavi Tedü ve Nestren rolünü oynayan Nevin Akkaya’nın yerine Nevin Seval oynuyor.

Mühim değişiklikler bunlar.

Yayla Kartalı piyesini çok beğenmiş olan hal­ kın filmini daha çok beğeneceğine şüphe yoktur.Bilhassa çoktandır beyaz perdede görünmeyen Vasfi Rıza’nın, hem de bize en sempatik gelecek bir rolde, yeniden ortaya çıkışı kuvvetli bir koz­dur. Nihayet kamera, tiyatro sahnesi gibi bütün salonu birden değil de, zaman zaman ve yer yer gözlerimizin önüne sereceği için Cahide, Hacıağa­ların şaklabanlığı altında ezilmeyecek, onlar da ayrıca seyredilmek fırsatını bulmak bahtiyarlı­ğına ereceklerdir.

Filmciliğimizde en acınacak nokta, bu işe her girenin en baştan başlayışı, yani kendisinden evvel bu alanda çalışmış olanların tecrübelerinden istifade edip işi onların getirdiği noktadan ileri doğru götürmeyişleridir. Son zamanlarda gördü­ğümüz. yerli filmlerde bizi en çok üzen bir ta­kım pek iptidai ve basit hatalara düşüşlerdir. Şim­diye kadar en çok film çevirmiş rejisörümüz olan Muhsin Ertuğrul’dan, hiç değilse kendi tecrübele­rinden bol bol istifade edeceği için, böyle bir geri­leme beklenemez. Mevzuu biliyoruz. Artistleri. ta­nıyoruz. Rejisör malumumuz. İmkanlar da meç­hulümüz değil. Şu halde Yayla Kartalı’na, görmeden, vereceğimiz ilk not, “Şimdiye kadar yapılan Türk filmlerinin en güzeli” .. demek olacaktır. (Rakım ÇALAPALA “Yıldız 1 Kasım 1945, Sayı 162 Cilt:14)

#YAYLA KARTALI “KULA LULLUK EDİLMEZ” (1968) Yönetmen : Ülkü Erakalın, Eser: Faruk Nafiz Çamlibel, Senaryo: Burhan Bolan, Operatör: Kriton İlyadis, Yapım: Arzu  Film/Ertem Eğilmez

Oyuncular: Yıldız Tezcan,  Nuri Sesigüzel, Serpil Gül, Münir Özkul, Suzan Avcı, Nubar Terziyan, Muzaffer Nebioğlu, Mine Soley

Konu: Çadır tiyatrosunda çalışan bir kızla, büyük kentte şarkıcı olan bir taşralı gencin öyküsü.

#YAYLA KIZI  (1974) – Yönetmen: Ertem Göreç Senaryo: Erdoğan Tünaş, Görüntü Yönetmeni: Orhan Kapkı, Yapım: Er Film, Yapımcı: Berker  İnanoğlu

Oyuncular: Zeynep Değirmencioğlu, Cemil Yağmur, Suzan Avcı, İhsan Baysal, Memduh Ünsal, Selma Güneri

Konu: Büyük şehirde şarkıcı olup, hastane yaptıran bir genç kızın yaşam öyküsü

YAYLA KIZI GÜL AYŞE  (1969) – Bknz: YAYLA GÜZELİ “GÜL AYŞE” – Muıharrem Gürses

#YAYLA KIZI YILDIZ (1967) Yönetmen: Semih Evin, Senaryo: Fuat Özlüer, Kamera: Vedat Akdikmen, Yapım: Roket Film/Semih Evin

Oyuncular: Emel Turut, Göksel Arsoy, Turgut Özatay,  Muazzez Doğan, Muammer Gözalan

Konu: Ali, hasta annesinin ısrarı üzerine teyzesinin kızı Nermin’le nişanlanır. Ancak Nermin, teyzesinin sandığı gibi ahlaklı, iyi ve dürüst bir kız değildir. Ağabeyiyle birlikte teyzesini sömürerek menfaat peşinde koşup sefih bir hayat yaşamaktadır. Hasta annesini doktor tavsiyesi üzerine yaylaya götüren Ali, bu doğa harikası yerde kalbinin sahibini bulur. Nermin’in lüks ve yoz yaşam tarzından sonra, Ayşe’nin saflığı, dürüstlüğü ve masumiyeti genç adamı çok etkilemiştir. Babasıyla birlikte yaşayan güzel Ayşe’yle büyük bir aşk yaşarlar. Ancak annesi onun Nermin’le evlenmesinden yanadır. Ali bir kaza sonucu gözlerini kaybeder. Ayşe, hamile kalınca babası onu evden kovar. İstanbul’a gelir ve bir tesadüf sonucu Ali’nin köşkünde hizmetçi olarak çalışmaya başlar. Ancak gerçek kimliğini gizlemektedir.

#YAZ AŞKLARI (1994) Yönetmen:  Samim Utku, Senaryo: Okan Özdil, Görüntü Yönetmeni: Ali Engin, Yapım: Burç Film/Fedai Öztürk

Oyuncular: İsmet Özhan, Sibel Gökçe, Yeşim Tan, Nuri Alço

K: Tatile çıkan bir Renç, oda ayırttığı otelde bir sürprizle karşılaşır. Odası yannlışlıkla bir Renç kıza verilmiştir. Yersizlik nedeniyle aynı odada kalmak zorunda kaalan kızla erkek arasında bir yakınlaşma başlar. Birbirlerine aşık olurlar. Bir süre sonra delikanlının nişanlısı ortaya çıkınca işler karışır. Ama delikanlı nişanlısına bir erkek bulunca herşey tatlıya bağlanır.

#YAZ BEKARI  (1974) – Yönetmen: Osman F. Seden, Senaryo: Erdoğan Tünaş, Fuat Özlüer, Kamera: Çetin Gürtop, Yapım: Erler Film/Türker İnanoğlu

Oyuncular: Gülşen Bubikoğlu, Tarık Akan, Deniz Erkanat, Bülent Kayabaş, Nevzat Okçugil, Turgut Boralı, Tevhid Bilge, Nubar Terziyan, Necdet Tosun, Sami Hazinses, Gülten Ceylan, Diler Saraç, Osman F. Seden, Mürüvvet Sim, Atilla Ergün, Renan Fosforoğlu

KONU:  İşadamı Orhan (Tarık Akan), sinir krizinin eşiğinde, hayatından bıkmış, mutsuz bir evliliği olan bir adamdır. Eşinin ilgisizliği nedeniyle tüm zamanını çocuğu ile geçirmektedir. Karısı Şermin (Deniz Erkanat) sadece kendini ve sosyal faaliyetlerini düşünen, sık sık da kıskançlık depresyonu gösteren bir kadındır. Şermin’le son kavgasından sonra Orhan evi terk eder. Bir süre sonra gittiği bir barda, küçük bir orkestranın şarkıcısı olan Leyla (Gülşen Bubikoğlu) ile tanışır. Ona kendisini bekar bir erkek olarak tanıtır. Geçen günler ikisinin arasında romantik bir ilişkinin başlamasına neden olur. Orhan genç kızı baştan çıkarmaya çalışırken, onun aslında çok saf, içten ve dürüst bir insan olduğunu fark eder. Bir gün Leyla’dan Antalya gezisi sırasında kendisine eşlik etmesini ister; ama öncelikle Leyla’nın en yakın arkadaşlarının ve kaldığı pansiyon sakinlerinin iznini alması gerekmektedir. İzin alıp uçağa bindiklerinde, Orhan’ın müzik delisi kayınbiraderiyle karşılaşıp, gezi boyunca peşlerinden ayıramasa da Antalya’da çok mutlu ve romantik günler yaşarlar. İstanbul dönüşü hüzünlüdür. Orhan, çaresiz ailesine ve küçük oğluna geri dönmek zorunda kalır, ama Leyla’yı bir türlü unutamaz. Sevgilisi için ufak bir çatı katı kiralar. Ve Leyla Orhan’ın evli olduğunu keşfedene kadar orada buluşmaya devam ederler. Sonunda gerçekler su yüzüne çıkınca Leyla büyük bir düş kırıklığı içinde Orhan’ı terk edip ortadan kaybolmaya karar verir. Orhan bir anda kendini büyük bir boşluğun içinde yapayalnız hisseder. Bu, bir yaz bekarının, ne denli gerçek ve içtende olsa, kaçınılmaz bir ayrılıkla biten umutsuz aşkının sonu anlamına gelmektedir…

#YAZ BİTTİ  (1985) – Yönetmen : Zeki Alasya, Senaryo: Mehmet Aydın, Kamera : Abdullah Gürek, Yapım: Özer Film/Enver Özer

 Oyuncular: Kadir İnanır, Melike Zobu, Bülent Bilgiç, Tuluğ Çizgen, Yasemin Koşal,

Konu: Karısı ve kayınbıraderıyle bırlıkte yaşayan eski milli futbolcu Savaş (Kadir Inanır) bir otomobil boyahanesi yaşamını kazanmaktadır. Ne var kı karısı Sühendan (Tuluğ Çizgen) daha iyi bir yaşamın özlemi içindedir. Semt kulübü yöneticileri, kulübe antrenörlük yapması için peşinde koşarlar. Savaş ise bu işleri bıraktığından tüm baskılara karşılık teklifleri geri çevirir. Sühendan ise, daha çok para kazanmak varken bu parlak tek lifleri reddettiği için sürekli kocasıyla çatışır. Bu çatışmalar, kavgalar yüzünden bunalıma giren Savaş, bu ara evlerine kiracı olarak taşınan voleybolcu kız Zeynep’le (Melike Zobu) ilgilenir. Giderek bu ilgi büyük bir aşka dönüşür. Savaş’ın kayınbiraderi Süha’nın da (Bülent Bilgiç) Zeynep’te gözü vardır. Onunla evlenmek ister. Ama, Zeynep sürekli ondan kaçar. Bir süre sonra Savaş, Zeynep’i bir kotrada iğfal eder. Olay ortaya çıkınca, zaten evi terkeden  karısı Sühendan’la geçinemeyen Savaş, sonunda boşanıp Zeynep’le birlikte olur

#YAZ DEFTERE  “SARI ÇİZMELİ” (1979) “EROTİK” – Senaryo ve Yönetmen: Engin Temizer, Kamera: Erhan canan, Yapım: Mert Film/İbrahim Mertoğlu

Oyuncular: Kâzım Kartal, Figen Han, Tarık Şimşek, Aylin Berkay, Ata Saka, Ayşe Gül, Tevhid Bilge, Hakkı Kıvan, Cesur Barut,

Konu: İstanbula çalışmaya gelen hem çalışan ve kadınlarlada ilşkiye giren bir hamalın hikayei.

 #YAZ GÜLÜ (1989) – Yönetmen:  Şahin Gök, Senaryo: Mehmet Aydın, Yusuf Ünal, Savaş Başar,  Görüntü Yönetmeni:  Sertaç Karan, Necati İlktaç, Müzik: Bülent Sabah, Yapımcı; Ali Moroğlu , Halis Şenol,  Kurgu:  Mesut Günebakanlı, Set Ekibi: Yusuf Güney, Sami Meriç, Şadi Tutucu, Yönetmen Yardımcısı: Jan Brindizi, Kamera Asistanı: Hasan Şeker, Işık Ekibi: Bülent Eryılmaz, Ses Mühendisi: Necip Sarıcıoğlu, Yapım:    Pınar Video,    Yeni Stüdyoda Seslendirilmiştir.

Oyuncular: Serdar Gökhan (Kemal), Oya Aydoğan (Sibel), Yaman Okay, Ümit Yesin, İsmail Hakkı Şen, Nalan Haydar, Ümit Şenol ,

#YAZ YAĞMURU (1994)[12]” – Yönetmen: Tomris Giritlioğlu, Senaryo: Ümit Ünal, Tomris Giritlioğlu, Eser: Ahmet Hamdi Tanpınar, Görüntü Yönetmeni: Yavuz Türkeri, Kamera Asistanı: Haluk Ertuğrul, Müzik: Münir Nurettin Beken “[13]”, Yönetmen Yardımcıları: Ayşe Özer, Mehmet Erişti, Ertekin Akpınar, Linda Stark, II. Yönetmen: Sadullah Celen, Stendy-Cum: Ercan Yılmaz, Seslendirme Yönetmeni: Işın Feyman, Dekor Realizasyon: Eryetiş Öyerli, Makyaj: Evin Soley, Ön Araştırma: Tahran Gürhan, Linda Stark, Kostüm-Aksesuar: Seray Öztürk, Nilüfer Çamur, Erol Potur, Kostüm Realizasyon: Gülderen Özen, Kareograf: Ümit İris, Kuaför: Ahmet Akbıyık, Teknik Sanat Yönetmeni: Bahattin Demirkol, Sanat Yönetmeni: Esat Tekand, Işık Şefi: Ali Salim Yaşar, Kostüm Tasarım ve Çevre Düzeni: Deniz Özen, Kurgu: Halit Ödek, Işık: Kürşat Karaca, Ali Demirel, Ramazan Akgül, Set Fotoğrafçısı: Ragıp Tokluca, Set Amiri: Enver Kündem, Set: Şeref Yılmaz, Ahmet Mersinli, Bahçeli Özer, ,Görüntü Efekt- Jenerik: Sineoptik Ltd., Hilmi Güver, Sait Dinek, Ses Efekt: Atilla Ertüz, Mehmet Erişti, Ses Kayıt: Alp Yıkıcı, Hasan Ersoy, Ses Miks: Hasan Ersoy, Ses Optik Transfer: Lale Film LTD. “Tuncer Aydınoğlu, İhsan Küçüktepe”, Negatif Yıkama: Mehmet Öztan, Emin Fındıklı, Deniz Toker, Rasim Saraç, Güner Çelik, Negatif Kurgu: Uğur Sağer, Beylan Ünal, Bilgi Kelebek, Kopya Baskı: Sinefekt A.Ş. “Yusuf Özbek, Mustafa Koç, Orhan Turgut”, Ulaşım: Mustafa Ulu, Hasan Tan, Celal Uluhan, Murtaza Buldu, Erkan Özkan, Alper Özkan, Bekir Biçici, Seyfullah Erkılıç, Şinasi Köksal, Kemalettin İlhan, Mehmet Paksoy, Prodüksiyon Amiri: Ziya Ilgaz, Prod. Yard: Yavuz Bektaş, Yapım Sorumlusu: Bünyamin Ersöz, Yahya Erecekler, Yapım: TRT/Nilgün Sağyaşar

Oyuncular: Ahmet Levendoğlu (Sabri), Pıtırcık Akkerman (Genç Kız), Selçuk Yöntem (Kambur), Meral Çetinkaya Kalfa), Müge Akyamaç (Teyze), Mehmet Güleryüz (Büyükbaba), Suna Selen Ayşe Hanım), Olgun Şimşek (Genç Kambur), Nilüfer Aydan (Büyükanne), Evrim Kıvançer (Küçük Kız), Fikret Kuşkan (Cambaz), Nur Sürer (Sabri’nin karısı), Hümeyra (Madam), Cezmi Baskın (Kuşçu),

Konu: Yaz Yağmuru, iç dünyasının çılgın imgeleriyle yaşayan yarı şizofren bir genç kızla, (Pıtırcık Akerman) bir yazarın (Ahmet Leventoğlu) yaşadığı ani ve kısa (15 günlük) aşkın öyküsü. Yeni romanını yazmak için kiraladığı konakta yoğun bir çalışmaya koyulan yazar, yağmurlu bir bahar gününde konağın bahçesinde gizemli bir kıza rastıar. Aslında bu genç kız, çocukluğu ve gençliği bu konakta geçmiş ve bir yangında yok olmuş ailenin bir ferdidir. Genç kızı evine çağıran yazar, kızın zeUsı, duyarlığı ve bitmek tükenmek bilmeyen yalanlarıyla şaşkına döner ve onun gerçek mi yoksa düş mü olduğunu ayırt etmekte zorlanır. Geri döönüşlerle anlatılan öyküde, kızın çocukluğunun geçtiği konak, birlikte yaşadığı büyükbabası ve kalfa, aslında kızın davranışlarının kökeninde neler yattığını belirtir. Genç kız ve yazar arasında başlayan ilişki yazar için bir tutkuya dönüşürrken, genç kız ansızın yok olur (TÜRSAK Sinema Yıllığı’94, 1994:91).

! “Film, anlatım olarak derli toplu, özenli çalışılmış bir film, ama ele aldığı konu, bu konunun zamana uyarlanışı ve sunduğu yaşam biçimi sorgulanınca farklı durumlar ortaya çıkmaktadır. Konakların seçkin yaşam yerleri olarak suunulması, paşa dedelerin kuşlara düşkünlükleriyle insancıllaştırılması, yaşamın arka planını gizlemek olarak görünüyor… Toplumsal arka plan ise çok klasik bir betimlemeyle verilmiştir, küçücük bir radyo konuşması: Alman’ların yenilgi haaberi, o kadar… TRT’nin yapımını üstlendiği bu filmden, daha farklı toplumsal bir sorgulama beklenemeyeceği açıkça ortadadır” (Çakır, Özgür Gündem, 02.04.1994). “[14]

ÖDÜL
SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) seçiminde (1995)
“En İyi 3. Film” ,
Pıtırrcık Akerman “En İyi Kadın Oyuncu”
Selçuk Yöntem “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu”.

#YAZGI (1976) – Senaryo ve Yönetmen: Ülkü Erakalın, Eser: Cevat Şakir Kabaağaç “İmdatla Cennet” öyküsü, Müzik: Cahit Berkay, Görüntü Yönetmeni: Mengü  Yeğin, Yapım: Men Prodüksiyon/Mengü Yeğin

Oyuncular: Aytaç Arman, Meral Orhonsay, Aliye Rona, Macit Flordun, İhsan Gedik, Hamit Has,

Konu: Köyün ağası tarafından sömürülen bir semerci ustasının direniş öyküsü.

 ÖDÜL:
İstanbul Uluslar arası Film Festivali (1976)
En iyi 3. Film”

#YAZGI (1987) – Yönetmen: Savaş Eşici, Senaryo: Günay Kosova, Görüntü Yönetmeni: Mahmut Demir, Müzik: Ali Çağlayan, Yapım: Mutlu Film/Müfit İlkiz, Fatih Pekmutlu

Oyuncular: Fikret Hakan, Arzu Aydın, Nur İncegül, Ümit Acar, İnci Atılgan, Tevhit Bilge, Ali Çağlayan

Konu: Yazgı  Arzu ve arkadaşı bir çetenin  büyük miktarda eroninini  kaçırmışlardır çete peşlerindedir bir arkadaşları Fikret’in adresini vermiştir ona sığınırlar Fikret onları kaçırırken Arzu’nun arkadaşı  vurulur ölür. Arzu ile Fikret  çeteyi atlatmışlardır. Arzu bu arada Fikret’ten hoşlanmıştır fakat Arzu yıllar önce ayrıldığı karısının kızıdır.

#YAZGI  (2001) – Senaryo ve Yönetmen: Zeki Demirkubuz, Görüntü Yönetmeni: Ali Utku Kurgu: Zeki Demirkubuz, Sanat Yönetmeni: Bahar Evgin, Yapım: Mavi Filmcilik Ltd/Zeki Demirkubuz

Oyuncular: Serdar Orçin, Zeynep Tokuş, Engin Günaydın, Demir Karahan. Feridun Koç, Necmi Aykar, Şehsuvar Aktaş

Konu:  Yaşlı annesiyle birlikte oturmakta olan Musa Demircan, bir sabah işe gitmeden önce annesinin uyuya kaldığını düşünerek onu uyandırmaz. Musa, gümrük işlemleri yapan bir ofiste çalışmaktadır. Patronu Naim, işe geldiğinde kendisini çağırarak Musa’ya getirttiği dosyaları dikkatlice incelemesini ve akşama işlemlerini bitirmesini ister. Ofiste sekreter olan Sinem Arca ve büro işleriyle uğraşan Yavuz da çalışmaktadır. Sinem ve Yavuz mesai bitiminde ofisten çıkmasına karşın Musa, patronun verdiği işi biterebilmek için geç saatlere kadar ofiste kalır. Musa eve döndüğünde evde ışık yanmamaktadır. Annesinin odasına gider:

Musa, yaşlı kadının ölmüş olduğunu anlar. Son derece tepkisiz hareket eden Musa, sanki annesi ölmemişçesine kendisine yaptığı sütlü kahveyi içerken televizyonda Türk filmi izlemektedir. Bu arada annesinin odasının kapısını kapatır Film izlerken gözü annesinin hırkasına, bir gece önce televizyon seyrederken yediği çekirdeklere takılır. Musa sabahleyin sızdığı kanepede uyanır. Annesinin odasına baktıktan sonra işe gider. Nerede kaldığını soran patronuna annesinin öldüğünü söyler. Patronu, Musa’ya cenaze işlerinde yardımcı olabilmek için birileriyle konuşmaya gider. Bir gün karşı dairede oturan Necati kesilen eline pansuman yapabilmek için Musa’dan sargı bezi ister. Musa’dan arınesinin cenazesine gelemediği için özür diler. Necati esrarlı bir sigara içerken Musa’ya elinin kesilmesine neden olan olayı anlatır ve Musa’ya bir süredir birlikte yaşadığı ve kendisini aldattığına inandığı metresine nasıl bir ceza vermesi gerektiğini danışır. . Necati, Musa’dan metresine bir mektup yazması konusunda yardım ister. Musa, Necati’nin istediği mektubu yazar onunla vedalaşarak evine döner. Bir hafta sonu iş çıkışında Musa, Yavuz’un teklifini kabul eder ve birlikte sinemaya  gitmek için çıkarlar. Musa yolda sinemaya gitmekten vazgeçtiğini Yavuz’a söyler. Yavuz üstelese de Musa eve gitmek istediğini söyler. Evde kalmaktan vazgeçen Musa, caddelerde dolaşmaya çıkar, vitrinlere bakar. Bu arada bir sinemanın afişlerine bakarken Sinem’le karşılaşır ve birlikte sinemaya girerler. Musa filmi  izlerlerken Sinem’in bacaklarını okşamaya başlar. Genç kız direnir gibi görünse de karşı koymaz. Filmden sonra birlikte Musa’nın evine giderler. Kudurmuşçasına kıza saldıran Musa’yı, Sinem daha ileri gitmemesi için uyarır. Ertesi sabah birlikte kahvaltı yaparlarken Sinem, Musa’ya annesinin ölümü üzerine sorular sorar. Musa herkes yakınlarının ölümüne biraz da sevinir dediğinde genç kız şaşırmıştır. Bu arada karşı daireden gelen sesler üzerine durumu soran Sinem’i, Musa karışık işler diye yanıtlar. Sinem, Musa’ya giderken kendisinden hoşlanıp  hoşlanmadığını sorar. Bu arada Necati’nin metresiyle gelen polisler adamı karakala götürür. Karakoldan dönen Necati, Musa’ya uğrayıp mahkemede kendisine şahitlik yapıp yapamayacağını sorar. Sinem ertesi gün işyerinde telefonlar bağlanmıyor diyen Naim’e ters cevaplar verir. Naim işten çıkmadan önce Sinem’i konuşmak için ofisine çağırır. Naim yıllarca Sinem’i kandırarak onunla ilişki kurmuştur. Musa’nın evine gelen Sinem uzun süre onun gelmesini bekler. Musa geldiğinde Sinem onunla evlenmek istediğini söyler. Ertesi gün Naim henüz işe gelmemiştir. Karısı Nermin ofise gelerek Naim’in önceki gece eve gelmediğini söyler. Musa ve Sinem evlenmişlerdir. Bir akşam Necati onları ziyarete gelir ve hediye getirir. Metresinin kardeşlerinden korunmak için aldığı l4’lük Browning tabancayı Musa’ya gösterir. Sonraki iş gününde tahsilat işini bitirip eve erken dönen Musa, çıplak olarak uyumakta olan Sinem’i görür. Evden çıkarken vestiyerdeki pabuçlardan duş alan kişinin Naim olduğunu anlar. Yolda Necati’yle karşılaşan Musa, onunla bilardo oynar. Necati’nin metresinin erkek kardeşleri onları takip etmektedirler. Yolda yürürlerken Necati gençleri tahrik ederek kendine saldırmalarını sağlar. Gençlerden biri Necati’nin yüzünü yaralar, Musa ise Necati’nin silahıyla kaçan gençlere ateş eder. Patronu Naim, Musa’nın, oğluna bilgisayar için yardımcı olmasını rica eder. Patronun evinden ayrılan Musa, evine döndüğünde kapının açılmasını beklerken apartmana dolan bir gurup sivil polis tarafından yaka paça merkeze götürülür. Davayla ilgilenen savcı, Musa’yı sorguya çekerken özel yaşamıyla ilgili sorular sorar. Savcı, Necati’yle ilgili sorular sorarken onun pezevenk olduğunu söyler, annesinin ölümüyle de ilgili  sorular sorar. Sorgu sırasında Musa’nın, patronunun karısı ve çocuklarını öldürrmekten sanık olduğu anlaşılır. Musa’ya Baro tarafından bir avukat atanır. Avukat Musa’yı cezaevinde ziyaret ederek özellikle annesinin ölümüyle ilgili soruular sorar. Karısı, Musa’yı ziyarete gelir ve mahkeme başlayıncaya kadar bir yerlere gitmek istediğini söyler. Mahkeme Musa’nın idam edilmesine karar vermiştir. Bu arada patronu Naim Tuğlacı, dört yıl sonra İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurarak gönüllü ifade vermiş ve ifade arasında tuvalete giderek tabancayla intihar etmiştir. Bu gelişme üzerine İstanbul 5. Ağır Ceza Hakimlği’nden gelen yazı üzerine Musa’nın tutuksuz olarak yeniden yargılanmasına karar verilmiştir. Musa’nın yatmakta olduğu Amasya Ceza ve Tutukevi savcısı, Musa’ya merak etmese de gazeteden Naim’in itirafını okur. Savcı, Musa’nın suçsuz olduğu halde suçlamalara karşı kendisini savunmamasına bir anlam veremez ve neden böyle davrandığını ve tanrıya neden inanmandığını sorar. Savcı inançlı biridir ve merak etmesi yüzünden Musa’yla konuşarak neden bu kadar kayıtsız olduğunu anlamaya çalışır. Serbest bırakılan Musa İstanbul’ a, evine döner. Kapıyı karısı Sinem açar. Sinem, Musa’ya sıcak bir şeyler hazırlamaya gittiğinde, Musa yan odada oynamakta olan küçük çocuğu görür. “[15]

ÖDÜL:
38. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde (01-05 Ekim 2001)
“en iyi 3. film”,
Zeki Demirkubuz “en iyi yönetmen”,
Bahar Evgin “en iyi sanat yönetmeni”
Serdar Orçin “jüri özel ödülü”
 13. Ankara Uluslaararası Film Festivali’nde (26 Kasım-09 Araalık 2001)
  Zeynep Tokuş “en iyi kadın oyunncu”,
Engin Günaydın “en iyi yardımcı erkek oyuncu”
Serdar Orçin “en iyi umut veren yeni oyuncu”
9. Çasod-Çağdaş Sinema Oyuncuları Derneği’nin seçiminde (Nisan 2002)
Zeynep Tokuş “umut veren kadın oyuncu”
Serdar Orçin “umut veren erkek oyuncu”!
21. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde (2002):
Zeki Demirkubuz “en iyi yönetmen
Yazgı” Fipresci-Vluslararası Film Eleştirmenliği Birliği ödülü “en iyi film”
Sadri Alışık Oyuncu ve Onur Ödülleri’nde (2002)
Serdar Orçin “umut veren oyuncu”
Orhon M. Arıburnu Ödülleri’nde (2002):
“en iyi 3 filmden biri”.

  • Yazgı, Zeki Demirkubuz’un “Karanlık’ Üzerine Öyküler” üçlemesinin ilk filmidir. Yazar Albert Camus’nun “Yabancı” adlı eserinden esinlenerek öyküsü oluşturulan film, hayata kayıtsız ve tepkisiz olan Musa’nın öyküsünü anlatmaktadır. Musa duygusuz, sessiz ve içine kapanık, inançsız, yaşayan bir ölü gibi olan, hayatın zevkli ya da acı yanlarını uzaktan izleyen bir karakterdir. Düşüncelerindeki nihilizm bütün hayatına sinmiştir. Hayatına dair öğrendiğimiz iki tutkusu vardır: sütlü kahve ve Sinem’e duyduğu arzu. Musa, hapise girip, işlemediği bir suçla itham edildiği bir dönemde, bunun nedeni olan Sinem ziyarete geldiğinde tek ilgilendiği şey gömleğinin düğmesini açmasıdır. Hapis sonrası eve döndüğünde de Sinem’le yan yana oturduklarında yüzünde belirsiz bir gülümseme oluşmasına yol açan şey kadının açıılan bacağıdır.

Musa’nın niye böyle kayıtsız bir kişiliğe sahip olduğunu filmden anlamak mümkün değildir. Yönetmenin filmlerinde karakterlerine kendilerini anlattırdığı sahnelere benzer bir sahne yoktur. Bu nedenle Musa’nın davranışlarının nedenini öğrenemeyiz. Içinde bulunduğu duygusal durumu çok az öğrendiğimiz ve seyirci ile karakteri yakınlaştıran bölüm ise flimin sonunda Musa’nın siyah fon üzerine söyledikleridir: “O an içimde bir şey kımıldar gibi oldu. Heyecanlanzp dinledim. Ama ruhum hala bomboştu.” Kendi duygusuzluğundan raahatsız olduğunun işareti olan sözlerdir bunlar. Karakterin kendisi ile muhasebesi, olaylara yanıt araması gerekirken’ filmde sadece duygusuzluğu resmedilmiştir. “Varolşuçu fel~ sefenin etkilerini gösteren Yabancı’ da Mersault ‘deniz-güneş ve ölüm’ üçgeninde, içine duygularıyla girmediği, hep dıışında kalarak gözlemlediği bir yaşamda ‘varoluşçu bir sonsuz özgürlük’ içerisinde yaşar. Yazgı, Yabancı’nın varoluşçu taanıklıklarını yüzeysel bir şekilde kopyalarken, (annenin ölüümüne tepkisiz kalma, iş arkadaşı ile sadece tensel bir beraaberlik yaşama, arkadaşı için gereksiz yere birini vurma, üsstüne yıkılan suça itiraz etmeme..) Camus’deki ikincil anlammlar derinliğine (gözlemlerin zenginliği, Mersault’un kendine özgü varoluşsal mutluluğu, doğa ve insan ilişkileri) girmez. Yazgı, Yabancı’daki varoluşçu felsefeyi ‘kendi anlam bütünnlüğünden kopararak ‘yüzeysel yönleriyle alır. ..

Yönetmen Musa’nın duygusuzluğunu resmederken beetimleyici kamerasını kuııanmıştır. İnsanlar onunla konuştukklarında etrafı seyretmektedir. Söylenenlere ilgisizdir. Onun öznelinden biz de kapanmayan kapılara, duvarlardaki reesimlere, masalara, sandalyelere bakarız. En çok kuııandığı söz “farketmez”dir. Hayatına giren, çıkan, müdahalede buulunan kişilere tepkisiz yaklaşmaktadır. Niye böyle olduğunu soran savcıya da şöyle yanıt verir: “Söyleyecek fazla birşeyim yok. O yüzden susarım.” Hiçliğe inanı§! Musa’nın tanrı inancını da yok etmiştir. Film içerisinde savcı ile koonuşmalarında bu da sorgulanmaktadır. İnsanın içinde inanç olmadan yaşamasının mümkün olup olmadığının tartışıldığı görülmektedir.

Musa’nın hazırlık soruşturmasında ve özellikle savcı ile yaptığı konuşmalarda karakterlerin  fazla felsefi konuşmaları sahnelerin inandırıcılığını azaltmaktadır. Yönetmenin herşeyi diyaloglarla anlatmadaki ustalığı yine de sanki kendisi ile muhaeme yapıyormuş havasını silememiştir. “Karısının alldatmasına göz yumması ve annesinin ölümüne sevinmesi kadere inançsızlığını mı göstermektedir?” ya da “yaşamı arrzularımız mı yönlendirmeli yoksa inançlarımız mı?” şeklinndeki tartışmalar altları doldurulmadıkları için akıp giderler. Musa’nın sorgulamayan kişiliği tartışılan değerlerin anlam laarının da azalmasına neden olmaktadır. “Yabancı’ da ana kahramanın suçlanış süreci ve yer yer kendi sözleriyle, yer yer iç monologlarla bunlara yanıt verişi romanın kimlik karrtını oluşturur. Yabancı’ da yargılanan ana kahraman değil egemen değerlerdir ve ana kahraman idealize edilmiş birisi değil toplumsal değerlere uzak -yabancılaşmış- onlara inannmayan, onlardan uzak olduğu için kendisini suçlamayan, bunun ezikliğini yaşamayan birisidir… yazgı’da… bunları yaşamayan, yer yer isyan etmeyen, hapiste kendisini ziyarete gelen insanın anlattıklarını dinlemeyen, bunun yerine gömmleğinin düğmeleriyle ilgilenen ‘bir kimlik’ toplumsal değerleri sorgulamanın yerini almıştır.”?

Bunda Zeki Demirkubuz’un karakter odaklı sinemasıının etkisi bulunmaktadır. Toplum eleştirisini karakterlerin üzerinden yapmayı tercih eden yönetmenin, asıl kurtuluşun kötülükle geleceği yönündeki felsefesini her filminde işlediiğini görmekteyiz. Karakterler bir biçimde kötüdürler ve suçları nedeni ile vicdanları onları rahatsız etmektedir. Bu needenle de uzun sahnelerle kendilerini ve nedenlerini anlatırrlar. Oysa Musa, kayıtsızlığı ile olanları izleyen birisidir. Kendi hayatına müdahalelerde bile seyreden pozisyonundadır. Kötü değildir. Ancak tepkisiz kalarak kendisini suçtan koruumaktadır. Yazgz’da vicdan azabı çeken kişi patron Naim’dir. Suçunu başkasına attığı için çektiği azap onun sonunu geetirmiştir. İnsan olmanın yükünü taşıyamayan karakterler için hayat hiç iyi geçmemektedir.

Yazgı’ da yine ihanet eden kadındır ve bu ihaneti nedeni ile mutlu olamamış bir karakterdir. Yönetmenin kadın kaarakterleri en çok acıyı çeken ve ceza alan karakterlerdir. İnnsanın basit doğası onu kötülükten alıkoyamamaktadır. Kötülük ve vicdan arasındaki muhasebe yönetmenin karakterleerinin acı çektikleri temel noktadır. Zeki Demirkubuz, Yazgı’da da kapanmayan kapı imgesini kullanmıştır. Kapı her sahnede önemli bir öznedir. Hareketsiz kamerası bu seefer daha hareketlidir. Betimleyici bir öge olarak mekan taanımlanmasında kullanılmıştır. İç mekan yanında dış mekan da aynı ağırlıkta kullanılmıştır. Televizyon ve Türk filmlerinin sesi yine filmde kullanılan yönetmene özgü ögelerdendir. Hafif bir medya eleştirisi de bulunmaktadır. İnsanları tepkiisizleştiren televizyonun sürekli kullanılışının dışında Musa’nın mahkemeye çıkacağı gün askerlerden birinin söylediği söz illginçtir: “dışarısı kamera dolu. Akşam haberlerinde seyrederiz artık.” İnsanı gerçekliğinden uzaklaştıran bir söz. Filmde müüzik yoktur. Sadece kapanış jeneriğinde belli belirsiz duyullmaktadır. “[16]

 ! “Yazgı”da hiç müzik yoktur. “İtiraf”da ise müzik sadece Harun’un gece gezmelerine eşlik eder. Yani kısa süren sahnelerde, son derece az ve işlevsel biçimde kullanır. Yönetmen, yiine Bresson’a, Antonioni’ye ve birçok modern sanatçıya yakın biçimde, etkileyici giderek manipüle edici müzik kullanımına tümüyle sırt çevirir. Buna karşılık Demirkubuz, çeşitli seslerin kulllanımında son derece hassastır. Modern yaşaamın paranoyasını ve bunun ruhlarımızı çökertici yanını vermek için müzikten çok daha başka seslere başvurur. (Atilla Dorsay, “Demirkubuz’un dünyasına bir giriş denemesi”, Sinema d., s.: 82, Şubat 2002) “[17]

! Birebir Camus’nun romanına bağlı kalmaayıp farklı bir finale bağlanan filmin senaryosuunu yazıp montajını da yapan dört dörtlük sineemacı Demirkubuz’un karakter yaratmadaki ve oyuncusundan verim almadaki bilinen becerisiyle ve aksiyona yüz vermeyen, durağan bir tempoda seyreden “Yazgı”, Musa’nın savcıyla ve cezaevi müdürüyle uzun uzun görüştüğü fiinaldeki söz ağırlıklı, açıklama bölümüyle bir çeşit mutlu sona bağlanıyor. Hayat karşısındaki davranışlarımızın, yargıılarımızın, tavırlarımızın, ‘absürdlüğünün’ vurrgulanarak sonunda ‘nihilist bir çözümsüzlüğe’ kapı açan bu Zeki Demirkubuz filmi, kolaycı seyircinin yer yer içini daraltırken kimine de ahlaka, suçluluğa, vicdana, inanca ilişkin kolay yanıtlanamayacak sorular sordurup kendisiyle yüzleşmesini sağlayan düşündürücü bir film. (Sungu Çapan, Cumhuriyet G., 16 Kasım 2001) “[18]

! “Yazgı” içinde yaşadığı akıl dışı toplumda olayların akışına müdahale etmeyerek ‘ele geeçirilmesine’ izin vermeyen ve ‘yalnızlığını’ kooruyarak aslında ‘baş kaldıran’ karakteri kusurrsuzca tanıtan sağlam öyküsüyle, son derece dürüst ve tutarlı bir film; yani Zeki Demirkuubuz’un bu kirli ve iki yüzlü düzenle asla barıışık olamayacağının yeni bir belgesi: Yalın bir anlatırnın ayrıntılarla değer kazandığı “Yazzgı”daki bir değerli de, sinema oyunculuğunun bazı zamanlar, örneğin “hiçliği” seyirciye yannsıtırken ne kadar yüksek performans gerektirrdiğini vurgulayan genç adam Serdar Orçin. (Ali Ulvi Uyanık, Haftalık Antrakt Sinema g., s.: 03, 16-22 Kasım 2001) “[19]

!  Senaryosu, Albert Camus’nün “Yabancı” adlı romanından esinlenerek yazılan Yazgı, iradesini kullanmayı rededen bir muhasebecinin öyküsünü anlatmaktadır. Gümrük Müdürlüğü’nde çalışan Musa, yaşamın boş ve saçma olduğuna inanmaktadır. Yaşamını değiştirmek için bir çaba harcamaz. Kendini olayların akışına bırakmıştır çünkü; herşeyin aynı kapıya çıktığını düşünmektedir.

Annesinin ölümü Musa’yı etkilemez. Onu sevmesine karşın, bu ölüm, içinde bir sevinç bile uyandırır.

Kendi kendine karar vermek istemediği için hoşlanmadığı bir kızla sırf o istiyor diye evlenir.
Oysa yaşadığı dünyada insanlar kaderlerini kendi güç ve iradeleriyle çizmektedirler.

Bir anne ile iki çocuğunun ölümünden sorumlu tutularak göz altına alınır. Ancak bu olaya da tepkisiz kalır.

“Karanlık Üstüne Öyküler”in ilk filmi Yazgı nedeni olmaksızın kendini suçlu hisseden bir insanın öyküsüdür.

“Bütün hayatım boyunca yaşadığım suçluluk duygusunu ama aynı zamanda imtiyazlılara ve gerçekte yalnızca imtiyaz isteyenlere duyduğum nefreti anlatmayı hep istiyordum”.Zeki Demirkubuz “[20]

! Musa’nın durumuna karşılık oluşturma çabası, figüratif olmayan bir tablooda, ısrarla ne anlatıldığını anlamaya dayalı bir irdelemeden farklı bir duygu. Yaabancılaşma, her türlü toplumsal yapıda, farklı katmanlar içinde, farklı boyutlarda olabilecek bir şey. Bu bağlamda bizimkisi gibi, toplumun neredeyse tüm fertlerinin yakın aile ilişkileri içinde yaşamayı sevdiği yapılarda, yabancılaşma olgusunun temellerinde de bazı bağlantılar gerekli gibi duruyor. Şüphesiz Yazgı’da, bu bağlamda ilişkiler yaratılmış, ama yönetmenin kendisi de sanki bir ekksiklik hissetmişcesine bu duruma açıklık getirmek ister gibi filmin finalini kullanmak zorunda hissetmiş kendisini. Şüphesiz öze ilişkin bu saptamaların ötesinde, Demirkubuz teknik bazı aksaklıklar-özellikle ses tasarımına ilişkin-dışında filmlerinde olgunlaşmış bir biçimi ve etkili bir sinema dilini kullanıyor. Yönetmen sinemanın en önemli plastik unsurları olan filmsel zaman ve mekan kullanımındaki becerisiyle, sadece beyazperdede gerçeklik taşıyan bir evren yaratmıyor, aynı zamanda yaşamımıza teğet geçen bir gerçekliğin de kıyısına taşıyor bizleri. Diğer yandan Demirkubuz’un Cannes Film Festivali’ne davet edilen ‘İtiraf’ıyla birlikte ‘Yazgı’nın da aynı festivale davet edildiğini, Jane Campion’un dışında daha önce başka hiçbir yönetmenin de Cannes Film Festivali’nde aynı yıl iki filmiyle temsil edilmediğini belirtmek gerekir. Festivalin Genel Sanat Yönetmeni Thierry FremauK ise “İstanbul Festivali’nde FIPRESCI jürisinin hem ‘Yazgı’yı hem de ‘İtiraf’ı ödüllendirdiğini duyunca, yeniden düşündüm. Sonuç olarak, senaryosundan montajına dek her aşamada tek başına çalışan Zeki Demirkubuz’un bağımsız yaratıcı sinema örnekleri olan iki filmini birden”Belirli Bir Bakış’ta” göstermeye j-karar vefik, diyerek bu durumu aşıklamış (Basutçu, Radikal, 01.05.2002) “[21]

! Yazgı, çağdaş Türk sineması içinde gerçekten şaşırtıcı bir film. Normlara, standartlara, seyircinin, hatta eleştirmenlerin bekleniilerine öylesine meydan okuyan bir duruşu var ki … Itirafla birlikte, Zeki Demirkubuz’un, çok önemli bir çıkış gerçekleştirdiği ve alabildiğine kişisel ve öznel, ama o ölçüde de dikkatle, özenle yaklaşılması gereken cesur bir sinema yaptığı tartışılmaz.

Yazgı açıkça belirttiği gibi (çoğu zaman bu tür uyarlamaların adı konulmaz nedense … ) Albert Camus’nün ünlü eseri Yabancı’nın bir uyarlaması. Kısa, ama yoğun ve felsefi bir roman bu …

Çevresindeki her şeye, hatta kendi hayatına bile yabancılaşan bir adamın öyküsü, elbette sinema için kolay malzeme değil. Hatta Luchino Visconti bile bu çetin cevizle dişini kırmış ve yaptığı Marcello Mastroianni’li deneme, sanatçının en kötü filmi sayılarak neredeyse unutulmuştu.

Hiçbir şeye inanmayan, hiçbir değer tanımayan, annesinin ölümünün bile kılını kıpırdatmadığı, hatta kendi ölümüne bile ilgisiz bir insan kişiliği, duygusuz ve tepkisiz bir çağdaş nihilist, sanki donup kalmış bir garip yaratık … Ama bu duygusuzluğu içinde sürekli eski Yeşilçam filmleri izliyor, sanki onlardaki aşırı duygusallıktan besleniyor. Dört yıl yattığı haapisten çıkar çıkmaz yaptığı şey, yine bir eski Yeşilçam fılmi izlemek …

u ilginç kişilik elbette Camus’ den, ama aynı zamanda bizden izler taşıyor. Özellikle Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ından ve Anayurt Oteli’nin kahramanı Zebercet’ten izler buldum, kendi adıma …

Demirkubuz, bu öyküye yakışır bir anlatım tutturmuş. Yani alabildiğine ekonomik, yansız, sanki kristal kadar soğuk. Hiç müzik kullanmaamış, her şey çok yalın ve de işlevsel.

Musa’nın hapisten çıkarken savcıyla yaptığı ve  10 dakikayı aşan tartışma ise seyircinin sabrıyla özellikle oynayan ve tiyatro estetiğiyle kotarılmış bir bölüm. Ama yönetmen, eğer hikayenin özündeki birçok düşünceyi ve kavramı açıklayan ve geliştiren bu tartışmayı gerekli buluyorsa, onu çeşitli oyunlara başvurmadan, kısaltıp özetlemeden vermesi en azından çok daha dürüst değil mi?

Sonuç olarak, tüm bu sadelikten kendine özgü bir bir güzellik fışkırıyor. Bu minimalist anlatım, bu yalın olma çabası, Bresson’ dan Ozu’ya birçok ustanın üsluplarından izler taşıyor. Oyuncuların tümü de çok iyiler. Ve krisstal kadar soğuk, ama kristal kadar güzel bu fılm, yeni Türk sinemasının ayrıksı bir zirvesi olarak, en azından has sinemaseverce izlenmeyi hakediyor. “[22]

! Bir İtalyan ve Türk ortak yapımı olan ve Boşnak yazar Mehmet Selimoviç’in ”’Derviş ve Ölüm” ismiyle dilimize de çevrilen romanından sinemaya uyarlanan “Derviş”, İtalyan yönetmen Alberto RondaHi’nin yönettiği ve senaryosunu yazdığı bir film. 1900’lerin başlarında Osmanlı toprağı olan bir kasabada yaşanan olayları anlatan film, bu olaylar bağlamında, Osmanlı taşrası ve Anadolu hakkında başarılı sayılabilecek bir mekan ve atmosfer duygusu oluştururken, diğer yandan dönem ve ilişkileri hakkında da yansıtmalarda bulunuyor. Bu bağlamda dönemin despotik yapısı, adaletin işlemesi açısından uygulanan keyfilikler dikkati çekiyor. Diğer yandan film varoluş olgusu üzerine yoğunlaşıyor. İnsanın ortaya çıkışından günümüze kadar milyonlarca insanı meşgul eden bir soruya da, filmde dinsel ve pragmatik karşılıklar üretiliyor

Film aslında gerçek mekanları kullanmamış olsa rahatlıkla bir tiyatro oyunu olarak algılanabilir. Yönetmen kitaba bağlı kalmak isteyince filminin mesajıını, anlatımının ipuçlarını diyaloglara yükleyince, sinematografi açısından geriye kalan ise atmosferi başarıyla yansıtan ışık tasarımı ve görüntü çalışması oluyor. “Yönetmen Alberto Rondalli kitaba aşırı bağlı kalarak bir anlamda filme çok fazla bir hareketlilik katmamış. ‘Derviş’ zaman zaman sıkıcılık tuzağına düşen bir film” (Bilem, Türkiye, 20.12.2002: 12).

Derviş filminin başarılı görüntü çalışması, kostüm ve mekan tasarımı ve müziği dışında artı hanesine yazılabilecek fazla bir şey dikkati çekmiyor. Filmin anlattığı dünyaya ilişkin de sorunları var. “Bektaşi ritüelleriyle Mevlevi ritüellerinin bu ölçüde birbirine karıştırılmasının bir açıklaması var mı?… (Kaplan. Hürriyet Pazar, 15.12.2002:3)

Film özellikle oyunculuk bakımından başarılı görünmüyor. Kısa kısa göründüğü sahnelerde gururlu ve acılı genç kadını yansıtmada Başak Köklükaya’nın ve kısmen Ruhi Sarı’nın başarısından bahsedilebilir. Başroloyuncusu İspanyol Antonio Buil Puejo ise bir Mevlevi şeyhini robot gibi duygusuz bir şekilde yansıtıyor. Aslında Puejo’nun yüzünün anatomik yapısını ve ışığı iyi kullanan yönetmen, en azından Puejo’nun yaşadığı farklı içsel çatışmaları, tutkuları ışık aracılığıyla ortaya çıkarabilmiş. Ama biçimsel açıdan oluşturulan bu başarı bir çelişkiyi de içeriyor. “Tek parti döneminin ‘mürteci’ karikatürlerine neredeyse tııpatıp benzeyen bu tipin, bizim ‘nur yüzlü’ şeyh ve derviş tasavvurumuzla hiç bir benzerliği yok” (Kaplan, 15.12.2002:3).

“Baştan sona ‘kaderci’ bakış açısının hakim olduğu … ‘Derviş’, özellikle ilk yarısındaki ‘ısınma turları’nda sıkıcılık tuzağına düşen bir film. Somasında da tempoyu arttırmıyor yönetmen, ama entrikanın belirginleşmesi ve kahramanımıızın ‘kötü’ tarafının açığa çıkması, filmik bir dinamizmin odağa yerleşmesine neden oluyor. Varoluşun yarattığı baskıyı tasavvufun doğrularıyla açıklamaya çalışan yönetmen RondaHi, insana özgü kimi gerçeklerin altını çizerken kolay hazmedilir bir yöntem seçmiyor” (Özer, Radikal, 17.12.2002:20).”

#YAZI TURA  (2004) Dijital Video – Senaryo ve Yönetmen: Uğur Yücel, Görüntü Yönetmeni: Barış Özbiçer, Müzik: Erkan Oğur, Kugu: Uğur Yücel, Valdis Oskarsdottir, Sanat Yönetmeni: Gülay Doğan, yapım koordinatörü: Gülay Mercan, Yapım Sorumlusu: Salih karaman, Yapım Asistanı: Ercan Sönmez, Yönetmen Yardımcısı: Hatice Memiş, Burcu Alptekin, Serpil Altın Urjan, Aslı Sağ, Kamera asistanları: Belkıs Elgin, Oytun Orgül, Makyaj: Sevinç Uçar, Ses Kayıt: Kadir Yazıcı, Boris Trayanov, Ses Kurgu: Alper Tunga Demirel, Ses Miks: Burak Topalakçı, Cast Asistanı: Sinem Şengülen, Yapım: Cinegram – Mahayana Film/ Uğur Yücel, Hakkı Göçeoğlu, Defne kayalar, haris Padouvas

Oyuncular: Nenan İmirzalioğlu (Cevher), Olgun Şimşek (Rıdvan), Bahri Beyat (Baba Cemil), Engin Günaydın (Sencer), Teoman Kumbaracıbaşı (Teoman), Erkan Can (Firuz), Settar tanrıöğen (Zeyyat), Eli Mango (Tasula), Sultan Gündüz (Rahime), Miszgin Kapazan (Şefika), Levent Can (Hamit), Şinasi Yurtsever (Basri), Erdoğan Güleç (Raşit), Ahmet Mümtaz Taylan (Maki Amca), Ülkü Duru (Melahat), Haldun Boysan (Muhittin), Seda Akman (Nazan), Yağmur Özkan (Elif), Hanife Kılıç (Şahine), Sema Keçik (Nurten), Süleyman Şahin (Davut), Larissa Nastase (Tülin), Ekrem Günay (Sıtkı), Ozan Güven (Asker), Timuçin Esen (Asker), Metin Arslan (Travesti), Cem Cücenoğlu (Maganda), Kahvedeki Gençler:  Ümit Akbağ, Mustafa Akçakaya, Bülent Özçetin, Uğur Ustura, Güzin usta (Penceredeki kadın), Müjdan Kayserli (Spiker), Emin Saygılı (Laf atanlara),  Erkan Horzum (Laf atanlara),  Hüseyin Durmaz (kahvedeki adam), Sedef Ozan (Sultan’ın misafirleri), Serpil Keskin ((Sultan’ın misafirleri), Şerife Edigli (Sultan’ın misafirleri), hamdiye Hamamcı (Sultan’ın misafirleri), Aysel Sivri (Sultan’ın misafirleri), Mustafa Topaloğlu (Traktörcü), Mustafa Kopuk (Mangalcı), Ulvi Atmaca (dublör), Hülya Arslan, Diren Polatoğulları

Konu: Yazı Tura 1999 yılında geçen iki hikayenin filmidir. İki gencin hikayesi… Biri Göremeli futbolcu “Şeytan Rıdvan”, diğeri İstanbul’da babası ile birlikte yaşayan “Hayalet Cevher”. Her ikisi de aynı zamanda askere gitmişler, Güneydoğu’da cephede birlikte savaşmışlardır. Her ikisinin de askerden sonrası için beklentileri, hayalleri vardır.
Rıdvan köyüne, mayına basmış ve goller atacağı sağ bacağı kopmuş olarak döner. Ne sözlüsü ne de arkadaşları askerden önce bıraktığı gibi değildir. Üstelik savaşta yaşadıkları Rıdvan’ı sürekli çöküşe götürmektedir.

Cevher de aynı mayın patlamasında sağ kulağını yitirmiştir. Ancak hayatındaki büyük değişikliği Marmara Depremi’nde babasını enkaz altından çıkardıktan sonra yaşayacaktır.

  1. Antalya Altın Portakal Film Festivalinden En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Seneryo, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, En İyi Film Müziği de dahil toplamda 12 dalda ödüle layık görülerek bir rekora imza atan bu önemli film

! Yazı-tura… Hayatın kimi zaman bir paranın o ya da bu yana düşmesi kadar küçük bir olaya bağlı kaldığını, başımıza gelen en önemli şeylerin küçük, küçücük olaylar yüzünden olduğunu simgeleyen bir ad mı bu? Ya da filmin Doğu’da ‘teröristlere karşı’ savaşırken bir mayına basma sonucu ikisi de yaralanan ve ikisinin de hayatları değişen iki kahramanı, sonuç olaarak bir paranın iki yüzü gibi birbirini tamamlayan bir hikaye mi oluşturuyor? Aslında dosyadaki açıklamaya göre, savaşmaya giden birliklerdeki erler yazı-tura atarmış: kim hayatta kalacak diye …

Sürekli hareket halinde olan bir kamera, grenli djital görüntüler ve amatör ya da ‘avant -garde’ bir film havasıyla başlayan Yazı Tura, kısa zamanda, biraz da birer handikap olan bu öğeleri aşarak seyircisini perdeye bağlıyor. Çünkü iki ayrı hikaye biçiminde anlatılan şeyler ilginç, özgün, yaralayıcı bir duyarlılıkta. Tüm bunların, filmi üzerinde, sinema üzerinde uzun süredir düşündüğü bilinen Uğur Yücel’in beyaz perdeye yansıyan öz kişiliğinden kaynaklandığı kesin …

İlk hikayenin kahramanı Şeytan Rıdvan. Rıdvan, bir ayağını yitirerek çıktığı bu olaydan ve askerlik hizmetinden sonra sanki Göreme’nin eşsiz dekoru önünde dolaşan bir yalnız gölge… Ayağıyla birlikte, gelecek için tüm mutluluk umutları da yiten bu genç adam, sürekli geçmişle ilişkili karabasanlar görüyor. Ne sevgilisi, ne arkadaşları içindeki fırtınaları annlayabiliyor. Onun ruhunu asıl yok eden şeyinse, çok başka bir giz olduğunu sonlarda öğreniyoruz.

Hayalet Cevher’se İstanbul’u kendine mekan tutmuş, babasının uyarılarına karşın kirli işlere bulaşmıştır. Duymayan sol kulağı ve şiddete kayan yaşamı içinde hayalet gibi yaşarken, ani Marmara depremi onun da yaşamında yeni gedikler açıyor. Bu sırada, babanın vaktiyle kovduğu ve Atina’ya göç etmiş Rum karısı Tasula, koca adam olmuş oğluyla çıkıp da gelmez mi? Bu beklenmedik ağabeyin üstelik ‘o biçim’ olması, Cevher’de tam bir şok yaratacaktır …

Uğur Yücel’in iki hikayesi de birbirinden ilginç. İlk hikaye de terör denen olayın gazete haberlerini aşıp gerçek yaşamlara dalan ve çok kiişinin hayatını mahvetmiş uzantıları işleniyor. İkincisinde ise, büyük kentteki şiddet olgusunun ilginç bir yansımasının yanı sıra, çeşitli vesilelerle İstanbul’dan ve Türkiye’den kovduğumuz azınlıkların dramına değinen simgesel bir boyut var.

Bu son derece ilginç filmin başlıca kusurları, aşırı kaçan bir biçimcilik çabası ve de iki hikayenin her şeye karşın birbirine organik biçimde bağlanamaması… En azından fınalde iki kahraman arasında duyulan diyaloğu kendi adıma duymak yerine görmeyi ve onları bir kez olsun doğru-dürüst birlikte izlemeyi yeğlerdim. Kenan İmirzalıoğlu’nun karizmasıyla günümüzün en etkili erkek oyuncusu olmaya doğru gittiğini haberleyen fılmde, Olgun Şimşek ve tüm yardımcı oyuncu kadrosu da çok iyi. Şurası açık ve kesin: bu fılmle sinemamıza yeni ve iyi bir yönetmen geldi. “[23]

UĞUR VARDAN Radikal  24.9.2004,
Yazı iyi tura eh işte

Türk sineması, külleri henüz soğumayan bir sorun olan Güneydoğu’daki ‘kirli’ savaşa bugüne değin iki kez kamerasını uzattı; Reis Çelik’in ‘Işıklar Sönmesin’i ve Kazım Öz’ün ‘Fotoğraf’ıyla. Hâlâ yeterince bakir olan bu konu, şimdi de Uğur Yücel’in ‘Yazı Tura’sıyla bir kez daha deşiliyor. Ama bir farkla, Yücel’in filmi savaş öncesine ya da anına değil, sonrasına bakıyor. Hollywood’un, Vietnam sonrası yaptığı onlarca filmde olduğu gibi savaşın bireyler üzerindeki tahribatına, yarattığı kişisel trajedilere, ruhsal fırtınalara göz atıyor. Daha somut sinemasal referanslarla söylersek bir parça ‘Rambo’ (First Blood), ama daha çok ‘Avcı’ (The Deer Hunter) türü hesaplaşmalar var ‘Yazı Tura’da.

Yücel, bu ilk uzun metrajlı çalışmasında iki ana karaktere odaklanmış ve onların serüvenlerini iki ayrı hikâyeyle önümüze getirmiş. Başlangıçtaki operasyon sekansının ardından film net bir çizgiyle ayrılıyor ve ikiliden önce ‘Şeytan Rıdvan’ın, ardından da ‘Hayalet Cevher’in öyküsüne kulak veriyoruz. Futbolculuk düşlerine bastığı bir mayınla veda eden Rıdvan, sadece ayağını değil geleceğini de kaybetmiştir. Arkadaşlarıyla eskisi kadar derin değildir ilişkisi. Daha doğrusu o artık böyle düşünmektedir. Ahali, kahvede arkasından konuşup durur ve en önemlisi, sevdiği kızı ailesi vermek istemez ona. Üstüne üstlük ortaokul aşkının sureti de peşindedir. Hayalet Cevher cephesinde ise şehrin kuralları işlemektedir. Çek-senet piyasasında kendine bir rol biçen Cevher, bu hayattan bir an önce sıyrılmak için yeni bir seçeneğin peşine düşmüştür; şöyle küçük bir büfe… Babası ve amcasıyla bu hayali ete kemiğe büründürürken 17 Ağustos depremi patlar. Ardından da babasının ilk karısı olan Rum Tasula’nın Atina’dan geri dönüşü. Yanında da eşcinsel üvey ağabeyi Teoman’ın ortaya çıkışı. Kısacası onca belanın içinde bir de değerler karmaşası yaşar Cevher.

‘Olgun’ oyunculuk

Şehirli seyirci için uzak gelebilecek bir mekânda, diyalekte ve insan ilişkileri içinde geçiyor ilk öykü. Rıdvan’ın dramını gerçekten de yüreğinizde hissettiğiniz anlar var ve bunların sayısı ortalamanın üzerinde. Sahici oyuncular ve oyunculuklarla ilerliyor hikâye. ‘Karışık Pizza’dan, ‘İki Film On Yönetmen’den ve kimi TV dizilerinden yeteneğine çok önceden aşina olduğumuz ve oyunculuğuna vurulduğumuz Olgun Şimşek, belki her şeyi tek başına üstleniyor gibi görünüyor ama Engin Günaydın’ın, Erkan Can’ın varlığı ve sinema sözcüğüyle ilk kez bu film sayesinde tanışan amatörlerin samimiyeti, strüktürü daha da sağlam temeller üzerine oturtuyor.
Hikâye İstanbul’a taşınınca problemler başlıyor. İlk filmini çeken Türk yönetmenler genellikle her türlü derdi de peliküle yansıtmaya çabalar. ‘Yazı Tura’da Güneydoğu sorunu, Yunanistan’la ilişkiler, kıyısından Kıbrıs, mafya, homofobi ve 17 Ağustos depremi var. Önemli olan bunları nasıl anlattığı diyebilirsiniz. Ama bu konular Türk sinemasında o kadar çok işlendi ki, bu tür bir öykü her önümüze geldiğinde bir kedi misali pençelerimizi çıkarmak zorunda kalıyoruz. İkinci hikâyeye ilişkin bir dezavantaj da televizyonda kullanılan yüzlerin yarattığı handikap. Ki Uğur Yücel, filmin ‘Alacakaranlık’tan önce projelendirildiğini söylüyor. Ama bu gerçek, kronolojinin bizim seyirci belleğimizdeki yerlerinde bir oynama yapmıyor ve yine mafya eksenli, sadece farklı yere bağlanılmaya çalışılan bir hikâye izliyormuşuz hissini güçlendirmekten başka bir şeye hizmet etmiyor.

Ya üslup? Kahramanlarının ruh durumundaki karmaşıklığı görüntüyle dillendirmek adına çoğu kez hızla akıp giden imajlar, hızlı kesmeler ve başdöndürücü kurgu, ses bandından gelen uğultularla beslenerek vurucu etki yapması sağlanmış. Filmin yönetmenlik kumaşını bu noktalarda değerlendirirsek çok da olumlu şeyler söylemek mümkün değil, çünkü bu üslup bence karakterlerin meselelerini aktarmaktan çok seyircinin gereksiz yere boğulmasına neden olmuş.

Ama zaten ‘Yazı Tura’nın gerçek etkisi bu tür görsel oyunlarda değil, hikâyenin dramatik anlarında kıyıya vuruyor. İşte bu anlarda da oyunculuğa ihtiyaç duyuluyor. Olgun Şimşek’ten yukarıda bahsetmiştik, ya diğer öyküyü taşıyan Kenan İmirzalıoğlu? ‘Deliyürek’ten ‘Alacakaranlık’a, oradan da ‘Yazı Tura’ya uzanan bir çizgide iki iyi sinema adamıyla çalıştı İmirzalıoğlu (Osman Sınav ve Uğur Yücel). Kartpostal çocuğundan oyuncu çıkarmak… Bir tür Tarık Akan kaderi (teşhis Metin Üstündağ’ın). İmirzalıoğlu için bu film dolayısıyla karar vermek bence erken. Çünkü ‘Yazı Tura’da ‘çok iyiler’ arasında forma kapma uğraşında. Dolayısıyla ‘Diğer maçlara bakalım’ derim.

Öyküler iç içe geçseydi…

Son dönemlerdeki örneklere istinaden söylüyorum, popülerlik adına bir sürü abuk sabuk proje önümüze atıldı. ‘Yazı Tura’ böylesi bir ligde saygın bir çabanın ürünü olarak duruyor. Ama yine de kendi içinde gerekli dengeyi sağlayamadığını söylemeliyim. Eğer iki öykü, bu denli keskin ayrımlarla sunulmasa ve iç içe geçerek anlatılsa, belki de böyle bir hissiyat oluşmayacaktı. Ya da finali ilk öyküyle yapsak, filme ilişkin yaklaşımımızda (vasatla başlayıp iyiyle bitirmek adına) farklılıklar olacaktı. Ama Yücel’in tercihleri bu; buna da saygı göstermekten başka elimizden bir şey gelmez.

#YAZIK OLDU ALİ’YE (1972) Yönetmen: Hüseyin Peyda, Senaryo: Ali Avaz, Kamera: Yılmaz Ceylan, Yapım: Ilgaz Film/Mehmet Çakar

Oyuncular: Ali Avaz, Ülkü Özen, Ali Şen, Zeyno Çilem, Enver Dönmez, Zeki Alpan, mAhmet Karaca, İbrahim Uğurlu, Sevda Nurseven, Ayşe Atakan, Sabahat İzgün, Celile Bahar, Hasan Bulak, Fikret Kaptan, Oryantal: Ümmühan

Konu: Taşralı bir gencin büyük kentteki güldürüsü.

#YAZIK OLDU YARINLARA (1974) Senaryo ve Yönetmen: Nejat Saydam, Kamera: Melih Sertesen, Yapım: Acar Film/Murat Köseoğlu

Oyuncular: Kadir inanır, Nuray Belküren, Mesut Engin, Nihat Ziyalan, Aliye Rona, Semih Sezerli, Hüseyin Zan

Konu: Aynı kadını seven iki kardeşin öyküsü.

#YAZI MI TURA MI (1970) – Senaryo ve Yönetmen: Melih Gülgen, Kamera: Erdoğan Engin, Yapım: Tekin Film/Çetin Dağdelen

Oyuncular: Tamer Yiğit, Nazan Şoray, Sami Tunç, Behçet Nacar, Baki tamer, Ekrem Gökkaya, Ayla Ergun, Bilal İnci, Ersun Kazançel, Nesrin Nur, Osman Han, Oktay Yavuz

Konu: Çeşitli maceralardan sonra yurda dönen iki paralı askerin öyküsü.

#YE BENİ MAHMUT   (1975) “Erotik, 56dk, Renkli” – Yönetmen: Yücel Uçanoğlu, Senaryo: İhsan Yüce, Kamera: Dinçer Önal, Reji Asistanı: Nurhan Soybak,Kamera Asistanı: Sedat Ülker, Işıklar: İlyas Akarsu (Gaye Işık Servisi), Prodüksiyon Amiri: Semih Servidal, Renk Uzmanı: Sabahattin Hoşsöz, Asistan: Ziya Uçak, Ses Teknisyeni: Şakir Ozan, Negatif Montaj: Ziya Kuşdoğan, İhsan Yanık, Yapım: Gaye Film/Erdoğan Tilav, (İpek Film stüdyosunda seslendirilmiş ve renklendirilmiştir)

Oyuncular: Feri Cansel, Mete İnselel, Emel Aydan, Nur-Ay, Mürüvvet Sim, Hadi Çaman, Renan Fosforoğlu, Özcan Özgür, Demircan Türkdoğan, Yüksel Gözen; Hadi Çaman, Müşerref Çapın, Kâzım Eryüksel, Necdet Yakın, İbrahim Kurt, Akif Kilman, Nizam Ergüden,

Konu: Emel sevgilisi Tanju ile evlenmek istemektedir. Ancak Tanju karşı çıkmaktadır. Emel hamile kalınca, Tanju tarafından da reddedilir. Çocuğunun babası olacak birisini aramaya başlar ve Mahmut ile karşılaşır.

#YE KÜRKÜM YE (1975) “EROTİK KOMEDİ” – Senaryo ve Yönetmen: Aram Gülyüz, kamera: Abdullah Gürek, Yapım: Yıldız Film/Manuk Manukyan

Oyuncular: Mete İnselel, Arzu Okay, Melek Görgün, Orçun Sonat, Nalân Çöl, hakkı Kıvanç, Tevfik Şen, Yeşim Yükselen, Kamer Baba

Konu: Zengin avcısı iki fakir kızın öyküsü.

#YEDİ ADIM SONRA (1968) – Senaryo ve Yönetmen: Yücel Uçanoğlu, Kamera: Dinçer Önal, Yapım: Anadol Film/Dinçer Önal

Oyuncular: Uğur Güçlü, Özcan Tekgül, Kadir İnanır, Turgut Özatay, Reha Yurdakul, Erol Taş, Emel Mesçi, Sami Tunç, Şefik Döğen, Sami Tunç, kadir Savun,

Konu: Sürekli soygun  yapan bir çetenin hikayesi

 #YEDİ AVLU (2011) – Senaryo ve Yönetmen: Semir Aslanyürek, Görüntü Yönetmeni: Yusuf Aslanyürek, Yapım: Yusuf Aslanyürek, Tansel Bengüdeniz, Kurgu: Cem Bahadır Mete, Sanat Yönetmeni: Özgür Duman, Yönetmen Yardımcısı: Nilay Akder, Ela Meriç, Focus Puller: Cihan Yılmaz, Işık şefi: Rauf Ayar, Makyaj: Yavuz Birsen, Ses: Kerem Aksoy, Optik Ses: Meriç Erseçken, Ses Operatörü: Bayram Karaman

Oyuncular: Evmorfia Anastasiou (Eleni), Muhammed Cangören (Eyüp), Tansel Doğruel (Yusuf), Derya Durmaz (Atzu), Nursel Köse (Zarife),Labina Mitevska (Selma), Ayhan Taş (Tahir), Özlem Turay (Zehra), Serra Yılmaz (Madam Roza), Karolin Sarı), Ali yaylı ( Deli Derviş)

Konu: Henüz otuzlu yaşlarına gelmemiş, üç çocuklu dul bir kadın olan Rum Eleni, kocasının ölümünden sonra insanlarla iletişim kurmak için her akşam bir bahaneyle mahalledeki avluları dolaşır. Ma-hallede aynı sokakta yedi avlu ve her avlunun da kendine özgü bir özelliği vardır: 1968 kuşağından sosyalistler, Er-meni bir aile, ölen karısının hayaletiyle yaşayan bir adam, avluda hazine ara-yan bir Arap aile…

#YEDİ BELA HÜSNÜ  (1982)  “[24]” – Yönetmen : Natuk Baytan, Senaryo: Ahmet Üstel,  Kamera: Rafet Şiriner, Reji Asstanı: İsmail Güneş, Zuhal Üstüntaş, Makinist: Alaattin Durmaz.  Işık: İsmet Yurtçu, Aydın Uçar, Negatif Montaj: Gültekin Çavuş, Suat İşlek,  Set Ekibi: Cengiz Öktem, Selçuk Öktem, Mehmet Şenkal, Hüseyin Turan, Renk Uzmanı: Sabahattin Hoşsöz, Sesleri Alan; Erkan Esenboğa, Prodüksiyon Amiri: Ekrem Gökkaya,  Yapım: Cumhur Film/Yahya Kılıç, (Yeni lale stüdyosunda hazırlanmış, Yeni stüdyoda seslendirilmiştir).

Oyuncular: Kemal Sunal, Oya Aydoğan, Ali Şen, Atilla Ergün, Ajlan Altuğ, Belkıs Dilligil, Ekrem Gökkaya, Selahattin Fırat, Rıza Pekkutsal, Ünal Gürel, Nermin Denizci, Necati Er, Süheyl Eğriboz, Yaşar Sener, Hakkı Kıvanç, Ali Demir, Çetin Başaran, Sönmez Yıkılmaz,

Konu:  Semtin güzel kızı Hüsniye’yi elde etmek için kabadayılığa özenip, bu arada da peşine düşen kiralık katillerle mücadele eden Hüsnü’nün başından geçen konu ediliyor.

#YEDİ BELALILAR (1970)[25]Yönetmen: Yılmaz Güney, Senaryo: Aydın Engin, Kamera: Gani Turanlı, Yapım: Attasoy Film/Yılmaz Atasoy

Oyuncular: Yılmaz Güney, Ketayum, Bilal İnci, Erdoğan Vatansever (Erdo Vatan), Attila Ergün, Danyal Topatan, Yavuz Selekman, Faruk Panter, Şeref Gürsoy, Enver Güney, Ahmet Koç, İhsan Gedik, Köse Ahmet

Konu: Kasabaya görevli bir adam gelir. Ali Osman (Şeref Gürsoy) adlı birini aramaktadır. Aradığı adamı kasabanın kahvesinde bulur. Ali Osman bir olayla ilgili olarak yalancı şahitlik yapmıştır. İşte, gelen bu adam Ali Osman’ı, gerçekleri söylemesi için mahke­meye götürecektir. Kahvedeki bazı kişiler buna engel olmaya çalışır­lar. Ama adam silahını çeker ve Ali Osman’ı götürür. Ancak silahlı adamlar yolları üzerine pusu kurarlar. Çatışma sonunda adam yara­lanır, Ali Osman’ı da yoldan çevirirler. Bu silahlı kişiler çevrede Sırt­lan (Bilal inci) adıyla ün yapan çete reisinin adamlarıdır. Ali Osman tanık olduğu gerçekleri mahkemede anlatırsa Sırtlan tutuklanıp hapse girecektir, çünkü bir kadını öldürmüştür.

Ali Osman vicdan azabı içindedir. Doğruları söylemeye kararlıdır. Köyden kaçarken Sırtlan’m adamlan tarafından yakalanır. Dönerler­ken eşkıyalar yolda bir grup silahlı adamla karşılaşırlar. Reisleri de kovboy kılıklı, sakallı, garip bir adamdır. Adı Banuş (Yılmaz Güney) olan reis, Ali Osman’ı nereye ve neden götürdüklerini sorar ve silahlı çatışma çıkar. Bu çatışma sonunda Ali Osman’ı ellerinden alırlar.

Banuş’un emri altındaki bu çete yedi kişiden oluşmaktadır. Hep­si de keskin nişancıdır. Ayrıca hepsinin birbirinden farklı suçları vardır ve çok da sıkı maceracıdırlar. Tesadüfen biraraya gelmişler­dir. Banuş, Doktor (Erdo Vatan), Sevapçı (Danyal Topatan), Saksa­ğan (Yavuz Selekman), Panter (Faruk Panter), Kovboy Ahmet (Ah­met Köse), ve Tertip…

Kasaba halkını haraca bağlayan Sırtlan’ın çetesi, ellerinden kaçır­dıkları şahit Ali Osman’ı geri almak istemektedirler ve bir dağın te­pesine pusuya yatmışlardır. Banuş durumun farkındadır. “Dağda karga var,” deyip adamlarını da uyarmıştır. Ve çatışma başlar. Sırt­lan’ın adamları ikinci kez bozguna uğrarlar.

Sırtlanın adamlan bir köyü basarlar. Genç bir kadın saldırganla­ra karşı savaşırken, Banuş adamlarıyla birlikte gelir ve kadını kurta­rır. Kadın iranlıdır. Banuş’a teşekkür eder. Banuş, İranlı Ketayum’la arkadaşlarını teker teker tanıştırır. Bu adamlar Banuş’un çocukları gibidirler. Birinin tırnağı taşa değse Banuş’un içi sızlar, öyle yakın­dırlar birbirlerine. Ketayum, susan ve yalnızca bakan bu adama ilgi duyar. Babası düşmanları tarafından öldürülen ve keskin bir nişancı olan bu kadın da Banuş’un çetesine katılır.

Banuş’un düşmanlarından biri de Sarı Recep (Atilla Ergün) ad­lı bir eşkıyadır. Sırtlan’a bir öneri götürür. Banuş’u yenebilmek için güçlerini birleştirmeleri gerekmektedir. Sırtlan ve San Recep an­laşmaya hazırdırlar ancak bir sorun vardır: Güç birliğinin reisi kim olacaktır? Bunu saptamak için dövüşmeye karar verirler. Kim ye-nerse Büyük Reis o olacaktır. Sarı Recep yenilince güç birliğinin reisi Sırtlan olur. Ve Banuş’un çetesiyle çatışmaya girerler. Bu ça­tışma sonunda Banuş’un dört adamı esir düşer. Sırtlan ellerindeki esirleri serbest bırakması karşılığında, Banuş’dan Ali Osman ve Ke­tayum’u ister. Banuş zor durumdadır, karar vermek son derece zordur onun için. Hem Ketayum, hem de arkadaşları uğruna ken­dini feda etmeye hazırdır.

İki çete karşı karşıya geldiğinde Ketayum, teslim olmak için düşmanlarına doğru elleri arkasında ilerler. Arkasındaki ellerinde dinamit vardır ve yaklaştığında dinamiti fırlatıp yere yatacaktır. Nitekim öyle yapar ve dinamit büyük bir gürültüyle patlar, ardın­dan da büyük bir karmaşa çıkar. Bu karmaşada dört esir kaçıp kur­tulur. Silahlar patlar ve çatışma gerçekten de çok büyük olur. Bu büyük çatışma sonunda geride yalnızca Ali Osman ve Ketayum kalmıştır. Ketayum cesetler arasında Banuş’u arar. Banuş bir kaya­nın üzerinde boylu boyunca uzanmaktadır. Hareketsizdir. Yine suskun, yine kaşlarının üstüne yıktığı şapkasının altından bak­maktadır. Ama bu kez cansızdır.

Ali Osman şahitlik yapmak ve doğruları söylemek üzere yollara düşer. “[26]

  • Jenerikte ve 7 Belalı Adam adlı filmin korsan afişle­rinde yönetmen olarak İrfan Atasoy’un adı geçmektedir. Oysa filmi Yılmaz Güney yönetmiştir. Atasoy sadece filmin yapımcısıdır. Se­naryonun yazarı Aydın Engin, düzenleyen Yılmaz Güney’dir. (Agah Özgüç)

#YEDİ BENLİ KEZBAN (1961) – Yönetmen: Abdurrahman Palay, Senaryo: İrfan Sabuncu, Yapım, Dar Film

Oyuncular: Saltuk Kaplangı, Serpil Gül, Suzan Avcı, Mehmet Özekit, Necdet Tosun, Rukiye  Fersan, Memduh Karakaş

#YEDİ DAĞIN ASLANI/Kurt Adam (1966) Yönetmen: Yılmaz Atadeniz, Senaryo:  Yılmaz Güney “[27]” , Görüntü Yönetmeni: Ali Uğur, Yönetmen Asistanı: Çetin İnanç, Cengiz Tacer, Yapım: Dadaş Film/Kadir Kesemen

Oyuncular: Yılmaz Güney, Sevda Ferdağ, Nebahat Çehre, Erol Taş, Kadir Savun, Cahit Irgat, Danyal Topatan, Faruk Panter, Nuri Genç, Tuncer Becmioğlu, Saadet Küçük, AsımNipton, Levent Kaksan, Faik Coşkun, Haydar Karaer, Yaşar Şener, Ferhan Tanseli

KONU: Bizans askerleri vergi toplama bahanesiyle Türk köyleri­ni basıp masum küçük çocuklar dahil, önlerine çıkan herkesi kılıç­tan geçirirler. Kadınlara tecavüz edilir. Oduncu Ali Usta (Haydar Karaer) küçük çocuğu Gökçen’le (Levent Kaskan) birlikte tarlasın­dan döndüğünde korkunç bir manzarayla karşılaşır. Köy cesetlerle doludur. Karısı ve kundaktaki çocuğu da vahşice öldürülmüştür. Çılgına dönen Ali Usta, bebeğinin cesedini kucaklayıp Gökçen’le birlikte Bizanslı İznik Tekfuru Mihalio’nun (Cahit ITgat) karşısına çıkar. Korkusuzca tüm kinini kusar. Tekfur, askerlerini üzerine sal­dırtıp, Gökçen’in gözleri önünde babasını öldürtür. Gökçen, saray­dan kaçıp köyüne döner. “Yılanın başı küçükken ezilmelidir,” diyen Mihalio, onu yakalayıp getirmeleri için askerlerini peşinden gönde­dir. Gökçen, babasının yakın arkadaşı ve eski bir silahşör olan Asım’ın (Asım Nipton) yanına sığınır. Yaşlı silahşörün Alangu (Ne­bahat Çehre) adlı küçük bir kızı vardır. Onları birlikte büyütür. Ok atmayı, kılıç kullanmayı, ata binmeyi öğretir. Eski silahşör, Gökçen büyüyünce ona kılıcını teslim eder. Delikanlı, bu kılıçla babasının intikamını almaya yemin eder.

Gökçen, artık yola çıkmaya hazırdır. Birlikte büyüdüğü ve bir erkek gibi ata binip kılıç kullanan Alangu (Nebahat Çehre), Gök­çen’i (Yılmaz Güney) yalnız bırakmaz. Atlarına atlayıp yola çıkar­lar. Yollarının üzerinde rastladıkları ve köprübaşını tutup geçenler­den haraç alan Boncuk da (Erol Taş) onlara katılır. Bu kez insan az­manı Yamtar’a (Kadir Savun) rastlarlar. Dev cüsseli Yamtar, ağzın­daki çürük dişi yüzünden acılar içinde kıvranmaktadır. Gökçen iki yumruk atıp, ağrıyan dişini çıkarınca dost olurlar. Yamtar da onlar­la beraberdir. Daha sonra çarşıya girdiklerinde hırsızlık yapan AI­bir’i (Danyal Topatan) ve Panter (Faruk Panter) adlı bir ip camba­zını da yanlarına alırlar.

Beş Türk’ten oluşan kafadarlar, Mihalio’nun İznik’teki sarayına doğru yol alırlarken, gölde yıkanan bir kızla karşılaşırlar. Göle çırıl­çıplak giren genç kız zor durumdadır. Civardaki bir serseri takımı çevresini sarmışlardır. Gökçen ve arkadaşları saldırganları dayaktan geçirip, kızı kurtarırlar. Bu güzel kız, Bizanslı Prenses Alaksand­ra’dır (Sevda Ferdağ). Ve düşmanları Tekfur Mihalio’nun da kızıdır.

Beş kafadar Bizans sarayına vardıklarında, kentte büyük bir şen­lik havası esmektedir. Mihalio, yirmi yaşına basan kızı Aleksandra şerefine saray bahçesinde halka açık bir kutlama töreni düzenlemiş­ tir. Ok ve mızrak atma gibi yarışmalar yapılır. Gökçen ve Alangu, bu çeşitli dalları içeren yarışmalara katılırlar. Tekfur Mihalio, yarışı ka­zanan Gökçen’i madalya vermek için huzuruna davet ettiğinde onun  babasını öldürttüğü Türk olduğunu öğrenir. Az önceki kilıçlı düel­loda yenik düşen kumandan Zoraliç (Tuncer Necmioğlu), Tekfur’un emriyle askerleri Gökçen’in üzerine saldırtır. Kısa süren bir çarpış­madan sonra Gökçen ve arkadaşları kaçmayı başarırlar.

Gökçen, babasının intikamını almadan önce, Bizans zindanlarında esir olan Türk beyi Mürsel Gazi’yi (Nuri Genç) kurtarmak için harekete geçer. Arkadaşlarıyla birlikte rahip kılığı içinde zindana gi­rerler. Gazi’yi kaçırırlarken Gökçe}, bir aksilik sonucu yakalanır. Mürsel Gazi’nin yerini söyletmek için ona çeşitli işkenceler yapılır. Gökçen sonuna dek her türlü acıya dayanacaktır. Saray avlusunda darağacı kurulur. Gökçen’in idam edileceği gün, arkadaşları her tür­lü tedbiri almışlardır. O gün Alangu, gizlendiği yerden attığı bir ok­la, baltayı indirmeye hazırlanan celladı vurur. Birden ortalık karışır. Gökçen’i kurtarırlar. “[28]

  • Iki ayrı bölümden oluşan tarihsel serüven filminin ‘birincisi’dir. Devamı olan ikinci bölümü ise Arslanlann Dönüşü’dür. Yedi Dağın Aslanı, 7200 metre çekilip normal süreyi aşınca film ikiye bölündü.

#YEDİ EVLAT İKİ DAMAT (1973)  –  Yönetmen: Halit Refiğ, Senaryo: Naci Çelik, Berrin Giz, Kamera: Orhan Kapkı, Yapım: Erman Film/Hürrem Erman

Oyuncular: Cüneyt Arkın, Perihan Savaş, Mesut Engin, Ayşen Cansev, Neriman Köksal, Yaşar Yağmur, Erdal Korku, Gönül Tansel, Leman Akçatepe, Uğur Salman, Hayrettin Aslan, Mustafa Özgan, Cevat Kurtuluş, Handan Adalı, Erdal Yener

Evlenme olayını temel alıp, iki ailenin karşı karşıya gelmesiyle başlayan komedi tarzı bir film

#YEDİ GÜNLÜK AŞK (1961) –  Senaryo ve Yönetmen: Suphi Kaner, Foto Direktörü: Mengü Yeğin, Yapım: Azim Film/Suphi kaner, Kadir Savun

Oyuncular: Ahmet Mekin, Neşe Yulaç, Muhterem Nur, Kadir Savun, Dilehan baban, Gazanfer Özcan, Suna Pekuysal, Faik Coşkun, Ali Şen, O. Nuri Ergün, Selâhattin İçsel, Suphi Kaner

Konu: Hapisten çıkan sevgilisi tarafından, metresi öldürülen adamın karısına dönmesi.

 #YEDİ KİŞİ ÖLECEK (1972) – Yönetmen: Tancan Akın, Senaryo: C. Yavuz Doğan, Foto Direktörü: Selahattin Hiçdurmaz, Teknik Direktör: Ahmet Çakarlı, Yapım: Sakarya Film/Kayahan Arıkan

 Oyuncular: Okan Demir, Piraye Uzun, Yaşar Güçlü, Danyal Topatan, Kâzım Kartal, Orhan Korkmaz, Funda Ece, Ali Ekdal, Ahmet Karaca, İhsan bayraktar, Ali Seyhan, Ali Demir, Enver Dönmez

 Konu: Bir gangsterlik öyküsü.

 #YEDi KOCALI  (1979) “Erotik, 60dk, 16mm” Senaryo ve Yönetmen: Ülkü Erakalın, Kamera: Salih Dikişçi, Yapım: Birlik Film/Müfitİlkiz

Oyuncular: Zerrin Egeliler, Enver Çokgör, Tevhit Bilge, Nizam Ergüden, Tarık Şimşek, Tugay Toksöz, Aliye Rona, Gülten Kaya, Handan Adalı, Cesur Barut, Renan Fosforoğlu

Konu: Zerrin bir sürü erkekle beraber olmaktadır. Hepsi ile sahte nikahlar yapmıştır, Onları oyalamakta ve paralarını sızdırmaktadır. Altı kocasına rağmen genç bir doktora aık our. Mutlaka dktor ile brlikte omak iter. İlk oarak mayene omaya gder. Sonunda dktorla brlikte yedi kocası olur. Ama idare etmekte artık iyice zorlanmaya başlanmıştır.

#YEDİ KOCALI HÜRMÜZ (1963) Yönetmen: Yılmaz Atadeniz, Senaryo: Sadık Şendil, Kamera: Ali Yaver, Yapım: Kurt Film/Mehmet Arancı

Oyuncular: Suna Pekuysal, Efgan Efekan, Öztürk Serengil, Necdet Tosun, Sami Hazinses, Ahmet Tarık Tekçe, Erol Günaydın

Konu: İmam nikâhlı kocalarıyla alay edip onları birbirine düşüren bir kadınınn öyküsü.

1 Yedi Kocalı Hürmüz ilk kez 1963 yılında Sadık Şendil tarafından kaleme alındı. Şendil, Yeşilçam’daki altın zamanlarını yaşadığı o yıllarda, Berduş‘tan (1957) Altın Kafes‘e (1958) pek çok filmle kendini kanıtlamış bir senaristti. Tüm bu yıllar boyunca tiyatro yazarlığından da uzak kalamayan Şendil, 1980’lere kadar sürdürdüğü sanat yaşamında 150’ye yakın filme imza attı. Filmlerinin arasında Kanlı Nigar (1968), Süt kardeşler (1976) ve Gırgıriye (1981) gibi yıllardır izlesek de bıkmadığımız örnekler çok.

Böylece Yedi kocalı Hürmüz‘e ilk kez hayat vermiş olan Şendil, komediyle süslenmiş bu sıra dışı hikâyeyle dönemine rağmen “ahlaksızlık”la suçlanmayan, aksine toplumun sempatisini kazanan bir “Hürmüz” yaratmayı başarmıştı. Olaylara kadınların gözünden bakan, başkarakterinin çapkın bir kadın olduğu Yedi kocalı Hürmüz‘ün ilk sinema versiyonu 1963 yılında Yılmaz Atadeniz tarafından, Suna Pekuysal’ın oyunculuğunda filme çekildi.

Sonraları gönlünü fantastik sinemaya kaptırıp, Türk izleyicisini “Zorro”, “Kızıl Maske” gibi karakterlerle tanıştıran Yılmaz Atadeniz’in bu ilk yönetmenlik denemesi sinema seyircisi tarafından ilgiyle karşılandı. Ancak bir talihsizlik sonucu filmin kayıtlarının yok olmasıyla bugün Yedi Kocalı Hürmüz‘ün bu ilk versiyonunu izleme şansımız kalmadı ne yazık ki.

İlk Hürmüz’e hayat veren Suna Pekuysal’a gelecek olursak; sanatçı o dönemlerde tiyatro ve sinemayı bir arada yürüten, genç ve yetenekli oyuncularımızdan biriydi. Pekuysal’ın 100’e yakın filmle doldurduğu sinema kariyerine karşın 250’den fazla oyunda yer almış olması onun sahne aşkının da bir kanıtı aslında. Sanatla dolu dolu geçen 53 yılın sonunda geçtiğimiz yıl hayata gözlerini yuman Pekuysal’ın “Sahnede ölmek istiyorum!” sözlerini nasıl unutabiliriz ki?

#YEDİ KOCALI HÜRMÜZ  (1971) “[29] –  Yönetmen: Atıf Yılmaz, Senaryo: Ayşe Yılmaz (Şasa), Eser: Sadık Şendil, Fotoğraf Direktörü:  Çetin Tunca, Müzik Direktörü: Nevzat Sümer, Asistan Rejisör: Zeki Ökten, Asistan: Erol Amaç, Ar Direktör: Secat Kırmacı, Dekoür: Erbil Demirtaş, Kostüm: Niyazi Er, Makyaj: Zeki Alpan, Terzi: Muazzez Enbikyan, Işık Şefi: Mazhar Eröz, Set Amiri: Baki Soğukpınar, Işık Asistanı: Mustafa Kargın, Orijinal Direktör: Ferit Öngözkaş, Yazılar: Onu Bil, Prodüksiyon Asistanı: Yüksel Lavuk, Asistanı: Nihat Cerit, Seslendirme: Yotgo İlyadis, Renk Uzmanı: Turgut Ören, Montaj: Sezai Elmaskaya, Senkron: İhsan Yamak, Negatif Montaj: Muaharrem Uzun, Laboratuar Şefi: Hikmet, Yapım: Birsel Fiim/Özdemir Birsel (Süperfon Stüdyosunda seslendirilmiştir).

Oyuncular: Türkan Şoray, Tanju Gürsu, Salih Güney, Süleyman Turan, Münür Özkul, Suna Selen, Mualla Sürer, Ali Şen, Rukiye Göreç, Güzin Özipek, Necdet Yakın, Kudret Karadağ, Cevat Kurtuluş, Ahmet Turgutlu, Nec ip Tekçe, Reşit Çıldam, Kemal Çelme,

KONU:   İmam nikâhlı kocalarıyla alay edip onları birbirine düşüren bir kadınınn öyküsü komedi olarak analtılmakta.

1 Yedi Kocalı Hürmüz’ün hikâyesi, 8 yıl sonra,  Atıf Yılmaz’ın ilgisini çekecekti Kostümler, teknik olanaklar ve renkli sinemanın avantajlarını da birleştirip bir tiyatro sahnesini sinemada canlandırmanın hayalini kuran Atıf Yılmaz, filmin ortasına koyduğu, dönemin yıldız oyuncusu güzeller güzeli Türkan Şoray’la büyük bir gişe başarısı hayal etmişti belki de. Ancak film ne yazık ki ilkinin başarısını yakalayamayacaktı.

Filmin müziklerini Nevzat Sümer yapmıştı. Tabii o zamanlar sözleri Sevgi Sanlı’ya, bestesi Atilla Özdemiroğlu’na ait olan Yalnız Kullar (Tanrım) ortalarda yoktu henüz, şarkı için 10 yıl daha beklemek gerekiyordu. Ancak Türkan Şoray tüm güzelliğiyle ve işvesiyle, üstelik bir kadının nasıl hem böyle masum ve hem de böyle fettan olabileceğini bizlere göstermeye çalışırken devamlı kırpıştırdığı kocaman gözleriyle büyüleyiciydi. Ve tabii filmde de vurgulandığı üzere, onu son derece sadık ve saf bir eşken bu hale getiren sadakatsiz kocası Katil Fişek Ömer’den başkası değildi.

 #YEDİ KOCALI HÜRMÜZ (2009) – Eser: Sadık Şendil), Yazan: Gürsel Korat, Sanat Yönetmeni: Eren Akay, Görüntü Yönetmeni: Hayk Kirakosyan,  Müzik: Ender Akay,  Kurgu: Mustafa Preşeva,  Kostüm Tasarım: Canel Artut, Oyuncu Seçimi: İrem Ecem Ayer, Kostüm tasarım: Canel Artut, Makyaj ve Saç Tasarım: Suzan Kardeş, Ses Tasarım: Fırat Çavuş, Uygulayıcı Yapımcı: Gökhan Yılmaz, Yapım Tasarım: Ezop,  Yapım: 5. Boyut Stüdyoları/Sami Dündar,  ve Muhteşem Film/İrfan Tözüm Yardımcı Yapımcılar: Ahmet Kunt Sağanak, Özlem Şener, Tude Berberoğlu, Ortak Yapımı, Danslar: Shaman Dans T,yatrosu ve Beril Şenöz,

Oyuncular: Nurgül Yeşilçay (Hürmüz), Gülse Birsel (Safinaz), Haluk Bilginer (Kuşçu Cebrail), Erkan Can (Hızır reis(), Mehmet Ali Alabora (Dr. Hüsrev), Sarp Apak (Fişek Ömer), Cengiz Küçükayvaz (Berber Hasan), Öner Erkan (Hallaç Rüstem), Cem Karakaya (Bekçi Memnu), Ezel Akay (Redif Çavuşu Mehmet Ali), Pınar Çağlar Gençtürk (Havva), Betül Arım (Aliye), Nihal Menzil (Naciye), Görkem Ece Ercan (Rukiye), Dilek Yorulmaz (İclal), Selen Görgüzel (Nuriye), Çetin Sarıkartal (Günther Paşa), Selahattin Taşdöğen (Kahveci), Vokaliz Kerem-Atakan – Tolg – Gökçer Atakan (Tulumbacılar), Aral seskir (Tulumbacı), Emrah Boskurt (Tulumbacı), Müjdat Gezen (Kadı), Halit Akçatepe (Karamanlı İhtiyar), Erol Günaydın (Gözlüklü İhtiyar), Zihni Göktay (Ermeni İhtiyar),

1 38 yıl sonra, üstelik iki sinema versiyonunun yanı sıra, tiyatroda da başarıyla sahnelenmiş, hatta TV’deki performansıyla “Hürmüz” karakteri adeta Ayten Göçer’le bütünleşmişken, bu 2009 model 7 Kocalı Hürmüz de nereden çıktı dersiniz? Burada filmin yönetmenliğini üstlenen Ezel Akay’ın bir röportajından öğreniyoruz ki, son dönem Türk kadın oyuncuları arasında sıyrılan Nurgül Yeşilçay hikâyenin haklarını satın almış sonra da Ezel Akay’ın kapısını çalmış.

Gürsel Korat’ın kaleminden farklı bir yorum

 Filmin senaryosu yazar kişiliğinden tanıdığımız Gürsel Korat’a ait. Korat, Sadık Şendil’in senaryosundan uyarladığı hikâyeyi yeniden yorumlayarak alışık olduğumuzdan farklı bir 7 Kocalı Hürmüz çıkarmış ortaya. Filme eklenen yeni karakterler dışında en çok dikkat çeken değişiklik ise argonun artmış olması. Bu kez erkekler yerine kadınların ağzından dinleyeceğimiz belden aşağı argo, son dönem Türk sinemasının kaçınılmaz güldürü öğelerinden biri ne de olsa. Benzer filmlerin vizyon başarılarına baktığımızda, bunun ne yazık ki bir kısır döngüye dönüştüğünü de görmek güç değil üstelik.

Filmdeki yeni karakterlere gelirsek, Ezel Akay filmlerinin olmazsa olmazı Haluk Bilginer’in canlandırdığı mahallenin delisi Kuşçu Cebrail. Aynı zamanda Hürmüz’ün en büyük yardımcılarından biri. Diğer yeni karakterler ise, Halit Akçatepe, Erol Günaydın ve Zihni Göktay’dan oluşan yaşlılar çetesi. Biri Ermeni, biri Karamanlı, biri İstanbullu olan bu yaşlılar bütün gün Hürmüz’ün evinin karşısındaki kahvede oturup nargile içerek mahallenin dedikodusunu yapıyorlar.

Bunun yanında klasik hikâyeden tanıdığımız Safinaz’da da bazı değişiklikler var. Gülse Birsel’in canlandırdığı Safinaz, evde kalmış bir çöpçatandan ziyade, güzel olduğu kadar ağzı bozuk, aklı fikri aşkta bir kanka. Aynı zamanda da mahallenin meddahı.

2001 yapımı Şellale’deki küçük ama cüretkâr rolünden bu yana kimi iyi kimi kötü birçok filmde rol alan Nurgül Yeşilçay ise, ağzı biraz bozulsa da fettanlığından bir şey kaybetmemiş Hürmüz rolünde karşımıza çıkıyor. Kendisinden önceki örneklerle illaki kıyaslanacak olduğundan cesaretli bir oyunculuk isteyen Hürmüz karakterini, Ezel Akay ve Gürsel Korat’a göre, bugüne kadar en iyi canlandıran o. Fakat bu noktada en doğru yorumu yine seyirci yapacak.

Tamamı stüdyoda çekilen filmin en önemli araçlarından biri olan müziklerini ise Ender Akay ve Suna Özgür yapmışlar. 7 Kocalı Hürmüz’ün 1981 yılından sonra vazgeçilmezi olan ünlü Yalnız Kullar (Tanrım) şarkısı ise filmdeki yerini koruyor. Ayrıca şarkıların oyuncuların kendileri tarafından seslendiğini de belirtelim.

Birçok ünlü isimle dolu olan kadronun kocalarına gelirsek; eğlenceli ve romantik doktor Mehmet Ali Alabora’nın yanında, usta oyuncu Erkan Can, oyunculuktaki başarısıyla öne çıkan Öner Erkan, başarılı kekeme taklidiyle övgüyü hak eden Cengiz Küçükayvaz, Sarp Apak, Cem Karakaya ve Ezel Akay.

Yeni ve farklı bir 7 Kocalı Hürmüz yorumu olan bu eğlenceli filmi kaçırmayın, ancak sakın ola, filme çok fazla anlam yükleyip, geçmişteki yapımlarla karşılaştırma hatasına da düşmeyin. (KYN: arzu.dedeoglu@milliyet.com.tr)

#YEDİ KÖYÜN ZEYNEB’İ “Garip Ömer” (1956) Senaryo ve Yönetmen: Muharrem Gürses, Kamera: Cezmi Ar, Müzik: Kadri Şençalar, Yapım: Kardeş Film/İrfan Sabuncu

Oyuncular: Deniz Tanyeli, Saltuk aplangı, Şevki Artun, Bülent Koral, Muharrem Gürses, Salih Tozan, Fatma Bilgen, Memduh Karakaş, Mualla Fırat, Ruhi Fersan, Türkân Türe, Mualla Fırat

Konu: Cahil bir anneyle aşkı uğruna aklını yitiren Zeynep’in öyküsü.

#YEDİ KÖYÜN ZEYNEB’İ  (1968) – Senaryo ve Yönetmen: Kemal Kan, Kamera: Feyzi Eryılmaz, Yapım: Topkapı Film/Yaşar Tunalı

Oyuncular: Nazan Şoray, Tugay Toksöz, Kadir Savun, Kâzım Kartal, Güzin Özipek, Devlet Devrim, Nusret Özkaya, Suzan Uçaner

Konu: Köyden kente gelen köylü kızı Zeynep’in  sevgilisi tarafından kötü yola itilişinin hikayesi.

 #YEDİ UYUYANLAR (1988) – Yönetmen: Zafer Par, Senaryo: Macit Koper, Görüntü Yönetmeni: Aytekin Çakmakçı, Kurgu: Sedat Karadeniz, Yapım: Erka Film/Erhan Erzurumlu, Kurgu: Sedat Karadeniz, Müzik: Zülfü Livaneli, Işık Düzenleme: Recep Biçer, Gürcan Küçüker, Remzi Biçer, Sebahattin Gayretli, Kamera Asistan: Levend Onan, Fotoğraflar: Aydın Sarıoğlu, Yapım Koordinatö-rü: Mehmet Akdil,

Oyuncular: Kadir İnanır (Çetin), Şahika Tekand (Lale), Özcan Özgür, Haluk Kurtoğlu, Erdinç Akbaş,Menderes Samancılar, Hüseyin Kutman, Kutay Köktürk, Yaman Tarcan, Mustafa Suphi Balta, Recep Altıntaş, Eda Altıntaş,

Konu: Bir tatil kasabasında geçen ha-yali ihracat olaylarıyla, yasa dışı örgütün kirli çamaşırlarını ortaya çıkaran bir ban-ka müfettişi ve otel sahibi bir kadının öyküsü.

► Yedi Uyuyanlar, belirli bir sorunun üzerine gitme yerine, birçok sorunu aynı anda işleme hevesinden kaynaklanan bir yüzeyselliğe sahip. Zafer Par, bir iki güncel sorundan söz edip, bir iki ilerici yayını göstererek filmine gerçekçilik havası katmak istemiş ama, sonunda bir kaç beylik lafla slogancılığa dönüşen hamasi nutuklara takılıp kalmış. (Burçak Evren, Hayali bir film, Güneş g., 4 Kasım 1988).

#YEDİ YÜREKLİ ŞABAN “[30]/Çapkınlar Kralı (1978) “Erotik, 52dk” – Yönetmen: Yavuz Figenli, Senaryo: Aydemir Akbaş, Kamera: Erhan Canan, Kamera Asistanı: Ender Turgut, Renk Uzmanı: Sabahattin Hoşsöz, Teknik Ekip: Hüseyin Turan, Bülent Eren, İbrahim Aydın, Işık Şefi: Ergun Şimşek, Laboratuar: Ahmet Kuru, Ziya Uçak, Recep Çakmak,  Yapım: Rimel Film/Ali Barlık

Oyuncular: Aydemir Akbaş, Zerrin Egeliler, Gülşen Gürsoy, Demircan Türkdoğan, Yüksel Gözen, Özcan Özgür, Renan Fosforoğlu, Fatma Fırat, Leman Avcı, Hakkı Kıvanç, Celâl Yonat, Ahmet Köse,

Konu: Evin hizmetçisine aşık olan bir kabadayının. öyküsü. Çocuğu olmayan bir aile, bir kız çocuğunu kendilerine evlat edinir. Kız büyüyünce durumu farkeder. Ve onlardan hayatta kalmış tek yakını olan ağabeyini bulmalannı ister. Bir süre sonra Şaban (Aydemir Akbaş) adlı ağabeyi bulunur. Çevresinde bir kabadayı olarak tanınan, Şaban, evin düzenine ayak uyduramaz.Evin hizmetçisi (Zerrin Egeliler) ile ilişki kurup, ona aşık olur. O sırada evden çalınan mücevherler Şaban ‘ın üstüne kalır. Ama Şaban gerçek hırsızı ortaya çıkararak, suçsuzluğunu  ispatlar

#YEMEN’DE BİR AVUÇ TÜRK (1970) – Yönetmen: Yılmaz Atadeniz, Senaryo: Zafer Sülek, Operatör: Ali Uğur, Yapım: Türk-Kan Film Sabri Demirdöğen

Oyuncular: Fikret Hakan (Yüzbaşı Murat), Müjgan Ağralı (Betty), Kadir İnanır (Ahmet), Atilla Ergün (Arabistanlı Lawrance), Danyal Topatan (Şeyh), Kâzım Kartal (Abuday), Feridun Çölgeçen, Kadir Savun (Tahsin Çavuş), Serdar Gökhan (Mülazım Sedat), Müm-taz Ener (Paşa), Sırrı Elitaş (Abdullah), Birtane Güngör (Mülazım Ahmet’in annesi), Murat Tok (Emir Abdullah Mansur), Süheyl Eğriboz (Hüseyin), Nermin Özses (Tahsin Çavuşun karısı),

Konu: Yemen’de çarpışan bir avuç Türk’ün kahramanlık öyküsü.

#YEMİN (1973) – Yönetmen: Melih Gülgen, Senaryo: Nurettin Erişen, Kamera: Erdoğan Engin, Yapım: Funda Film/Fethi Oğuz

Oyuncular: Ünsal Emre, Perihan Savaş, Yalçın Gülhan, Nükhet Duru, Kâzım Kartal, Oktay Yavuz, Hüseyin Zan, Atilla Ergün, Yaşar Güçlü, Leman Akçatepe, Gündüz Akar, Ali Ekdal, Mehmet Yağmur, Tevfik Şen, Küçük Yıldızlar: Bülent Sarı, Filiz Oğuz

#YEMİN (1987) – Yönetmen: Cevat Okçugil, Senaryo: Ali Ekdal, Kamera: Ferhat Bakır, Yapım: Yaşam Film/Gazanfer Dirlik

Oyuncular: Güler Yaman, Tuğrul Meteer, Yılmaz Köksal, Sibel Savaş, Hülya Günal, Nalân Çöl, Nusret Özkaya, Remo Değerli,

Konu: Ağabeyi olduğunu bilmediği bir genci seven kızın öyküsü.

#YEMİN ETTİM BİR KERE (1966) – Senaryo ve Yönetme: Orhan Elmas, Foto Direktörü: Turgut Ören, Yapım: Gürsu Film/Tanju Gürsu

Oyuncular: Tanju Gürsu, Selda Allkor, Hüseyin Baradan, Hayati Hamzaoğlu, Asım Nipton, Yılmaz Köksal

Konu: Irzına geçilip öldürülen yengesinin ve ağabeyinin intikamını alan bir gencin kan davası öyküsü.

#YENGEÇ BURCU (1988) – Senaryo ve Yönetmen: Artun Yeres, Görüntü Yönetmeni: Hamza Ozbal, Rop Yapım: Rop Film/Murat Akman

Oyuncular: Kenan Kalav, Nilgün Bubikoğlu, Engin İnal, Pınar . Altınta§, Coşkun Göğen, Meral Utacı, Mine Aranlar

Konu: Bir televizyon yıldızı evli bir kadınla bir gecelik aşk macerasından sonra başına bela olan kadın ve adamın öyküsü.

#YEDİ YÜREKLİ ŞABAN (ÇAPKINLAR KRALI)  (1978) “EROTİK KOMEDİ” Yönetmen: Yavuz Figenli, Senaryo: Aydemir Akbaş, Kamera: Erhan Canan, Kamera Asistanı: Ender Turgut, Negatif Kurgu: Mustafa Karataş, Laboratuar: Ziya Uçak, Ahmet Kuru, Recep Çakmak, Renk Düzenleme: Sabahattin Hoşsöz, Işık Şefi: Ergün Şimşek, Set Ekini: Bülent Eren, Hüseyin Turan, İbrahim Aydın,  yapım: Rimel Film/Ali Barlık

Oyuncular: Zerrin Egeliler, Aydemir Akbaş, Özcan özgür, Gülsen Gülsoy, Demircan Türkdoğan, Renan Fosoforoğlu, Hakkı Kıvanç, Tevhid Bilge, Yüksel Gözen, Arap Cel, Ali Demir, Fatma Fırat, Leman Avcı, Ahmet Köse, Ali Demir, Zeki Sezer, İhsan Gedik, Cevdet Özalaş

Konu: Evin hizmetçisine aşık olan bir kabadayının öyküsü. Çocuğu olmayan bir aile, bir kız çocuğunu kendilerine evlat edinir. Kız büyüyünce durumu farkeder. Ve onlardan hayatta kalmış tek yakını olan ağabeyini bulmalarını ister. Bir süre sonra Şaban (Aydemir Akbaş) adlı ağabeyi bulunur. Çevresinde bir kabadayı olarak tanınan Şaban, evin düzenine ayak uyduramaz. Evin hizmetçisi (Zerrin Egeliler) ile ilişki kurup, ona aşık olur. O sırada evden çalınan mücevherler Şaban’ın üstüne kalır. Ama Şaban gerçek hırsızı ortaya çıkararak, suçsuzluğunu ispatlar.

#YEMEN’DE BİR AVUÇ TÜRK (1970) – Yönetmen: Senaryo: Zafer Sülek, Operatör: Ali Uğur, yapım: Saltuk Film/kadir Kesemen

Oyuncular: Fikret hakan, Müjgan Ağralı, Kadir İnanır, Atilla Ergün, Danyal Topatan, Kâzım Kartal, Feridun Çölgeçen, Kadir Savun, Serdar Gökhan, Mümtaz Ener, Sırrı Elitaş, Birtane Güngör, Murat Tok

Konu: Yemen’de çarpışan bir avuç Türk’ün kahramanlık öyküsü.

 #YENGEÇ OYUNU (2008) – Senaryo ve yönetmen: Ali Özgentürk, Görüntü Yönetmeni: Marton Miklazic, Müzik: Tuna Hizmetli, Yapım: Asya Film/Ali Özgentürk, Müzik Danışman: Burak Erol, Kur-gu: Aylin Zoitiner, Sanat Yönetmeni: Burhan Türk, Yapım Koordinatörü: Murat Yaman, Yusuf Burakı Ergün, Hakan Mataracı, Yapım Danışmanı: Sabahattin Şenyüz, Yardımcı Yönetmen: Ali Kıvırcık, Ekin Eralp, Senaryo Asistanı: Gülsüm Öz, Yönetmen Yardımcısı: Hüseyin Sezgin, Post Prodüksiyon Sorumlusu: Buket Topalakçı, Renk Düzenleme: Bülent Tanoba, Işık Şefi: Şehmuz Gencan, Sanat Yönetmeni Yardımcısı: Eren Karayiğit, İrfan Toprak, Kostüm Sorumlusu: Nihan Yavaş, Makyaj: Be-güm Esen, Ses Kayıt: Boris Trayanov, Final Miks Ulaş Ağçe, Prodüksiyon Asistanı: Koray Ünder, Hidayet Çakır, Set Amiri: Bestami Büyük,

Oyuncular: Özcan Varaylı (Yengeç İdris), Ayça İnci (Asya), Ayşe Köklü (Anne), Ensar Kılıçl (Enver Bey, Elif Melda Yılmaz (Nuriye), Sevgi Onat (Sadiye), Burcu Tutkun Oruç (Tülay), Pelin Acar, Devrim Özder Akın (Hasan), Şafak Ersözlü (Gündağ), Simtel Demirkol (Nesrin), Berk Kırlak (Kemal), Hakan Atalay (Hakan), Çiğdem Altuğ (Gülcem), Zeynep Mataracı (Esra), Levent Çimen (Dursun), Elif Yıldız (Zeynep), Pelin Acar (Zeynep), Abdulkadir Tulun (Abdullah), Berkay Akın (Yengeç Salih), Tolga İzgit (Orkun), Gizem Kaçar (İpek)

Konu: Küçük bir kentin ayakta kalmaya çalışan büyük kahramanlarının, özellikle kadınların hikayesini anlatmakta… İstanbul üniversitelerinde tarih asistanlığı yapan Asya (Ayça İnci), yanına beş yaşındaki kızı İpek’i de alarak, kendine yeni bir hayat kurma umuduyla doğduğu şehre gelir. Kısa sürede üniversitede iş bulan Asya, öğrencileriyle birlikte, hepsinin hayatlarını değiştirecek sıra dışı bir projenin içinde bulur kendisini.

Eski Osmanlı mahkemelerinin belgelerini inceledikleri sırada, herkesin ilgisini çeken bir cinayet vakasıyla karşılaşırlar. Osmanlı döneminde namus cinayeti kisvesi altında işlenen ve beraat kararı çıkmış bir cinayet davasıdır bu.

Asya ve öğrencileri günümüzde de benzerlerine sıkça rastlanan cinayetin asıl sebebini araştırırlarken, davanın hâlâ hayatta olan taraflarından gelen zorluklarla birlikte, kendi hayatlarında yaşadıkları kişisel sorunları da çözmek için mücadele ederler.

Yavuz Sezer 01.04.2009

“Yengeç Oyunu”, küçük bir kentin ayakta kalmaya çalışan büyük kahramanlarının, özellikle kadınların hikâyesini anlatmakta. İstanbul üniversitelerinde tarih asistanlığı yapan Asya [Ayça İnci], yanına beş yaşındaki kızı İpek’i de alarak, kendine yeni bir hayat kurma umuduyla doğduğu şehre gelir. Kısa sürede üniversitede iş bulan Asya, öğrencileriyle birlikte, hepsinin hayatlarını değiştirecek sıra dışı bir projenin içinde bulur kendisini.

Eski Osmanlı mahkemelerinin belgelerini inceledikleri sırada, herkesin ilgisini çeken bir cinayet vakasıyla karşılaşırlar. Osmanlı döneminde namus cinayeti kisvesi altında işlenen ve beraat kararı çıkmış bir cinayet davasıdır bu. Asya ve öğrencileri günümüzde de benzerlerine sıkça rastlanan cinayetin asıl sebebini araştırırlarken, davanın hâlâ hayatta olan taraflarından gelen zorluklarla bir-likte, kendi hayatlarında yaşadıkları kişisel sorunları da çözmek için mücadele ederler.

Yengeçlerle dolu bir toplumda ayakta kalma mücadelesini anlatmakta “Yengeç Oyunu”.

Filmin yönetmeni Ali Özgentürk, bu filmin esin kaynağı bir gazete haberi diyor. “ Tarihçi Halil İnalcık, Sabancı Üni-versitesi’nde öğrencileriyle birlikte 15’nci yüzyılda gerçekleşen Osmanlı mahke-melerinin kayıtlarını inceleyerek bir çalış-ma başlattı. O zaman yaşayan insanla-rın neden cinayet işlediğini, ne tür ceza-ların neden verildiğini inceleyen bir araş-tırmanın haberiydi bu. Ben filmimde olayları 20’nci yüzyılın başına taşıdım. Küçük bir olaydan yola çıkarak üniversite öğrencileriyle o olay arasında bir bağ kurmaya çalıştım.”

Yönetmen Ali Özgentürk, kadınlar üze-rinden anlatmış hep anlatacaklarını…Trende kondüktörlük yapan bir kadın ve üç kızı… Kızların hepsinin kendilerine göre sorunları var.

Büyük kız Asya, üniversitede ders vermekte… Öğrencilerinin arasındakikızlardan birinin babasıyla, gördüğü eğitimin şekli nedeniyle sorunları var. Filmin içinde anlatılan ve filmin aksını oluşturan hikayede ise bir ebe ve onun bir kabadayı tarafından öldürülüşü var.

Ortanca kız kardeşin kocası evlenip çalışmak için Çin’e gitmiş. Uzun zamandır orada olmasının getirdiği geniş anlamdaki iletişim ve diğer sorunlarıyla boğuşuyor. Küçük kız kardeş ise, hercai tabiatının neticesinde karşılaştığı hamile-liği; doğuracağım bu benim bebeğim diye aldırmak isteyen anneye dayatıyor…

Gördüğünüz gibi çatışma çok…Hatta bunların dışında da çatışmalar var filmde. Ancak bu çatışmaların odağında kadın var. Ve bu odakların çokluğundan olsa gerek, dramatik yapı ve anlatım yeteri kadar seyirciye geçmiyor. Biz her gün okuduğumuz gazete ve televizyonlarda bu tür haberleri görüyoruz. Bunların ardına geçemiyoruz…

“Yengeç Oyunu” da bu dramatik kurguda eksik, daha doğrusu kopuk ve derinliksiz kalıyor.. Hâlbuki Ali Özgentürk, özellikle bu konularda yetkin bir sinemacı…Senaryo aşamasında yeterli gelmiş olacak bu dramatik kurgu ki, filmi böyle çekmişler. Ancak gel gör ki, film çok güzel bir konuyu irdelemesine rağmen, sinemadan çıkarken bir ağırlık bırakmı-yor. Bu filmden çıkarken yüreğimde bir daralma, koltuğumdan kalkmakta zor-lanma gibi bir his duymak isterdim… Açık söyleyeyim bu düşünceyle girmiştim salona… Belki de bu beklenti nedeniyle düş kırıklığım biraz fazla oldu…

Ancak yine de eline sağlık Ali Özgentürk’ün..

Böyle bir konuyu işlediği için… Bir de söylemeden geçemeyeceğim; Pek çok çatışma yerine Asya’nın iç ve dış çatış-malarını işleseydi sadece… Film mızrak gibi yüreğimize saplanırdı. (Yavuz Sezer, e-kolay.net)

#YENGEÇ SEPETİ (1994) “35 mm, 96dk” – Senaryo ve Yönetmen: Yavuz Özkan, Görüntü Yönetmeni:  Ertunç Şenkay, Müzik: Müzikotek, Kurgu: Sedat Karadeniz, Sanat Yönetmeni: Aycan Çetin, Negatif Kurgu: Tamer Eşkazan, Film Baskı: Uğur Orbay, Işık Şefi: Ercan Durmuş, Seslendirme Yönetmeni: Atilla Yiğit,  Yapım: Med Yapım/ Fatih Aksoy – Kadir Yılmaz – Z Film/Yavuz Özkan – Kanal D katkılarıyla (Şafak Film laboratuarlarında hazırlanmıştır).

Oyuncular : Sadri Alışık, Macide Tanır, Mehmet Aslantuğ, Şahika Tekand, Derya Alabora, Ege Aydan, Sedef Ecer, Oktay Kaynarca, Berna Tunalı, Bora Kaskan

KONU:  Film, yaşlı anne (Macide Tanır), yaşlı ve hasta baba (Sadri Alışık), büyük oğlan (Mehmet Aslantuğ), karısı (Derya Alabora), büyük kız (Şahika Tekand), ayrıldığı kocası (Ege Aydan), küçük kız (Esra Ecer), küçük oğlan (Oktay Kaynarea), sevgilisi (Berna Tunalı) ve dört toomndan oluşan ailecle, iki gün içerisinde yaşanan olayları, bireylerin ileetişimsizliğini, çatışmalarını ve şiddete dönüşen mutluluklarını anlatır.

Sapanca’da göl kenarında güzel bir evde yaşayan yaşlı karı-koca, uzun süredir görmedikleri çocuklarını, hafta sonunu birlikte geçirmek ve özlem gidermek için evlerine davet ederler. Baba, bütün çocuklarına tek tek telefon ederek bu daveti yapar çocuklar hafta sonu için uygundur. Gelirler. Çocukların eve gelişinden sonra, büyük bir heyecan ve koşuşturma olur. Herkes birbirine sarılır, ıslanan giysiler değiştirilir, saçlar kurutulur. Tüm aile bireyleri mutlu görünür.

Aile bireyleri verandada akşam yemeği yer. Yemeğe başlamadan önce baba bir konuşma yapar ve çok güzel bir aile olduklarını söyler. Büyük kız ve küçük kız da babalarının konuşmasını destekler, ailelerinin mutluluklarını, anne ve babalarının olumlu yönlerini dile getirir. Neşe içinde yenilen akşam yemeğinden sonra, tüm aile salonda toplanır. Küçük oğlan bir sürpriz hazırlamıştır. Gramotandaki müzik eşliğinde, aile bireylerinin eski fotoğraflarından oluşan slayt gösterisi yapar. Herkes ilgiyle izler. Gösteri bitiminde dans ederler. Mutluluk sürerken, büyük kızın ayrıldığı kocası gelir. Kardeşler telaşlanır. Damadı oradan gitmesi için ikna etmeye çalışırlar, ama başaramazlar. Salona girer. Damat karısının yanında olan kızını almak istemektedir. Bu yüzden, daha önce olduğu gibi yine tartışırlar. Damat “Çocuğumu istiyorum, çok düzensiz bayatı var, amacım sizi üzmek değil” diyerek karısının fotoğraflarını ortaya fırlatır. Anne-babalarının fotoğrafları görmesini istemeyen çocuklar, aceleyle onları toplarlar. Büyük oğlan damadı evin dışına çıkarır. Bahçede büyük oğlanla, damat arasında tartışma sürer. Damat “kızımı almadan gitmem” diyerek diretince aralarındaki sözlü tartışma, elle kaba kuvvete, kavgaya dönüşür. Büyük oğlan bahçede bulduğu bir kütükle damadı döverken, diğer kardeşler yetişir. Ona engel olurlar. Damat yaralıdır. Yaralı damadı biraz kendini toparlaması ve anne-babalarından gizlemek için ahıra taşırlar. Onları merak eden anne-baba da bahçeye çıkar. Yaralı damadı görmezler ama, çocukların birbirlerine yönelik şiddetine tanık olurlar. Anne-baba çok üzgün ve şaşkın bir şekilde çocuklarını izler. Büyük oğlan babasından özür diler. Babası ona tokat atar. Daha sonra tüm kardeşler babanın yanına giderler, büyük oğlan yine özür diler, kardeşlerini öper. Babalarına barıştıklarını, aralarında sorun olmadığını kanıtlamaya çalışırlar. Çocuklar babalarının yanından ayrılır ayrılmaz, verandada tartışmaya başlarlar. Anne ve baba verandada tartışan çocuklarının tüm konuşmalarını odadan duyar. Üzüntüleri biraz daha artar. Baba konuşulanları duymamak için kulaklığını çıkarır.

Sabah olur. Anne çocuklarının hepsi sevdiği için gözleme hazırlamaya başlar. Baba ortamdan uzaklaşmak için torunlarıyla beraber balık avlamaya, göl kenarına gider. Çocuklar yaralı damada yiyecek götürür. Onunla konuşurken yine tartışma çıkar. Büyük oğlanın karısı, onu ikna edeceğini söyleyerek diğerlerini ahırdan çıkarır. Ahırda damatla sevişir. Damat gideceğine söz verir.

Aile bireyleri gitmek için yavaş yavaş toparlanmaya başlarlar. Baba göl kenarında yalnızdır. Tüm aile bireyleri vedalaşmaya onun yanına gelirler. Çocuklar tek tek anne-babaIarıyla vedalaşıp, oradan ayrılırlar. Eve geldiklerinde atılan kahkahaların yerini durgun yüzler almıştır. Herkes ayrılırken sessiz ve yaşanan olaylardan dolayı üzgündür. Yollar ayrılır, çocuklar kendi dünyalarına, mücadelelerine geri dönerler.

ÖDÜLLER:
31. Antalya Altın Portakal Film Fessthali’nde (1994)
  “En İyi Film”,
Yavuz Ozkan “En İyi Yönetmen”,
Sadri Alışık ve Mehmet Aslantuğ “En İyi Erkek Oyuncu”,
Derya Alobara ile Oktay Kaynarca “En İyi Yardımcı Oyuncu
Sedat karadeniz “En İyi Kurgu”
(Jüri Üyeleri:  Tunç Başaran (bşk.), Tanju Gürsu, Kenan Ormanıar, Şerif Sezer, Prof. Zafer Doğan, Agâh Özgüç, Yar. Doç. Alev İdrisoğlu).
Çasod (Çağdaş Sinema Oyuncuları Derneği) seçiiminde (1994)
Mehmet Aslantuğ “En İyi Oyuncu”,
Magazin Gazeteciler Derneği seçiminde (1994)
Yavuz Özkan “En İyi yönetmen”,
7. Uluslararası Ankara Film Festivali’nde (1995)
Sedat Karadeniİz “En İyi Kurgu”
Derya Alobara “en İyi Yardımcı Kadın Oyuncu”,
Adana Altın Koza Film Festivali’nde (1995)
“En İyi 3. Film”,
SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) seçiminde (1995)
En  İyi 2. Film”,
Ertunç Şenkay “En iyi Görüntü Yönetmeni”,
Kültür Bakanlığı (1995) “Sinema Başarı Ödülü”.
Şiddetin Ailedeki Görüntüleri

Günümüzde medya, şiddet içeren programlara çok yer vermekte ve şiddet her geçen gün medyaya biraz daha egemen olmaktadır. Programcılar yalnız haberlerde ya da haber programlarında değil, dizilerde, filmlerde, eğlence için hazırlanan programlarda bile şiddet öğesi kullanırlar. Bunların sonundaki en büyük tehlike ise; izleyicilerin daha fazla şiddetten zevk alır hale gelmeleri ve şiddet içeren programların en çok izlenen programlar arasında yer almalarıdır. Yengeç Sepeti filmi de; televizyondan yayınlanan haber programlarında yer alan şiddet içeren görüntülerle ve “Sanki dünyalı şiddete ve bağnazlığa teslim olmuş gibi” sözleriyle başlayarak daha ilk sahnesinde şiddet üzerine olduğunu hissettirir ve şiddet, film süresince görüntü ve sözlerle sık sık izleyiciye sunulur.

Büyük oğlan, evli, üç çocuk sahibi, şiddet düşkünü bir polistir. Babası aradığında sorgulamadadır. Büyük kız, televizyon programcısı ve sunucusudur. Eşinden ayrılmış, küçük kızıyla yalnız yaşar. Televizyonda hazırlayıp sunduğu programı şiddet üzerinedir. Küçük kız, bekar, siyasi davalara bakan bir avukattır. Küçük oğlan ise, üniversite öğrencisidir. Filmdeki aile bireyleri yaşam biçimleri açılarından gözlemlendiğinde; orta sınıf bireylerdir. Büyük kentte yaşarlar, eğitimlidirler, maddi durumları iyidir. Küçük oğlan dışında diğer çocukların hepsinin iyi bir işi ve arabası vardır. Teknolojik olanaklardan yararlanırlar. Büyük oğlanın araç telefonunu kullanması da onun mesleğini, konumunu ve statüsünü simgeler. Bu gibi göstergeler açısından bakıldığında ise, çocuklar sınıf atlama aşamasını sergiler çaba içerisinde olan bireylerdir. Çocuklar büyük kentte birbirleriyle sık görüşemezler. Hepsinin kendi dünyaları sorunlarla doludur. Ancak anne-babalarının yanında sorunlarını gizleyip, mutlu görünmeye, onlara karşı saygılı olmaya ve onları sorunlarıyla üzmemeye çaba harcarlar. Konuşmalar sevgi doludur. Hepsi birer mutluluk maskesi takmış gibidir. Kendilerinin mutlu olduklarını kanıtlayarak, yaşlı anne-babalarını mutlu etmeyi amaçlarlar. Ama kuşkusuz, maskeler düşüp, şiddet yüklü davranışlar, sorunlu kişilikler ortaya dökülene dek. Mutluluk tablosu, büyük kızın ayrıldığı kocasının gelişine dek, anne – babalarıyla birlikteyken sürer. Yalnız kaldıklarında yine kendi stresli dünyalarına döner, birbirleriyle tartışırlar. Damadın gelişinden sonra ise; çocuklar rollerini daha fazla sürdüremezler. Maskeler düşer. Aile bireylerinin ilk gelişlerinde, yemek sırasında ve sonrasında yaşadıkları mutluluk, fırtına öncesi sessizliğe benzemiş ve fırtına patlamıştır.

Baba, otoritedir: Saygı gösterilir, soru sorulmaz, dediği yapılır. Çocuklarıyla iIetişimi sınırlıdır. Onlarla oturup konuşmak yerine, susmayı ya da  şiddet kullanarak uyarmayı tercih eder. Çocukların bahçede birbirlerine  karşı şiddetlerini gördükten sonra da konuşmayı değil, büyük oğlana tokat atarak, şiddet uygulayarak uyarıda bulunmayı tercih etmiştir. En büyük çocuk, ağabey olarak da büyük oğlan alır bu uyarıyı. Çocuklar odaya gelip, özür dilediklerinde susar. Onların konuşmalarını duymamak için kulaklığını bile çıkarır. Suskunluğunu film boyunca sürdürür, ortamdan kaçar. Anne, davranışlarıyla, ses tonuyla sakindir. Çocukların birbirleriyle olan ilişkilerinde de, babalarıyla olan ilişkilerinde de sakinleştirici, iletişim sağlayıcı rol oynamaya çalışır. Bahçedeki tartışmalardan sonra büyük kızına, “Kardeşler arasında olur böyle şeyler yavrum. Olmasa iyiydi ama et tırnaktan ayrılmaz” diyerek ağabeyine karşı anlayışlı olmasını ister. Kocasını da, çocukların onunla konuşup, özür dileme isteklerini kabul etmesi için ikna eder. Yine kocasından çocuklarına karşı hoşgörülü olmasını ister. Filmde sevgiden hoşgörüden yana, şiddetten uzak olmaya çalışan tek kişidir. Anne-babanın davranışları geleneksel cinsiyete dayalı rol dağılımına uygundur. Baba, ekonomik gücü elinde bulunduran, otoriter, karar verici, anne ise; ev işleriyle, çocuklarıyla ilgilenen, fedakar,ailede iletişimi sağlamaya çalışan kişidir.

Şiddet, tüm çocukların davranışlarında görülse de, en çok büyük oğlan şiddet kullanmaya eğilimlidir.. Bu özel yaşamında da, mesleğinde de görülür. Polis yasalarının temsilcisi, düzenin koruyucusudur. Mesleği gereği şiddeti engellemek için şiddet kullanır. Otoriter ve bu otoriteyi sağlamak için gereğinde şiddet kullanan babanın polis oğlu da, baba için gurur duyulacak bir insandır. Mesleği ve kişiliği ile babanın otoritesinin devamıdır.

 Büyük oğlanın karısı da kocasına karşı öç alma duygusu içindedir. Kocası onu aldatmaktadır. Bunu bilir, kocasıyla tartışır. Büyük oğlanın karısı ile olan iletişimi de zayıftır. Yalnız anne-babanın yanında sorun çıkartmamak için mutlu aile rolü yaparlar. Gelin uygun ortam buldukça çantasında taşıdığı içkisinden alarak, kendini sakinleştirmekte, yanlış bir yol seçerek çevresindekilere karşı şiddetini engellediğini düşünmektedir. Kocasına olan nefretini yalnız kaldıklarında davranışlarıyla ve sözleriyle ona belli eder. Nihayet filmin sonlarında da ahırda damat ile sevişerek kocasından öcünü alır. Damat da kendisini döven büyük oğlandan onun karısıyla sevişerek aynı davranışı sergiler.

Büyük kız da özel yaşamında sorunlar yaşayan bir insandır. Kocasından ayrılmış, ama küçük kızı nedeniyle onunla hala tartışma halindedir. Babası telefonla aradığında da kocasıyla kızı konusunda birbirlerine şiddet dolu davranışlarda bulunmaktadırlar. Kocası zorla eve gelir. Aralarında iletişim yoktur. Konuşmaları, davranışları her ikisinin de şiddet yüklüdür. Kızları bu ortamdan olumsuz etkilenir. Bir köşeye siner. Kadın da ayrıldığı kocası da kızlarının bu şiddet dolu ortamda kişiliğinin nasıl etkileneceğini hiç düşünmeden kaba davranışlara devam ederler. Büyük kız hazırlayıp, sunduğu televizyon programında şiddete karşıdır. Ama hem özel yaşamında şiddeti çok sık kullanarak hem de şiddet sayesinde para kazanarak çelişkili davranışlar gösterir. Programı en çok izlenen programdır. Çok beğenilir ve şiddet üzerinedir.

Küçük kız diğer aile bireylerinden biraz farklı yaklaşır şiddete. O siyası davalara bakar. Şiddetle karşı karşıya kalmış kişileri savunma yolunu seçer. Ağabeyi bu tür davalara baktığı için, kız  kardeşini eleştirir. Düzeni bozmakla suçlar kız kardeşini. “Bu memleketi bu hale getirenler kim biliyor musun? Televizyonlar, radyolar, gazeteler, medya; bir de sizin gibiler” der. Kendisi polis olarak düzeni korumakla görevli olduğu için, diğer etkenler ona göre suçludur.

Küçük oğlan öğrencidir. Aileden öğrendiği şiddeti toplumdaki yansımalarla pekiştirdiği için davranışlarında henüz yoğun biçimde görülmez. O diğerlerine göre daha ılımlıdır. Çünkü öğrenme aşamasındadır şiddeti. “Yaşadığımız toplumda saldırganlık bir piramidin üçgeni gibi ortaya çıkmaktadır.

Filmde; bireylerde şiddet yüklü davranışlarının yanı sıra en çok gözlenen iletişimsizlikleridir. Birbirlerini anlamaya çalışmak yerine suçlamayı tercih ederler. Çünkü, ben merkezci bireylerdir. Oysa birbirleriyle empati kurabilseler, birbirlerini daha iyi anlayabilecek, iletişim sorunlarını çözebileceklerdir. Her insan çevresini farklı bir şekilde algılar. Eş deyişle her insan dünyaya kendine özgü bir bakış açısı ile bakar. Eğer bir insanı anlamak istiyorsak, dünyaya onun bakış açısı ile bakmalı, olayları onun gibi algılamaya çalışmalıyız. Bunu  gerçekleştirmek için de empati kurmak istediğimiz insanın rolüne girmeli, onun yerine geçerek adeta olaylara onun gözlüklerinin gerisinden bakmalıyız. Ben merkezcilikle empatik anlayış birbiri ile bağdaşmaz; Ben merkezci davranan kişinin, karşısındakinin rolüne girmesi ve olaylara onun bakış açısından bakması, yani empati kurması mümkün değildir. Ben merkezciliğe sahip olanlar, nesnelere ve başka insanlara ilişkin gerçekleri fark etmekte, diğer insanların rolüne girmekte güçlük çekerler. Böyle olunca da, diğer insanların bakış açılarını, neler düşündüklerini ve neler hissettiklerini yeterince anlayamazlar

Büyük kız, babasına göl kenarında içinde bulunduğu çıkmazı “Kim olduğumu, nereye ait olduğumu bilmiyorum. Hayatımızın toplamının ne anlama geldiğini merak ediyorum” sözleri ile dile getirir. Babası ise “Herkesin böyle çaresizlikleri olmuştur. Hayat çok değerli bir şeydir kızım” diyerek onu teselli etmeye ve onu anlamaya çalışır, ama kızının evden ayrıldıktan sonraki yaşam ortamını paylaşmadığı ve yaşamadığı için onun sorunlarını anlayamaz. Böylelikle de kendini onun yerine koyup empati kuramaz.

Filmde çok açık bir şekilde şiddet ve iletişimsizlik sorgulanır. Bu kavramlar toplumda olduğu gibi aile yaşantısında da çözülmelere, çöküntüye neden olmaktadır. Filmde bireyler; filmin adında da yer aldığı gibi, doğa ile mücadelesinde yaşadığı ortamın rengine uygun olarak kaya ve deniz bitkileri renginde olabilen, yırtıcı, obur, yaşamak için kayaların arasına gizlenerek yakınından bir av geçmesini bekleyen ve bu avın yakınına gelmesi halinde de onu parçalayarak yemek zorunda olan yengeçlere benzerler. Filmde annenin dışındaki bireyler, maskeler takarak bulundukları ortama göre renk yani kişilik değiştirerek, eğitimli de olsa, toplumsallaştığı yaşam ortamının koşullarından kendini sıyıramayarak, toplumda empatik iletişim kuramayarak, her an avını parçalamak için pusuya yatmış yengeçler gibi karşısındaki insanlara şiddet uygulayarak ayakta kalabileceklerine kendilerini inandırmışlar. Ancak bu bireyler, filmin  sonunda yengeçlerin suda sepetle avlanmaları gibi, şiddetlerine, iletişimsizliklerine yenik düşerek başarısız olup kendi kendilerini avlamışlardır. (Emine Demiray) “[31]

! Yengeç Sepeti”, Yavuz Özkan’ın sevgi  yalnızlık üstüne bir çeşitlemesi. Yavuz’un son  yıllardaki en gözde teması bu. Büyük  Yalnızlık”, “Film Bitti”, insanlar arasındaki iletişim kopukluğunu, çağımızın en yaygın  hastalıklarından yalnızlığı anlatan filmlerden  ilk aklıma gelenler. İki Kadın’dan bu yana bu temayı iktidar, siyasal ve toplumsal değişimlerin getirdiği, diğer bunalımı  kavramları ile yoğuruyor Yavuz. Gündelik  yaşamımızdaki şiddet, unsurunu irdeliyor.  Bir Sonbahar Hikayesi ‘nde etrafımızdaki nefret, kavga ve ölümden yakınıyor. Birbirini seven iki insanın giderek iki yabancıya dönüşmesinde bu toplumsal nefretin rolünü araştırıyor. Sevginin, aşkın, coşkunun, insan olma sevincinin anlamını yitirmesini, sevginin nefretin yer değiştirmesini anlatıyor. (Vecdi Sayar, Negatif d., Kasım 1994) “[32]

!  Aile kurumunun yapaylığı ve barındırdığı potansiyel şiddet, Yavuz Özkan’ın “fetiş”lerinden biri haline gelmiş durumda. “Yengeç Sepeti” bunu nihayet başarıyla ortaya döküyor. Hemen herkesin takıldığı “Adalet yoktur, düzen vardır” türünden kiitabi laflara, altı kişinin birbiriyle dalaştığı bölümde (aslında filmin adına, sepete konan yengeçIerin birbirlerine saldırması esprisine en yakın sahne) olduğu gibi kötü oynanmış ve kötü yönetilmiş bazı sahnelere; Derya Alabora’nın pencereden içeri girmesindeki bariz “hataya” karşın, Şahika Tekand dışındaki oyuncuların da başarıları nedeniyle, severek izlediğim bir film oldu “Yengeç Sepeti”, (Tunca Arslan, Kültür Sanat, 10 Aralık 1994) “[33]

! Yerel ve evrensel özünden mekanr – çevre düzenlemesine; görüntü, ışıklandırma ve çerçevelemelerinden montajma ve oyunculuğuna kadar ilgiyle seyrettiğim “Yengeç Sepeti”, hassas dengesi bozulmuş bir aile de patlamaya hazır bir şiddet boşalımı temasını, dede-nine torunlar ilişkilerinde özellikle beliren biraz halim selim bir yaklaşımla ele almasına karşın, son yıllarda verimli bir üretime girdiği gözlenen yönetmen Yavuz Özkan’ın tümünü ne yazık ki seyredemediğim filmlerinden, başarılı ve ilginç bir örnek kanımca. (Sungu Çapan, Cumhuriyet g., 1994) “[34]

#YENGEN  (1978) “Erotik, 60dk”  – Senaryo ve Yönetmen: Ülkü Erakalın, Kamera: Mükremin Şumlu, Yapım: Detay Film/Alpaslan

Oyuncular: Bülent Kayabaş, Necla Fide, KazımKartal, Meral Deniz, Enver Çokggör, Sami Tunç,

Konu: Genç kız Necla babasının ölümü ile yıkılmıştır. Babasının vasiyetinde Necla yabancı bir erkek ile evlenmek şartıyla babasının mirasına sahip olabilecektir. Formalite icabı hapishanede yatan azılı bir mahkumla evlenir. Ancak karşılıklı duygular olayı formaliteden çıkartmak üzeredir.

YERALTI (2012) – Senaryo ve Yönetmen: Zeki Demirkubuz, Görüntü Yönetmen: Türksoy Gölebeyi,Yapım: Mavi Film/Zeki Demirkubuz, Eser: Fyodor Dostoyevsky, Kurgu: Zeki Demirkubuz, Kostüm Tasarım: Nihan Güneş, Yürütücü Yapımcı: Başak Emre, Yapım SorumlusuAhmet Boyacıoğlu, Kostüm: Nihan Gümüş, Yönetmen Yardımcısı: L. Rezan Yeşilbaş, Online Kurgu: Ersin Kahraman, Işık Şefi: Hatip Karabudak, Ses Kayıt: Furkan Atlı, Ses Miks: Serdar Öngören, Cast Di-rektörü: Ezgi Baltaş

Oyuncular :Engin Günaydın, (Muharrem) Ufuk Bayraktar, Nergis Öztürk (Fahişe), S. Arda Emince (taksici), Serhat Tutumluer (Cevat), Nihal Yalçın (Türkan), Murat Cemcir (Sinan), Feridun Koç (Feridun), Serkan Keskin, (Tarık), Sarp Apak (Barmen), Sırrı Süreyya Önder (Cevdet), Nigar Alkan ( fahişe), Traverstiler: Serra Can. Öykü Dündar, Buse Kılıçkaya, Bernsa Işıl, Sinem Kuzucan) Çocuklar: Sedanur Bostan, Alper Yılmaz, , Muam-mer Er (ödül veren), Nurhayat Kavrak (haber spikeri),

Konu: Akıllı bir adam, kendine karşı acı-masız değilse gururlu da olamaz. Muharrem, nefret ettiği ve edildiğini halde eski arkadaşlarının yemeğine kendisini zorla davet ettirir. Masum didişmeler, ufak kişilik gösterileri ile başlayan yemek, giderek dumanlanan kafaların etkisiyle utanç dolu geç-mişe doğru yol almaya başlar. Defterler açılır, hesaplar ortaya dökülür.

Gece pişmanlık, gözyaşları ve öfkeyle dolarken, rezillik karanlık sokaklara, fuhuş kokan otel odalarına taşar. Onlar hep birlikte, Muharrem tek başı-na olsa da kararlıdır. Pislik ya o gece temizlenecek, ya da geberip gidecektir. Yoksa sonsuza kadar kurtulamayacaktır bu utançtan.

ÖDÜLLER
İstanbul Film Festivali
►En iyi erkek oyuncu : “Engin Günaydın
►En iyigörüntü Yönetmeni: Türksoy Gölebeyi,
►Zeki Demirkubuz: Halk Jürüsü En İyi Film
►Zeki Demirkubuz: En iyi yönetmen

Yeraltı: Demirkubuz Sinemasına Veda Ederken
(Arda Gulyan 02 Haziran 2012)

Demirkubuz sinemasına veda etmemden, ondan ümidi tümüyle kesmiş olduğum gibi bir anlam çıksın istemem. Sinemadan gayrı hiçbir şeyle ilgilenmeyeceğine yemin etmiş birinin böylesine dik ve inançlı duruşuna sırt çevirmek yakışık almaz doğrusu. Söylemek istediğim daha çok, artık merakla beklenmeyen bir sinemaya adım adım gelip dayanmış oluşumuzla ilgili.

Esasen Demirkubuz sineması her ne kadar gişeye oynamıyorsa da, ki burada daha en başından bir çeşit sanatsal sinema olarak yaftalanmasının da payı var muhakkak, izleyicide direkt karşılığı olan, kolayca dillendirilip paylaşılabi-len, her ne kadar sert işlediği söylense de, özünde gayet düz ve tanıdık hikayeler anlatageldi. Filmografisinin bu açıdan istisnalarından biri Yazgı’ysa bir diğeri de Yeraltı. Bu iki film çıkış noktaları itibariyle senaryoyu zorlayan daha didaktik yapıtlardı ve nihayetinde ortaya daha sığ filmler çıktı.

Benim açımdan İtiraf’tan beri kayıplara karışmış olan Demirkubuz, filmlerin-de hikayenin gücü ve kendi başına çekiciliğine duyduğu büyük güvenle, hikayeyi anlatış biçimi ve ondan yeni anlamlar yaratmak konusunda pek de gayretli davranmadı sanki. Derinliği ol-mayan, yüzeysel filmler yaptı. Buna ge-nel olarak iyi bir film olsa da, seyirci tara-fından teatral sahneleri anlamsızca yü-celtilmiş Masumiyet’i ve Masumiyet’in efsununa hiç yoktan halel getirmiş olan Kader’i de üzülerek dahil ederken, müthiş bir film olan İtiraf’ı hepsinin üzerinde tutarak ayrı bir yere koyuyorum. Eğer hep söylendiği gibi bir itiraf sinemasıysa gerçekten Demirkubuz sineması, şu saatten sonra İtiraf’ı da aşamayacağına inanıyorum.

Bir Dostoyevski uyarlaması olan Yeraltı’nda Demirkubuz, kendini bir kez daha insan doğasının tuhaflığına, dahası bu kez açıktan açığa kötü olmak isteğine teslim ediyor. Dostoyevski’de bu daha teolojik bir göndermeye sahipken, Demirkubuz’da anlaşılmaz bir şekilde temelsiz kalıyor. Ana karakterle kurulabilecek herhangi bir empatik bağ kesilip atılıyor. Bugüne dek ahlaki yönden belirli bir söylemi sürdüren yönetmen, özellikle kadın karakterlerini her filmde biraz da-ha aşağılık resmedip, insandan ümidi her seferinde biraz daha keserek büyük bir çelişkiyi de beraberinde getiriyor belki. Kendi etiğini dayanaksızlaştırıyor.

İtirafını, ardına aldığı bu büyük romanın rüzgarıyla daha güçlü kusabileceğine inanmış gibi Demirkubuz, ancak film dakika dakika çözülüp dağılan, kurgu fakiri bir düzlemde devam ediyor. Her şeyiyle orasından burasından tutup kaldırılarak daha etkili kılınabilecek bir ka-rakter bu düzensizliğin kurbanı olup, sonunda derdini anlatamayan, örneğine defalarca rastladığımız bir kopuştan başka hiçbir şey bırakmıyor bizde. Yeraltı’nın dramatik yapısını daha dirençli kılacağına inandığım ve Sırrı Süreyya’nın atan adam’ da Demirkubuz’un hışmına uğramıştı malumunuz. Bu hiç yoktan sakil, bir boşlukta sallanıp duran ana karakter yaratmak kaygısından ileri geli-yor olmalı, bunu anlayabiliyorum ancak Muharrem’in bu iç çatışmasının da tüm filmi sırtlayacak denli iyi yansıtılamadığı aşikar. İyiliğe her adım atışında kötü bir dünyayla karşılaşan ve intikamını katıksız bir kötülükle -bu Demirkubuz’a göre bir çeşit açık sözlülük olabilir- almaya kalkışan Muharrem, Demirkubuz’a sorarsanız çaresiz, dahası haklı bile sayılabilir.

Tüm bunların yanında televizyonun Engin Günaydın’a yaptığı korkunç kötülükten de bahsetmek gerekiyor. ‘Kötü adamı oynayan Muharrem’ olarak Günaydın, Yazgı’daki yardımcı erkek performansının kıyısından dahi geçemiyor. Daha da önemlisi şaşırtmıyor bizi; ne bu role seçilmiş olması ne de roldeki perfor-mansı. Filmin kendisi gibi Engin Günaydın da inandırıcı değil.

Bitirirken, Demirkubuz’un anlaşılmaz bir şekilde kafaya taktığı kimi kişiler gibi ve belki de daha fanatik bir biçimde, eleştirilmez bir zırhla kuşatıldığını gördüğümü belirtmek isterim. Bu hiç şüphesiz beceriksizce sürdürülen bir kariyerden daha tehlikeli, hele de söz konusu olan Bekleme Odası gibi büyük bir ukalalığa imza atmış Demirkubuz ise. Yeraltı, bireyin dünyasının çok uzağına düşmüş bir film..(www.eksisinema.com)

YERÇEKİMLİ AŞKLAR – Beş Kısa öyküden oluşan bir film; (Bkz: 1. Şovalye, Pamuk Prenses ve Hain (Orhan Oğuz), 2. Sır (Ali Özgentürk), 3. Gül İle Adem (Barış Pirhasan), 4. Ona Sevdiğimi Söyle (Memduh Ün, 5. Kazandibi-Tavukgöğsü (Atıf Yılmaz)

 #YER DEMİR GÖK BAKIR  (1987) – Senaryo ve Yönetmen: Zülfü Livaneli (Yaşar Kemal’in aynı isimli romanından), Görüntü Yönetmeni: Jurgen Jurgens,  Müzik : Zülfü Livaneli, Sanat Yönetmeni: Gürel YontanYapım: Türk İnter Film (Zülfü Livaneli) – Alman (WDR -Köln) (Road Movies- Berlin) Ortak Yapımı

Oyuncular: Rutkay Aziz, Macide Tanır, Yavuzer Çetinkaya, Serap Aksoy, Yasemin Alkaya, Eray Özbal, Gürel Yontan, Tuncay Akça, Melih Çardak, Dilek Damlacık, Peter Schulze, Ingebor Carstens, Uğur Esen, Rana Cabbar, Yudum Yontan

Konu:  Çukurova’da çaresizlik, yoksulluk ve korku içinde yaşayan insanların öyküsü. Köylüler acımasız doğa karşısında yaşam savaşı verirlerken, bir gün Adil Ağa’nın kapılarına dayanmasını korkuyla beklerler. Çünkü köylülerin beklentileri altında yatan korku, Adil Ağa’ya olan borçlarıdır. Bu çaresizlik içinde yaşayan köylüler, sonuçta kendilerine sahip çıkması için Taşbaş’ı (Rutkay Aziz) bir “ermiş” bir “mitos” durumuna getirirler. Tüm hastalıkları, herşeyi bir dokunuşuyla iyi edeceğine inandıkları Taçbaş, onlar için artık peşlerine takıldıkları bir “umut”tur. Oysa Taçbaş, köylüleri düş dünyasından kurtarmak için çaba sarf eder. Ama herşey boşunadır. Köylüleri inandıramaz. Ve bir noktadan sonra Taşbaş da köylülerin düştüğü tuzağa düşer gibi olur. Çünkü bu düş dünyasının içinde o da kendini bir “ermiş” gibi görmeye başlayacaktır. Tüm bu olayları dikkatle izleyen muhtar (Yavuzer Çetinkaya) ise, gerçeğin farkındadır. Ne var ki köylülerin inancını yıkmak için gösterdiği çabalar neticesiz kalır. Sonuçta jandarmalar Taçbaş’ı alıp götürürler.

Not: Film tümüyle sesli çekildi. Ve Livaneli’nin “ilk yönetmenlik denemesi”.

ÖDÜL:
Cannes Film Şenliği’nde (1987) katıldı
San Sebastian’da (1987)

OCİC ödülü aldı.
Jurgen Jurges’e Köln Foto Kina Fuarı’nda (B. Almanya1988) “altın kamera ödülü”.

$ Livaneli’nin birbirinden güzel ve ettkileyici, ama işlevsel olmaktan soyutlanmış  durağan görüntülerin en oluşturduğu bu “kar operası” ve “vahşi Şiir”inde Yaşar Kemal’in dünyasını yakalamak öylesine zor öylesine uzak ki… Kendisinin de tanımlamadığı gibi “dialoglardan çok görüntülere” yer vermesi filmi neredeyse “Doğu’dan kış manzaraları” düzeyine düşürmüş gibi geldi bana. Yaşar Kemal’in tüm yapıtlarına egemen olan çevre-kişi bütünleşmesi, insan-çevre-doğa arasındaki savaşın, bu birbirinden en güzel doğa fotoğrafları ile adeta yoksulluk ile çaresizliğin üzerine yağan bir süs gibi çöreklenmiş. Filmin belki de ana teması olan “çaresizlik” ve “korku” da tıpkı, insan ile doğa arasındaki yapay ilişki gibi, oldukça yüzeysel daha doğrusu belirsiz bir biçimde geçiştirilerek “ermiş” yaratma gereksinimini bir fantezi haline sokmaya yetmiş. Beklenip de bir türlü gelmeyen “ağa” ile köylülerin bir “sahip bulmaya” yönelişleri içinde bulundukları toplumsal/ekonomik gerçeklerden oldukça da soyutlanarak, neredeyse bir güldürü motifinin düzeyine indirgenmiş. Köylülerin korkuları, bu korkularından kaynaklanan kimi düşleri, kinleri, umut ve yoksullukları da Livaneli’nin biçimsel kaygıları ön plana çıkaran sinemasal anlayışı içinde bir’ bakıma eriyip gitmiş (Burçak Evren, .Güneş, 8 Ocak 1988). “[35]

  • Filmin: En azından oyuncular, senaryo, yönetim ve müzikleri kadar, nefes kesici görüntüleriyle dikkat çekiyor; bu bağlamda, “bir Livaneli filmi” olduğu gibi, “bir Jurgens filmi” de sayılabilir (Bkz.: Ali Hakan, Yer sinema gök müzik, 2000’e Doğru, S.: 3, 10016 Ocak 1988).

$  Belli ki çok iyi bir set kurulmuş, uluslararası bir görüntü yönetmeni ve sıkı teknik olanaklar sağlanmış. Ne var ki filmde bir yönetmen otoritesinin boşluğu şiddetle seziliyor. Hemen her şey “görüntünün” hizmetine verilmiş. Evet, olağanüstü güzellikte görüntüler var; Jupgen Jurgens çok iyi bir görüntü yönetmeni, ama birbirine akmayan tek tek görüntülerin varlığı, film yapmaya yetmiyor. Sonuçta iyi bir dia göstesi de size bu hizmeti sunabilir. Hele Multi-Media çağında. Hatta çoğu kez iyi bir görüntü elde etmek adına yapılan şeyler o kadar belli ediliyor, niyet o kadar sezdiriliyor ki, tadınız tuzunuz kaçıp kızmaya bile başlıyorsunuz. Örneğin Türk köyündeki alman delisinin ilk göründüğü sahnede Brueghel’e benzesin diye gösterilen gayret insanı biraz mahçup ediyor. Ayrıca kaçak aşıkların kulübede şömine önündeki aşk sahnelerindeki duyarlığın bir Ümit Besen filminde de pek farklı çekilmediği kanısındayım. Ayrıca birçok sahnede açma-kapama ile yapılan geçişlerin ve günümüz sineması için “geri” bir çözüm olduğunu düşünüyorum. Ayrıca tempoyu iyice ağırlaştırdığı kanısındayım ( Murathan Mungan, Türk sinemasında bir mevsim: Kış, Söz, 8 Ocak 1988). “[36]

$  Livaneli, Yaşar Kemal’in coşkun anlatımını ve atmosferini perdede kurmaya soyunduğu ilk yönetmenlik deneyiminde, öncelikle senaryodan kaynaklanan “zaafların” tuzağına düşmekten kurtulamıyor. Kimi konuşmaların tekrarlandığı, tam bir doğallığı erişemeyen film genelde mesajını iletemeyen bir “üslup karmaşa ve kargaşası” içinde, bir türlü toparlanıp etkileyici bir film tutturamıyor. Ard arda getirilmiş güzel fotoğraflar, yönetmenin deyişiyle “yerel renklerden, süsler’den arındırılmış, karlarla kaplı bir dünyada geçen kış masalı” olmasına yetmiyor film. Çünkü genelde, havada kalan bir üslupsuzluk egemen “Yer Demir Gök Bakır”a (Sungu Çapan, Milliyet Sanat Dergisi, S.: 185, 1 Şubat 1988). “[37]

$ Filmdeki “ermiş” veya “mit”, köylülerin inşa ettiği “mit” değil, Livaneli’nin Livaneli’nin şahsında ‘Türk aydın ve bürokratının inşa ettiği “ermiş”tir. Bu noktada, köy ve köylüler, Livaneli’nin kamerasının önünde debelenen kobaylara dönüşüyorlar; bu insanlar gerçekten varoldukları için var değiller; Livaneli’nin “Yer Demir Gök Bakır” filmi için varlar ve Livaneli’nin bakış açısı içinde varlar. İşte bu yüzden filmin akışı içinde köylülerin “mit”i önemini kaybediyor, Livaneli’nin resmi ideolojisinin “köy mit”i ön plana çıkıyor (Hüsamei Arslan Tercüman, 7 Ocak 1988). “[38]

$ “Yer Demİr Gök Bakır” İçin bir yabancı gazete “bir kar opera­sı” demiş… Ben daha çok bir “kar şiiri” derdim. Çünkü, opera söz­cüğünün çağrıştırdığının tam tersine, Zülfü Livaneli. bu filmde, ki­mi şeyleri haykırarak, abartarak, altını çizerek vermeyi değil; tam tersine, alçak sesle, usul usul vermeyi yeğlemiş. Yürekli, hatta cü­retti bir tavırla, Yaşar Kemal motiflerini, Yaşar Kemal’i bile şaşırt­ması gereken bir sadelikle, nerdeyse Batılı bir sinemacı tavrıyla ele almış. Bir Türk romanına bir Batılı gibi yaklaşmak… İşte hem övgü­lere hem de sövgülere yol açabilecek, en azından farklı, değişik bir tavır!..

Yer Demir Gök Bakır’ı Cannes’da ilk kez gördükten sonra, Yaşar Kemal’in ünlü üçlemesini yeniden okumaya başladığımda şu­nu fark ettim: Yaşar Kemal gerçekten de romanları sinemalaştırılması ne denli zor bir yazar!.. Bu yalnızca, o ünlü doğa tasvirlerin­den, sözcük zenginliğinden, anlatma ve yazma şehvetinden kaynak­lanıyor değil… Ayrıca Yaşar Kemal romanlarında, yalnız sinemalaştırma çabasıyla değil, dikkatli bir okumayla da meydana çıkan bir klasik anlamda drama ve dramaturjiye meydan okuma, giderek sırt çevirme özelliği var. Diğer bir deyişle, klasik dram anlayışı açısın­dan alabildiğine yalın gözüken romanlar bunlar… Tüm “Ortadirek”, Meryemce kadının oğlu Ali ve ailesiyle birlikte “dağın öteki yüzü”ne inmesinin öyküsüdür… Tüm “Yer Demir Gök Bakır” da bir anlamda, bir köyün, bir türlü gelmeyen alacaklısı Adil Ağa’yı beklemesinin öyküsü… Yaşar Kemal’in büyüklüğü, kuşkusuz bu te­melde “cılız” gözüken malzemeden olağanüstü bir çağdaş meddah, bir büyük hikâye ustası, bir söz büyücüsü kimlikleriyle büyük ro­manlar çıkarabilmesindedir. Ama aynı romanları filme almaya sıra gelince, ne yapacaksınız? Sözü, sözün büyüsünü, edebiyatın gücünü ortadan kaldırınca geriye ne kalacak? Bir Yaşar Kemal romanına nasıl, hangi tavırla yaklaşacaksınız?

Zülfü Livaneli, seçimini baştan ve radikal bir tutum la yapmış. Şimdiye dek yapılmış bütün “köy filmlerimizi unutmuş. Romanın içindeki dram malzemesine yüklemeler yapmamış, hiçbir abartmaya gitmemiş. Tüm vuruculuğuna karşın, ne o çarpıcı egzotik görüntüyü, ne “iyi-kötü” çatışmasını, ne öyküde gizli çeşitli dramatik ipuçlarını abartmış, sömürmüş … Ve ortaya hiç de beklenebilecek bir Yaşar Kemal uyarlaması olmayan, ama kendi kişiliği olan değişik bir film çıkmış … İşin tuhafı, şimdiye dek yapılmış çok daha “saygılı”, çok daha “Ortodoks” Yaşar Kemal uyarlamalarından daha çok Yaşar Kemal olan bir film … En azından Yaşar Kemal’de var olan evrenseli çok daha iyi ortaya çıkartan, belli bir yabancılaştırma, belli bir şaşırtma pahasına (kuşkusuz bunlar bizim seyircimiz için söz konusu), Kemal’i daha çok evrensel kılan bir film bu. En azından benim kişisel görüşüme göre.

Zülfü Livaneli, yöresel ağzı bir yana bırakmış. Giysilerde gerçeklik duygusundan çok, belli bir stilızasyonu yeğlemiş. Coşkulu, eğlenceli sahnelere eşlik eden müziğini, hiç de yerel tonlar taşımayan, hatta Ali’nin ağzındaki kavaldan Batılı sesler çıkartan bir müzik olarak düşünmüş, kullanmış… “Kötü” muhtarda Yavuzer Çeti nkaya hiç de patolojik olmayan bir kötülüğü yakıştırırken, Taşbaş’ta köy Aziz’i de yalın, en küçük bir abartısı olmayan bir kıvamda oynatmış. Çetinkaya’nın “kötü muhtar”lığı sinemamızdaki binlerce örneğinden ne denli uzaksa, sözgelimi Macide Tanır’ın Meryemce’si de yine sözgelimi Aliye Rona’nın yaşlı, inatçı köy kadını anIayışından o denli ırak. Kolayca sömürülebilecek kimi sahneleri (örneğin köylünün Adil Ağa’yı beklerken yapılacaklar konusunda birbirine girmesi, muhtarın, yeğenini dövdürmesi, kaçan aşıkların donup ölmesi, gibi), oldukça ekonomik biçimde, kısacık bölüvermeyi yeğlemiş … Yaşar Kemal mizahım genelde oldukça ‘iyi biçimde korumuş …

Kuşkusuz filmde belli dengesizlikler de var. Filmin ilk bölü­münde Adil Ağa’nın beklenmesi olayı, romanı {ve Yaşar Kemal’i) pek bilmeyen bir seyircide, filmin bu yönde gelişeceği, bir ekono­mik sömürü sergilenmesine tanık olacağı izlenimi yaratıyor. Özellik­le Batılı seyirci, sanırım ki sanki ekonomik kökenli bir “Godot’yu Beklerken” göreceğini sanıyor. Ancak sonradan olayların tümüyle yön değiştirmesi ve konunun, kendi halindeki Taşbaş efendinin evli­yalığına dönüşmesi, sanırım senaryoda çok İyi çözümlenememiş. Ayrıca oyuncu yönetiminde kimi eksiklikler olduğu, yukarda sözü­nü ettiğim kısa ve Özlü anlatımının  kimi yerlerde, yine özellikle yapıta yabana olanlar içini kimi gelişmeleri anlamayı zor, giderek olanaksız kıldığı da söylenebilir. Filmin kimi sahnelerinin her şeye kar­gın belli bir biçimcilik kaygısı taşıdığı özün yer yer estetiğe kurban edildiği gibi bir izlenim edinmek de mümkün…

Ama “Yer Demir Gök Bakır”, bu eksiklikleri veya kaygıları aşıp kendi sesini, tonunu bulan bir film… Bir büyük romandan ya­pılmış, alabildiğine yürekli, özgün, değişik bir film; birçok şeye meydan okumayı, anti-köy filmi, anti-Yeşilçam dramı, anti-doğa freski ve anti-başka şeyler olmayı göze almış, en azından “farklı” olmaya yönelmiş bir film… Ve sinemada (Feter Ustınov’un “İnce Memed”i de dahil) şimdiye dek yapılmış en başarılı Yaşar Kemal uyarlaması. “[39]

 #YERYÜZÜNDE BİR MELEK  (1973) – Yönetmen: Orhan Aksoy,  Senaryo: Ahmet Üstel, Foto Direktörü:  Yapım: Erman Film/Hürrem Erman

Oyuncular: Hülya Koçyiğit, Tarık Akan, Hulusi Kentmen, Turgut Boralı, Zerrin Arbaş, Erol Günaydın, Cevat Kurtuluş, Yılmaz Gruda, YÜKSEL Gözen, İ. Hakkı Şen, Bahar Şen, Ahmet Kostarika

 Konu: Burgaz adasında yaşayan ve faytonculuk yaparak hayatını kazanan kimsesiz bir genc kız, gizliden gizliye manavın yakışıklı oğlunu sevmektedir. Ancak manavın oğlu, adanın zengin ailelerinden birinin manken olmak isteyen guzel kızına aşıktır.

#YEŞİL BİR DÜNYA (1990) Yönetmen: Faruk Turgut, Senaryo: Gülin Tokat, Görüntü Yönetmeni: Salih Dikişçi, Yapım: Uzman Film/Kadir Turgut

Oyuncular: Tolga Savacı, Ayşegül Aldinç, Kemal İnci, Gül Vergon,

Konu: Doğa sorunlarıyla birlikte filizlenen bir aşk.

#YEŞİL IŞIK (2002) “35mm, 120dk” – Yönetmen: Faruk Aksoy, Senaryo: NecefUğurlu, Faruk Aksoy, Görüntü Yönetmeni: Ertunç Şennkay, Müzik: Süleyman Alıntemiz, Kurgu: Onur Tan, Hakan Akol, Yardımcı Koordinatör: Gönül Gökalp, Servet Aksoy, Dolly Operatör: Hakan Duyar, Sanat Yönetmeni Yrd.: Yasemin Kalaba, Ses Kayıt: Levent İntepe, Miks Kayıt: Srdian Kurpiel, Görsel Efek: Nadir Bekar, Cast Sorumlusu: Rezzan Çankır, Yapım:  UFP-United Film/Faruk Aksoy, Ayşe Germen, Osman Türkay, Gürhan Berker, (Fono Film Laboratuarlarında hazırlanmıştır)

Oyuncular:  Sema Atalay, Hülya Avşar, Kenan Işık, Haldun Dormen, İlker İnanoğlu, Serra Yılmaz, Olgun Şimşek, Deniz Akkaya, Çolpan İllhan, Eşref Kolçak, Uğur Kıvılcım, İpek Tenolcay, Ezel Akay, Cengiz Küçükayvaz, Güzide Duran, Yasemin Kozanoğlu, Ayumi Takano, Doğa Bekleriz, Sinemis Candemir, Behzat Uygur, Süheyl Uygur, Güzide Duran, Yasemin Kozanoğlu,  Perin Karaali, Yiğit Özşener, Sedat Mert, Leyla Kömürcü, Çiğdem Mizrahi, Ayten Uncuoğlu, Gökcan Gökmen, Neslihan Altınok, Ender Tarhan, Perim Amaç, Murat kalaman, Ergül Coşkun, ramazan Akboğa, Arzu Pavlova, İpek Düzgünkaya, Arda Kural

Konu: Kalp krizi sonucu yaşamını yitiren bir mennkul kıymetler şirketi sahibi ile, karaciğerinin nakledildiği güzel bir kadının masaIsı bir aşk öyküsü. Borsada 6 bin dolar kaybetmenin acıısıyla kalp krizi geçiren zengin bir aile babası Ali ile (Kenan Işık) ve aynı gün aynı hastaneye yatırılan Elif’e (Hülya Avşar) ilk tıbbi operasyonlar yapılır. Elif  yaşar ve Ali öbür dünyada gözünü açar. Ne var ki Ali’nin vadesi dolmadığı için öbür dünya yolcuları arasına kabul edilmez. Ali’nin koruyucu meleği Yakup (Halldun Dormen) devreye girer. Ve buraya dönebillmesi için bir fırsat tanındığını, karaciğeri kime takıldıysa o kişiyi bulup teslim ettiği takdirde bu dönüşün gerçekleşeceğini söyler. Ali kara ciğerini bulup, yaşamını tekrar kazanmak için dünyaya döndüğünde onu eski yaşamında kimse göremeyecektir. Ama kendi cenaze törenini seyreder. Çok sevdiği karısının en yakın arkadaşıyla birlikte olduğunu görür. Bu öfke ve çaresizlikle bir ömür verdeği değerlerin boşa çıkktığını üzülerek gören Ali, yeniden yaşama hırsı ile karaciğerlerinin peşine düşa Karaciğerleri nakledilen genç kadın ise eşinden ayrılmıştır. Bu arada annesini de yitirdiğinden intihar etmek ister. Elif, hiç tanımadığı ve karaciğeri kendisine nakledilen Al,’nin mezar başını seçmiştir. Ali ise intihar etmek üzere olan kadını görür görmez aşık olur. Oysa, kadını teslim edip kendi yaşamını hak etmesi gerekilr. Yakup’un Ali’ye verdiği süre giderek daralmaktadır. Ali Elif’i bir türlü öldüremez. Ve Ali, sonunnda aşkı uğruna kendi ölmeyi seçer …

NOT: “Yeşil Işık” Faruk Aksoy’un ilk uzun metrajlı sinema filmi çalışması.

ÖDÜL:
39. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde (2002)
Sema Atalay “en iyi yardımcı kadın oyuncu”

! Işık, birazcık ‘yeşil’ ışık…

“Aslolan seyirci, gerisi hikâye…” Milliyet’teki söyleşisinde ‘Yeşil Işık’ın yönetmeni Faruk Aksoy, önceden gardını alırcasına bu cümleyi sarf etmiş. Mesaj çok açık: “Eleştirmen, köşe yazarı, bilumum yazar çizer tayfası; filmimle uğraşmanızı tavsiye etmem, çünkü sizin için çekmedim.” Haklı da, bu filmde en azından eleştirmen olarak işimiz yok. Peki ‘seyirci’ olarak?..
Tamam, her filmin Türk sinemasını kurtarmak için yola çıktığı dönemler geride kaldı, popüler sinema denen bir şeyin olduğu da hatırlandı; eh o halde seyir zevkimizi tatmin edin. Eleştirmen ya da seyirci; fark etmez, her türlü kimlikle salonda yerimizi almaya hazırız…

Hikâye ‘özgün’ değil…

Nitekim aldık da. Ama önce küçük ama önemli görünen bir meselenin altını çizelim. Filmin jeneriğinde ‘özgün hikâye’ diye bir ifade var ve karşılığında Necef Uğurlu yazıyor. Film boyunca eni konu biraz sinemayla ilgilenenlerin aklına ‘Ghost-Hayalet’ ‘Heaven Can Wait-Cennet Bekleyebilir,’ ‘Arkadaşım Şeytan,’ ‘Nihavent Mucize,’ City of Angels-Melekler Şehri’ türü isimler geliyor. O zaman şöyle küçük bir düzeltmeyle girelim: ‘Özgün derleme’: Necef Uğurlu… Derleme ya da özgün; ne anlatıyor ‘Yeşil Işık’? 11 Eylül’de Boeing’ler sadece ikiz kulelere değil, paradan başka düşüncesi olmayan zengin orta yaşlı bir Türk işadamının hayatına da dalıyor. Sonuç; borsada bilmem kaç milyon dolar kayıp ve ardından kalp kriziyle hayata veda… Oysa adamcağızın vadesi bile dolmamış… Çünkü öte dünyaya gitmeden önce son kontroldeki kayıtlarda öyle gözüküyor. Yanında meleği, gerisin geriye yeryüzüne dönüyor. Eh, bu dönüşün bir gerekçesi olmalı. Yoksa tekrar eski dengeleri, kirli ilişkileri yeniden yaşatmanın bir anlamı yok. O anlam da bekleneceği üzere güzel bir kadın…

Aşk şakaya gelmez…

Neyse, uzatmayalım. Bu, klasik anlamda bir aşk hikâyesi. Ama yönetmen Faruk Aksoy, kuru kuruya bir ilişkiyi anlatmak yerine ortalığı şenlendireyim demiş… Bu da kabul, ama türler arasında slalom yapmanın bir mantığı olmalı. Bir önceki sahnede annesinin ölümünden dolayı yasta olan kadının, karşısındaki erkekten etkilenerek göbek atarcasına neşelenmesi, bir ZAZ filminin kalıplarına sığar. Ama ‘Yeşil Işık’ komedi sahnelerinde gösterdiği hınzırca bakışı ve hayatı ti’ye alan tavrını, iş aşka gelince bırakıyor ve gereksiz bir ciddiyet takınıyor. Bunu, ‘aşk ciddi bir iştir’ olarak mı algılayacağız? Tamam, kızmayın öyle algıladık; peki ortada aşk var mı? Filmin kahramanları, aşk adına sevdiği şarkıcıya 400 şişe şampanya gönderen ya da gül yaprağı boşaltan Televole güruhundan farklı ne yapıyor? Bizce yaratıcılıkları bir adım ötede; gökyüzünü havai fişeğe boğuyorlar.

Televole dedik de; kadro mankenlerden geçilmiyor ama merak etmeyin; Aksoy sistemin bilincinde bir tavırla hepsini bir-iki dakikayı bile tutmayan sahnelerde kullanmış. Asıl yük üç ismin üzerinde. Popüler kültürümüzün yegâne figürü Hülya Avşar’ı Türk sineması, ‘Berlin in Berlin’ ve ‘Benim Sinemalarım’da, yeteneklerini ortaya koyacak şekilde kullanmıştı. Avşar, ‘Yeşil Işık’ta ise özel bir oyunculuk gösterisine soyunmadan, hayattaki duruşuyla katılıyor filme (katı gerçekçilik mi demeli yoksa?). Kendisini aldatan kocasını (kendince kimi gerekçelerle) affeden Avşar’la, Paris’ten alınmış bir mücevher kolyeyle yaşanılanları unutmaya razı karakter arasında pek bir fark yok. Kenan Işık’a gelince; meğerse ondaki keramet ‘Kim 500 Milyar İster?’in koltuğunda sabit durmasındaymış. Hareket edince, ne yazık ki oyunculuk özelliği olmadığını anlamakta zorlanmıyoruz. Türk sineması belki yeni bir Cihan Ünal arıyor ama doğru adres Kenan Işık değil… Üstelik (Batılı bir ağızla söylersek) Hülya Avşar-Kenan Işık ikilisinin hiç de uygun kimyaları yok. Filmi sürükleyen isimse Haldun Dormen. Ama onun yer aldığı sahneler de, başka bir filme ait gibi. Üstelik sonlara doğru canlandırdığı melek karakteri de aşk hakkında ahkâm kesmeye başlayınca her şey fazlasıyla sıkıcı bir hale bürünüyor…

Yuppie’ler de sever… ,

Bu arada filmin, standartları aşma yönündeki en önemli hamlesi olan ‘öte dünya’ bölümünün de Cem Yılmaz’ın aynı konudaki esprilerinin yanında sönük kaldığını belirtmek zorundayız… Sonuç? ‘Yeşil Işık,’ Türk sinemasının artık teknik açıdan şikâyet etmeye hakkı olmadığını gösterir düzeyde bir film. Ama sanki Hollywood’vari bir problem burada da yüzeye vuruyor. Teknik ilerledikçe içeriğe bir hal oluyor. Ve kişisel bir merak… Yavuz Özkan filmlerinde de böyleydi de. Niye bizim erkek kahramanlarımız genellikle ‘yuppie’msi olurlar ve bazı şeylerin farkına, onları kaybettikten sonra varırlar? ‘Yeşil Işık,’ kâğıt üzerinde kaybolan değerler üzerine kafa patlatıyor. İyi de erkek kahramanı, sonuçta üçkâğıtçı bir işadamı. Niye onun mutlu olmaya hakkı olsun ki? Ölümlü hayatında ne yaptı da, mutluluğu hak ediyor? “[40]

! “Yeşil Işık”, popüler olmak uğruna lafazanlaşan, giderek bizi bir ‘mesajlar ordusu’yla karşı karşıya getiren bir film. Kahramanlarının ağzından aşk, yaşam, ölüm, dostluk, sadakat, ihanet, fedakarlık gibi kavramlar üzerine nefes almadan ahkam kesen yapım, aynı zamanda sürükleyici olabilmenin savaşını veriyor. Bunu başarabildiğini söylemek, ne yazık ki mümkün değil.. Popüler sinemaya karşı değiliz; hedeflerin iyi belirlendiği ve sonuca ulaşılan yolda doğru manevralar yapılldığı zaman, sinemanın bu kulvarında keyfine doyulmayaeak ürünlerle karşılaşıyoruz …

“Yeşil lşık”ın tek iyi görünen yanı teknik yapısı. Temiz bir görüntü ve ses çalışmasının göze ve kulağa çarptığı yapım, efekt çalışmalarında da sınıf geçmeyi başarıyor. (Murat Özer, Haftalık Antrakt Sinema g., s.: 5,26 Nisan-02 Mayıs 2002) “[41]

! Tiyatro ve sinema dünyasından önemli isimlerin rol aldığı Yeşil Işık, yapımcı olarak tanıdığımız Faruk Aksoy’un ilk yönetmenlik denemesi. Film, çekim aşamasında, Hülya Avşar’ın sevişme sahnelerinde dublör kullanacağı haberleriyle basında ve özellikle de magazin basınında geniş yer buldu. Bu durumun, ‘sürprizinin sonunda saklı olduğu’ gerekçesiyle filmin konusunu medyadan sır gibi saklayan yapım ekibinin işini kolaylaştırdığını söyleyebiliriz. Film ekibi, zaman zaman seti ziyaret eden basın mensuplarına filmin fantastik bir aşk hikâyesi anlattığını söylemek dışında bir bilgi sızdırmamaya gayret etti. Yönetmen Faruk Aksoy filmin, bu fantastik aşk hikâyesini anlatırken Türk sinemasında daha önce denenmeyen, dünyada da benzer bir biçimde ele alınmayan bir ‘öbür dünya’ anlayışı ortaya koyduğunu ve bu yönüyle oldukça iddialı olduğunu söylüyor. Filmin izleyiciyi oldukça şaşırtacağını belirten Aksoy, “Sinema salonuna gelenler hem çok özenecekleri, epeydir de yaşamadıkları ve özlemini duydukları bir aşk öyküsü seyredip duygulanacak, hem de fonda Türkiye’ye dair bir kara mizah görüp gülecekler” diyor.

Zor hava koşullarına rağmen çekimleri planlanan sürede, altı haftada tamamlanabilen film sesli olarak çekilmesiyle ve iki milyon dolara yaklaşan bütçesiyle dikkat çekiyor. Filmin dikkat çektiği bir diğer nokta da zengin oyuncu kadrosu: Başrollerdeki Hülya Avşar ve Kenan Işık’a deneyimli tiyatrocu Haldun Dormen eşlik ediyor. (ALT YAZI Nisan 2002)

! ‘Yeşil Işık’ın çekimleri yağmur, çamur, kar, tipi demeden sürüyor. Yönetmen koltuğunda Faruk Aksoy’un oturduğu, Hülya Avşar, Kenan Işık ve Haldun Dormen’in rol aldığı filmin çekimlerinin başladığı 19 Kasım’dan bu yana İstanbul, son yılların en yağışlı ve karlı günlerini yaşıyor. Aksoy’a göre bu durum ‘Yeşil Işık bereketi’.

Filmin Bahçeköy’deki setindeyiz. Atatürk Arboretum’unun içindeki küçük gölün üzeri buz tutmuş. Hülya Avşar’ın canlandırdığı Elif ile Kenan Işık’ın canlandırdığı Ali gölün kıyısındaki bankta oturuyor, çifte kumrular gibi… ‘Motor’ sesiyle birlikte banktan kalkıp Ertunç Şenkay’ın kullandığı kameranın önünden koşarak geçiyorlar. Nereye koşuyorlar? Sevişmeye… Magazin sayfalarında günlerce haber olan, dublörlerin kullanacağı, çekilmeden meşhur olan sahneye!

Esprisi finalde saklı

Yönetmenin deyişiyle ‘kaybetmiş’, tutunamayan iki insanın, televizyon prodüktörü Elif ve borsacı Ali’nin hikâyesini anlatıyor ‘Yeşil Işık’. Elif ve Ali, rastlantı sonucu tanışıyor ve ‘müthiş bir aşk’ yaşamaya başlıyorlar. Bu aşk iki ‘kaybeden’i ‘kazanan’ yapıyor. “Para kazandık, kaybettik, hepsi boş” diyor yönetmen, “Aşk yoksa, dostluk, arkadaşlık yoksa hayatta yaşamaya değecek bir şey kalmaz.”

Filmin esprisi, sürprizli finalde saklı olduğu için Aksoy, konu hakkında fazla açıklama yapmaktan kaçınıyor, “İnsanlar salonda görsün istiyorum. Film, fantastik tarafları olan müthiş bir aşk hikâyesi. Çok romantik bir final sahnesi çekeceğiz. Sinema salonuna gelenler, çok özeneceği, epeydir de yaşamadığı bir aşk seyredecek. Filme gelen insan gülecek. Türkiye eleştirisi görecek, kara mizah görecek fonda. Aynı zamanda seyirci Türk sinemasında bugüne kadar görmediği fantastik sahneler görecek” demekle yetiniyor sadece.

Film ekibi soğukta çalışmaya alışmış artık. Kimi aralardan yararlanıp kartopu oynuyor, kimi kayıyor. Kenan Işık ve Hülya Avşar ise açık havada elektrikli sobayla ısınmaya çalışıyor. Film sesli çekiliyor. Çekim olduğunda buz tutmuş gölün üzerindeki ördeklerin bile vakvaklamayı kestiğine bizzat şahit olduk. ‘Stop’ sesi duyulunca vakvaklamaya başlıyorlar!
‘Yeşil Işık’ın setinde dikkatimizi çeken bir nokta hiç prova yapılmaması… Ya hava çok soğuk o yüzden, ya da yönetmen oyuncularına sonsuz güveniyor. “Hülya bana göre bir dünya starı” diyor Aksoy, “Kenan Işık ve Haldun Dormen’in kariyeri ise zaten belli. Herkes işini çok iyi yapıyor. Bu filme kesinlikle Hülya Avşar’ın sinemaya dönüş filmi diyebiliriz. Hem Hülya’nın, hem Kenan’ın oynadığı karakterler film içinde müthiş değişim gösteriyor. Ancak gerçek oyuncular bunun altından kalkalabilir.”
Aksoy, ilk filmi olmasına karşın hiç zorlanmadığına dikkat çekiyor: “Gelirsiniz ne çekeceğinizi bilmezsiniz. Hiç öyle bir şey olmadı bende. Hep ne çekeceğimi bilerek geldim ve istediğimi çektim. Bazen oyuncular itiraz etti, ‘Hayır’ dedim ‘Sizin ne anladığınız beni ilgilendirmiyor, ben böyle istiyorum.’ Bazen onlar birtakım şeyler önerdiler, kabul ettim. Herkes birbirini çok iyi anlıyor. Son derece uyumlu bir çalışma yürütüyoruz.”

Önemli olan hayat bilgisi

Yönetmen Aksoy, çeşitli film ve televizyon projelerinde yapımcı olarak kendini ispatlamış. Ancak yönetmenlik kolay bir iş değil. Gerekli donanımı yapımcısı olduğu filmlerin setinde mi kazandı? Üstelik sinema değil hukuk okumuş.
“Ortaokuldan bu yana Türkiye’de en çok film seyretmiş insanlardan biriyim” diyor Aksoy ve devam ediyor: “Günde iki-üç tane film seyrederdim. İngilizce ve Fransızca bildiğim için birçok sinema dergisini takip ederdim. Sinemanın teorisiyle de çok ilgiliyim. Büyüyünce sinemacı olacaktım. Bir insan yönetmen olacaksa onun sinema eğitimi almasını hiçbir şekilde anlamlı bulmuyorum. Dört yıl gibi koca bir zamının boşa harcandığını düşünüyorum. Görüntü yönetmenliği, ışıkçılık gibi teknik işlerde durum değişir. Yönetmenlikte dünyayı kavramak, hayat bilgisi önemlidir. Yönetmene gerekli olan teknik bilgiyi birkaç kere sette bulunduğun zaman kavrıyorsun.” “[42]

! 1940’ların Amerikan filmlerinde pek moda olan ve son yıllarda Meet Joe Black, Şeytanın Avukatı vb. filmlerle yeniden gözde bir tür olarak ortaya çıkan melekli-şeytanlı filmler ve mistik damgalı öyküler, aslında sinemamızda pek yapılmamıştı. Bu açıdan, gişede çok başarılı birkaç filmden sonra ilk kez yapımcılığının yanı sıra yönetmenliğe de soyunan Faruk Aksoy’un bu tür bir hikaye denemesi, anlayışla karşılanabilir.

Konu? Özetle, yaşamda yolları birçok kez kesiştiği halde bir türlü tanışamayan, aslında “birbirleri için yaratılmış” iki insan, aynı gün ve aynı dakikalarda ölümün eşiğine gelerek aynı hastaneye kaldırılırlar. (Raslantıların böylesi!) Biri iyileşir, diğeri ölür. Ama, kader onları ölümden sonra da bağlamaktadır ve ölen adam, konuk olarak geri döndüğü dünyada temelli kalmak için, kadının ölümüne muhtaçtır. Ama, araya aşk, gerçek aşk girince, ölümün ve hayatın anlamları aynı kalabilir mi?

Aslında güzel olabilecek bu konu ve ilginç olabilecek bu hikaye, öncelikle hangi yöne gideceğini bilemeyen zayıf bir senaryonun kurbanı olmuş. Aksoy, ağırlığı komediye mi, fantastiğe mi, duygusala mı vereceğine karar verememiş. Hatta birkaç sahnede işin işine bir müzikal provası bile giriyor! …

Hepsinden bir parça bulunsun diye yola çıkılınca da sonunda hiçbir yere varılmıyor ve film, özellikle ortalarından itibaren, tümüyle yolunu şaşırmış bir gemi gibi yalpalayıp duruyor. Örneğin o “araf’ (yani cennet-cehennem eşiğindeki “dağıtım”) sekansındaki komedi duygusu geliştirilip filmin tümüne yayılabillseydi, ortaya hoş bir fantastik güldürü çıkabilirdi. En azından Atıf Yılmaz ustanın Arkadaşım Şeytan ya da Nihavent Mucize’de örneklerini verdiği.. .

Öte yandan fılm, inanılması zor bir naiflik ve kabul edilmesi ‘mümkünsüz’ bir çocuksuluk duygusuna fazlasıyla batırılıp çıkarılmış. Hülya Avşar gibi kuşku yok ki yetenekli, artık belli bir yaşa gelmiş ve bu yaşın biraz yorgunlukla karışık tüm güzelliğini taşıyan bir kadına, fılm boyunca bir liseli davranışları yüklenirse … Seyirci bunu ciddiye alabilir mi? Kenan Işık gibi bizim için henüz yarışma programlarındaki gizemli davranışların ötesinde yeteneğini kanıtlamış olmayan bir oyuncunun ve ayrıksı, ama ilginç karakterini yılların deneyimiyle kotarmaya çalışan Haldun Dormen’in çabaları da, filmi kurtarmaya yetmiyor.

Geriye, ustalıkla yapılmış birkaç özel efekt, her türlü yoksulluk ve çirkinlikten arındırılmış, reklam kuşaklarını andırır ideal ev, mutfak ve sokak görüntüleri ve birkaç düzeyli yan oyunculuk gösterisi kalıyor. Bu kadarı da, doğrusu, bunca iddialı bir film için hiç yeterli değil. Bir sinema yazarı arkadaşın çıkarken ettiği bir lafta bitirmek istiyorum: “Sevgiden bu kadar çok söz edip de sevgiyi bunca hissettirmeyen bir film görmemiştim!” “[43]”…

#YEŞİL KURBAĞALAR (1960) – Senaryo ve Yönetmen: Sami Ayanoğlu, Operatör: Sıtkı Şumnulu, Müzik: Necati Başara, Yapım: İnan Film/Hüseyin İnan

Oyuncular. Erol Günaydın, Altan Erbulak, Muhterem Nur, Ali Şen, Nilüfer Sezer, Necdet Mahfi Ayral

#YEŞİL KURBAĞALAR (1970) – Senaryo ve Yönetmen: T. Fikret Uçak, Kamera: Dinçer Önal, Yapım: Hayat Film/Şevki Tosunoğlu

Oyuncular: Yıldıray Çınar, Sezer Güvenirgil Turgut Özatay, Süleyman Turan, Kâzım Kartal, Yaşar Şener, Kerem Mertoğlu, Nusret Özkaya, Kudret Karadağ, Metin Türkay

Konu: Yağız bir Anadolu delikanlısıyla sevdiği kızın aşk öyküsü.

#YEŞİL KÖŞKÜN LAMBASI  (1960) – Senaryo ve Yönetmen: Nejat Saydam, Operatör: Memduh Yükman, Yapım: Birsel Film/Özdemir Birsel

Oyuncular: Belgin Doruk (Şükran), Ekrem Bora (Bnb. Kemal), Kadir Savun (Bilal), Avni Dilligil (Halim Paşa), Şaziye Moral (Dadı), Emel Yıldız (Mahmure), Nubar Terziyan (Doktor), Ali Seyhan, Selahattin İçsel (Osman Paşa), Handan Adalı, Aysel Tanju (Leyla)

Konu: Harbiye nazırı Halim paşanın kızı Şükran şarkı söyleyerek dolaşan Bnb. Kemal’le birbirlerine vurulurlar ama dahiliye nazırı Osman paşada kendi oğluna ister. Bunu duyan Kemal çareyi gönüllü Yemen’e gitmekte bulur, Şükran’da kahrından verem olur.Kemal vurulur, iyileşip İstanbul’a geldiğinde Şükran’ı bulamaz,intihar eder ama ölmez, kaldırıldığı hastahanede Şükran’da yatmaktadır ve iki sevgili birbirine kavuşur

#YEŞİLÇAM SOKAĞI (1977) – Senaryo ve Yönetmen: Ülkü Erakalın, Kamera: rgun Köksal, Yapım: Ülkü Film/Ülkü Erakalın

Oyuncular: Bülent Kayabaş, Aydemir Akbaş, Gönül Tansel, İlhan Daner, Mete İnselel, Handan Adalı, Cahide Sonku, Birsen Pınar, Zeyno Çilem

Konu:  Köyden kalkıp İstanbul’a artist olmak için yeşilçama düşen iki saf arkadaşın öyküsü

#YETER (1988) – Yönetmen: Yavuz Figenli, Senaryo: Safa Önal, Görüntü Yönetmeni: Sedat Ülker, Topkapı Film/Yaşar Tunalı

Oyuncular: Mahmut Tuncer, Arzu Aydın, Cengiz Sezici, Volkan Başkurt, Yasemin Türe, Ülkü Ülker

Konu:  Fakir bir gence söz kesilen köy kızıyla, bir ağa oğlunun öyküsü.

#YETER BE!. “ZAMTİKA” (1985) “16mm” – Senaryo ve Yönetmen: Yunus Yılmaz Foto Direktörü: Şener Işık, Yapım: Yavuz Film/Erkan Abacı

Oyuncular: Ali Avaz, Ayşen Gruda, Leyla Somer, Kadir Savun, Cahit Güney, Yılmaz Cesur

Konu: Köyden kente gelen bir genç kızla, uyuşamadığı köy sakinlerinin güldürüsü.

#YETİM “GÜN IŞIĞI” (1957) – Senaryo ve Yönetmen: Hicri Akbaşlı, Operatör: Ali Yaver Ataer,  Yapım: Adalı Film/Handan Adalı

Oyuncular: Saltuk kaplangı, Pervin Par, Nevin Aypar, Atilla Dinçer, Atıf Kaptan

Konu: Sokaklarda büyüyen kimseziz bir çocuğun dramatik yaşamı.

#YETİM (1985) – Yönetmen: Oğuz Gözen, Senaryo: Mükremin Şumlu, Kamera: Mükremin Şumlu, Müzik: Kadir Şeker, Yapım: Ajans Arı/Taner Öz

Oyuncular: Ceylan, Engin Çağlar, Neşe Aksoy, Turgut Özatay, Engin Aksu, Leyla Nil, Cemal Orman, Kemal Çapraz

Konu: Çocukları olmayan ünlü bir çiftin, yetimhaneden evlatlık aldıkları bir kız çocuğunun dramatik öyküsü.

 #YETİM ÖMER (1957) – Yönetmen: Senaryo: Nejat Saydam, Memduh Ün, Kamera: Hayrettin Işık, Ar Direktör: Semih Sezerli, Müzik: Nevzat Ekmekçi, Türküler: Celal Adanalı, Nihat Mercanlı, Yapım: Pars Film/Reha Yurdakul, Memduh Ün

Oyuncular: Muhterem Nur, Saltuk Kaplangı, Nevin Aypar, Ahmet Mekin, Memduh Ün, Reha Yurdakul, Alev Akmansoy

Konu: Tecavüze uğrayıp çocuk doğuran bir köy kızının dramı.

 #YETİM YAVRULAR  (1955) – Senaryo ve Yönetmen: Memduh Ün, Diyalog: Avni Dilligil, Görüntü Yönetmeni: Turgut Önen, Müzik: Yorgo İlyadis (Plak) Ar Direktör: Semih Sezerli,  Yapım Pars Film/Kenan Pars

Oyuncular: Muhterem Nur, Eşref Kolçak, Memduh Ün, Nimet Alp, Belkis Fırat, Reha Yurdakul, Avni Dilligil, Öztürk Serengil, Atacan Boran, İhsan Aşkın, Salih Tozan, Belkıs Fırat, Muzaffer Nebioğlu, Danyal Topatan, Nazmi Ülgen, Öztürk Serengil, Hasan Ceylan, Mehmet Özekit, Atacan Boran, Uğur Kıvılcım, Halit Akçatepe

Konu: Memduh Ün o yıllarda gördüğü bir Fransız filminden gördğüğü sahneleri bir hikaye haline getirerek çektiğinden bahsetmektedir. Bu filmde “ Evli bir kadının militan bir kardeşi vardır, polisten kaçıyor.  Kadın kocasına söz edemiyordu bundan. Yaralı geliyordu bir gün militan, ablası yazlıktaki evlerine götürüyordu onu. Kocası uyuduktan sonra kardeşinin yanına gidiyor, yiyecek falan götürüyordu.

Para toplayıp Fransa’dan kaçırmayı düşünüyordu kardeşini. Parayı denkleştirdiğinde bir gece vermeye gidiyordu. Fakat kocası şüphelendiği için önce uyuma taklidi yapıyor, ardından da karısının peşine takılıyordu. Iki kardeşin vedalaşırken birbirine sarıldığı goruluyordu pencere perdesinde gölge olarak ve koca eşinin aşığıyla sarıldığını düşünerek, gizlice içeri giriyor, ikisini de öldürüyordu. Bu filmden esinlenerek çekilen filmin konusu şöyle;

Ablası ve eniştesi  ile beraber yaşayan bir genç,  evden kaçarak sokaklarda yaşamaya başlar.  Çeşitli serüvenler içinde büyüyen genç bir iftiraya uğrayıp cezaevine girer. Çıktığında ise kötü işlere bulaşmış başı polisle belaya girmişiti. Ancak kardeşine yardımı esirgemeyen kadın durumu kocasına söyleyememektedir. Ancak kocası durumdan haberi olunca karısını ve kardeşini öldürür.

NOT: Memduh Ün filmle ilgili şu yorumu da yapmaktan geri kalmamaktadır.

“Yetim Yavrular’a bugün baktığımda, koyu bir me lo dram olduğunu görüyorum. Senaryosunun çok eksik olması da bayağı canımı sıkıyor:

Öykü kopuk kopuk ilerliyor. Bir bölüm çocuklarla gidiyor, bir bölüm Eşrefle gidiyor. Kız kardeşi olan Muhterem Nur bir süre yok oluyor.

Kurgu da oldukça kötü; özellikle bugünkü sinema anlayışına ters gelen bir kurgu anlayışı egemen Yetim Yavrular’da. Çok Iondu, çok superpoze var. Fondüler ve süperpozeler makinelerle yapılmıyordu,

çünkü öyle bir teknik yoktu. Elle yapılıyordu o yıllarda. Negatif siyanur denilen bir eriyik içine batırılıp çıkartılarak resim vardan yok olana kadar elle daldırılıp çıkarılıyordu. Süperpozelerde de önce yukarda anlattığım işlem yapılıyor, sonra atkı halinde birbirinin üzerine yapıştırılıyordu filmler.

Bağlantı acemilikleri de rahatsız etti beni. Sahne gece başlamış, sonra gündüz devam ediyor. Filmde iyi olan tek şey ıstanbul diyeceğim, Istanbul görüntüleri harika. Bunun başlıca nedeni de kuşkusuz benim lstanbul’u çok iyi, hatta en küçük girdisine çıktısına kadar bilmemdi o yıllarda.

#YETİMLER AHI “Kanlı Kırbaç” (1956)  – Senaryo ve Yönetmen: Muharrem Gürses, Prodüktör ve Fotoğraf Direktörü: Yoakim Filmeridis, Reji Asistanları: Fevzi Eryılmaz, Fehmi Eryılmaz, Işık: Yılmaz Akay, Prodüksiyon Direktörü: Adnan Uygur, Prodüksiyon: Yılmaz Karakuş, Ar Direktör ve Laboratuvar: Adnan Uygur, Semih Tamerler,  Ses Mühendisi: Rauf Tözüm, Laboratuar Şefi: Semih Pekgöz, Lab. Asistanı: Sedat Tunca, Montaj: Diamandi Filmeridis, Montaj Asistanı: Memduh Sırman,  Müzikleri İdare eden: Kadri Şençalar, “Kara Bahtım”, “Yeşil Kurbağalar” “Su Geçer” türkülerini okuyan Aziz Şenses, Bağlama: Ahmet Yamacı, Maya ve Ağıt: Kaplan Tarsuslu, Fon Müzikleri: Rauf Tözüm, Çalanlar: Kadri Şençalar (Ut), İsmail Şençalar (Keman), Haydar Tatlıyay (Keman), Ali Yüceturanlı (Keman), Mustafa Kandıralı (Klarnet), Emin Altın (Klarnet), Mustafa Demir (Piyano), Yaşar Anlı (Darbuka), Neyzen Meriç (Ney), Yaşar Anlı, Yapım: Güven Film/Yuvakim Filmeridis. (Erman Film Stüdyosunda Hazırlanmış ve Seslendirilmiştir.

Oyuncular: Turan Seyfioğlu, Muhterem Nur, Ahmet Tarık Tekçe, Üftada Kimi, Adnan Uygur, Hikmet Serçe, Melek Ceylansoy, Sadri Karan, Peruz Agopyan, Nalan Küçük, Hakkı Haktan, Danyal Topatan, Semih Tamerler, Nesrin Gülseven, Niyazi Vanlı, Celal Ersöz,

Konu: İki kardeşle, onlara son derece zor bir duruma sokacak olan Sırtlan Sadık (A.Tarık Tekçe) adlı belalı bir adamın öyküsü.

#YETİMLER AHI (1971) – Senaryo ve Yönetmen: Muharrem Gürses, Kamera: Mükremin Şumlu, Yapım: Dünya Film

Oyuncular: Bilal İnci, Tansu Sayın, Suna Selen, Altan Günbay, Mümtaz Ener, Muazzez Arça

#YETİMLERİN  AHI (1987) “16mm” –  Yönetmen: Cevat Okçugil, Senaryo: Muharrem Gürses, Ali Ekdal, Kamera: Ferhat Bakır, Yapım: Yaşam Film/Gazanfer Dirlik

Oyuncular: Gülen Yaman, Tuğrul Meteer, Nalân Çöl, Sibel Savaş, Hülya Günal, Remo Değerli, Nusret Özkaya, İbrahim Kurt, Ali Güney, Küçük Yıldız: Eyüp Dirlik

Konu: Besleme olarak ağanın yanında büyüyen kız, kendisine aşık olan ağaya teslim olmamak için köyünden kaçar. Sığındığı bir başka çiftlite çiftlik sahibinin oğluna aşık olur ve iki genç arasında aşk başlar ve böylece filmde de olaylar gelişir.

#YETİMLERİN TÜRKÜSÜ (1966) – Yönetmen: Ümit Utku, Senaryo: Nazif Kurthan, Kamera: Yılmaz Gürbüz, Yapım: Kervan Film/Ümit Utku

Oyuncular: Yusuf Sezgin, Yıldız Tezcan, Necdet Çağlar, Hüseyin Peyda, Nilgün Utku, Gülbin Eray, Leman Akçatepe, Faik Coşkun, Selahattin İçsel, Mahmure Handan

Konu: Sevmediği bir erkekle zorla evlendirilmek istenen bir köylü kızının İstanbul’a kaçıp türkücü oluşunun öyküsü.

#YETİMLERİN TÜRKÜSÜ (1986) “16mm” – Senaryo ve Yönetmen: Sırrı Elitaş, Görüntü Yönetmeni: Şener Işık, Yapım: İlker Film/Çetin Dağdelen

Oyuncular: Tarık İnanç, Yeşim İnanç, Mesut Engin, Nilgün Bubikoğlu, Suna Pekuysal, İlhan Daner

Konu: İki yetim çocuğun dramatk öyküsü.

#72. KOĞUŞ  (1987)[44]” – Yönetmen : Erdoğan Tokatlı Senaryo: Çetin Öner, Erdoğan Tokatlı (Orhan Kemal’in aynı isimli oyunundan sinemaya uyarlama), Görüntü Yönetmeni: Ertunç Şenkay, Müzik: Sven Torstenson, Kurgu: Veli Akbaşlı, Yapım: Topkapı Film/Yaşar Tunalı

Oyuncular : Kadir İnanır, Halil Ergün, Tülay Arda, Menderes Samancılar, Savaş Yurttaş, Ali Tutal, Rasim Öztekin, Engin İnal, Erol Demiröz, Erol Durak, Gökhan Mete, Hakkı Kıvanç, Filiz Küçüktepe, Mehtap Anıl, Cengiz Sezici, Kutay Köktürk, Suna Çiftçi, Yaşar Kutbay, Hasan Saraç, Erol Özkök,

Konu:  72. koğuşun mahkumlarından Ahmet  Kaptan (Kadir İnanır), bileğine güçlü, mert bir adamdır. Mertliğinin yanı sıra saf bir dünyası olan Rizeli genç, bir gün hapishane müdürünün odasına çağrılır. Çok sevdiği anası, Ahmet Kaptan’a 150 lira gönderilmiştir. O dönemin koşulları içinde, yani 1941’li yıllarda bu, hatırı sayılır bir paradır. Ahmet Kaptan, paranın bir kısmıyla koğuşta kendine ranza ve döşek alır. Gariban mahkum arkadaşlarına da yardım eder. Koğuşa soba kurdurur,  karınlarını doyurur. Ancak, mahkumlardan cezaevinin uyanık meydancısı Bobi, Ahmet Kaptan ‘ın paralarına gözünü dikmiştir. Kumar oynamasına ikna eder. Bu arada da Ahmet Kaptan’ın kadınlar koğuşundaki Fatma’ya (Tülay Arda) tutkunluğunu bildiğinden yeni bir oyun kurar. Rizelinin çamaşırlarını Fatma’ya yıkatır.  Kızın ona sevgisinden söz eder durur. Fatma’nın ağzından yazdığı sahte ve uyduruk mektuplarla yüreğindeki sevdayı iyice tutuşturur. Böylece de saf Rizelinin paralarını yavaş yavaş çekmeye başlar. Bir yandan 2. dünya savaşı tüm şiddetiyle sürüp giderken ortalığı korkunç bir kış bastırır. Kaptanın, kumarda şansı döner, Ahmet Kaptan, birkavga sırasında camları kırılan pencerenin önünden bir türlü ayrılmaz, Odun alacak parası da kalmamıştır. Ve Ahmet Kaptan, pencerenin önünde Fatma’yı düşlerken donarak ölür.

Tokatlı’nın uyarlaması. Özellikle başlarda seyirciden sıra dışı bir çaba istiyor. Eski Sultanahmet Cezaevini, tertemiz badanalı du­varlarına 1940’ların savaş yıllarının Sultanahmet’i, hatta sıradan bir cezaevi “farz etmek” gerekiyor önce.., Sonra en azından Fitaş Si-nemasında bizim izlediğimiz seansta hiç anlaşılmayan konuşmaları anladığımızı varsaymak gerekiyor. Ancak böyle çeşitli varsayımlarla bir film izlediğinizi varsayarak* giderken, birden garip bir şey olu­yor. Filmin ve konunun birden sizi kavradığını, içine aldığını duyumsuyorsunuz. Bir büyü oluşuyor, bir iletişim kuruluyor ve hele bir oyundan uyarlanmış bir filmde, sözlerin hepsini anlamamak gibi büyük bir handikapa karşın, perdede olup biteni ilgiyle izlemeye ko­yuluyorsunuz.

 Çünkü ortada kuşkusuz Orhan Kemal’den kaynaklanan sapa­sağlam bir yapıt, engin bir insan deneyimi, geniş bir gözlem hazine­si var. Sonra Tokatlı’nın oyuncu seçimi ve yönetimini iyi bildiğini fark ediyorsunuz. Tokatlı’nın sanki kendini duyurmamayı, varlığını fark ettirmemeyi seçmiş sineması, belki filmi içine kapandığı dar mekandan alıp kanatlandıramıyor, kimi çok usta İşi cezaevi filmleri­nin yaptığı gibi, “duvarların ötesine” çıkamıyor… Buna karşılık, Tokatlı’ın kendini duyurmayan sineması, oyunculara büyük fırsatlar veriyor, onlar ön plana çıkarıyor, destekliyor. Ve tüm bir erkek oyuncular kadrosunun Orhan Kemal tiplerini, Rizeli Ahmet Kaptan’dan “meydancı’ya, ‘yazardan Bobi’ye, ustalıkla canlandırdığı, kolay yadsınamaz bir olgu olarak ortada. Ve özellikle film, son bö­lümlerinde, oyunun dramatik finalini, bu kez sinemanın da önemli katkısıyla daha da etkili biçimde perdeye yazıveriyor…

“72. Koğuş”, Orhan Kemal’in önemli yapıtından çıkarılabile­cek en iyi film değil belki… Özellikle dekor, çekim koşulları, çekim sonrası işlemleri alanlarında sanının daha çok çaba (ve bütçe) isli­yordu. Ama bu haliyle de oldukça ilginç, sağlam yapılı ve etkileyici bir film… “[45]

___________________________________devam ediyor

[1] Atilla Dorsay, “Sinemamızın Umut Yılları” syf, 180
[2] Prof.Dr.Alim Şerif Onaran/Doç.Dr.Bülent Vardar, “20 Yüzyılın Son Beş Yılında Türk Sineması” syf, 186
[3] Senaryosunu Gene Towne (1904-1979) ve C. Graham  Baker’ın (1883-1950) yazdığı, Fritz Lang’ın (1890-1976) yönettiği 1937 yılı uapımı “You Only Live Once” (Günahsız Katiller) isimli filmden uyarlama. Bu filmde başlıca rolleri, Sylvia Sidney (1910-1999), Henry Fonda (1905-1982), Barton MacLane (1902-1969) oynamışlardır. (kyn: http://www.imdb.com
[4] Türkiye’nin doğu Anadolu bölgesinde yer alan Muş ilinin Varto kazasında 1966 yılı içinde 2 büyük deprem meydana gelmiştir.

İlk deprem, 7 Mart 1966 tarihinde 5.6 büyüklüğünde olup 14 kişinin ölümü ve 75 kişinin de yaralanmasına yol açmıştır.

Aynı yıl ikinci deprem ise, 1966 Varto depremi olarak anılan ve 19 Ağustos 1966’da meydana gelen doğal afettir. Depremin büyüklüğü Richter ölçeğine göre 6.9 olarak belirlenmiştir. Felaketin boyutu 2.394 ölü ve 1.489 yaralıya ulaşmıştır. Deprem, Varto’daki tüm yapıları mahvetmiştir
[5]
europeanfilmfestival.com
[6] Sinematüek, Aylık Sinema Segisi, sayı 14
[7]  Burçak Evren, “Fatma Girik, İki Ünlü kadın” Syf, 102
[8] Perrault’un “Cendrillon” (Külkedisi) isimli romanından uyarlama
Charles Perrault, (12 Ocak 1628 – 16 Mayıs 1703) Fransız yazar. Yazdığı çocuk hikâyeleri ile ünlenmiştir. Birçok önemli eseri vardır. Bunlardan en önemlileri Külkedisi ve Uyuyan Güzel’dir. Uyuyan Güzel opera ve bale olarak salonlarda izleyici ile buluşurken, Walt Disney adlı şirket de Külkedisi ve Uyuyan Güzel’e animasyon filmleri çekmiştir. Bu hikâyeler günümüzde halen popülerliğini korumaktadır.

Charles Perrault 12 Ocak 1628’de Paris’te varlıklı bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Babası tanınmış bir avukattı. Charles önce Beavuais Koleji’nde öğrenim gördü, daha sonra Orleans’da hukuk öğrenimi görmeye başladı. 1651’de hukuk fakültesinden mezun oldu. Paris Barosu’na kaydoldu ve kısa bir süre avukatlık yaptı. Sanata büyük bir ilgisi vardı, çeşitli resmi görevlerde yer aldı.

Yazı hayatına 1654 yılında başlamıştır ve yazmak kısa sürede onun en büyük tutkusu olmuştur. Gelecekte yazdığı çocuk masallarıyla ünlenecek olan Perrault’un çocuk masalları yazmaya başlamasının ana nedeni kendi çocuklarına anlatacak, okuyacak bir masal beğenememesiydi. İlk masallarını kendi çocukları için yazmıştır. Bundan zevk almaya ve ürettiklerinin kalitesini anlamaya başlayınca çocuk masalları yazmaya devam etmiştir. Yazdığı masallar ileride peri masalı olarak adlandırılacak türün ilk örneklerindendi. Yazdığı masallarda genelde çevresindeki bilinen mekanları kullanmış, düş-benzeri atmosferler yaratmıştır.
[9] Feridun Fazıl Tülbentçi, 1912 yılında İstanbulda doğdu. Vefa Lisesini, Yüksek Ticaret Okulunu bitirdi. Ardından basın hayatına atıldı. Ulus. Vatan, Cumhuriyet, Hürriyet gazetelerinde yazarlık yaptı. Daha sonra İstanbul Radyosunda görev aldı. Edebiyata şiirle başladı. Tülbentçi, radyoda “Geçmişte Bugün” adlı programı hazırladı. Tarihi romanlar yazdı. 1982 yılında vefat etti.
ESERLERİ:
Barbaros Hayrettin Geliyor, Büyük Türk Zaferleri, Cem Sultan, Hurrem Sultan, İstanbulun Fethi (İstanbul Kapılarında), Osmanoğulları, Sultanların Aşkı, Tarihe Şan Veren Türk, Turgut Reis, Türk Atasözleri ve Deyimleri, Türk Tarihinden Sayfalar, Yavuz Sultan Selim Ağlıyor, Geçmişte Bugün. (kyn: ansiklopedi.bibilgi.com)
[10] I. Selim ya da Yavuz Sultan Selim,  10 Ekim 1470, Amasya – ö. 21-22 Eylül 1520) 9. Osmanlı padişahı ve 9. İslam halifesidir.
[11] Kenan Ormanlar, “Türk Sinermasında Eleştiriler” syf, 51
[12] Teknik kadroda yer alan isimler ve oyuncuların isimleri, filmin jeneriğinden alınmıştır.
[13] Filmin müzikleri, Debussy’nin “Claire de Lune” adlı eserinden esinlenerek yapılmıştır.
[14] Prof. Dr. Alim Şerif Onaran/Doç Dr. Bülent Vardar, “20. Yüzyılın Türk Sineması”
[15] Prof.Dr.Alim Şerif Onaran/Doç.Dr.Bülent Vardar, “20 Yüzyılın Son Beş Yılında Türk Sineması” syf, 334
[16] Nigar Pösteki, “Yönetmen Sineması” syf, 87
[17] Agah Özgüç, Türk Filmleri Sözlüğü” 4.cilt
[18] Agah Özgüç, “a.g.e.
[19] Agah Özgüç, “a.g.e.
[20] http://www.europeanfilmfestival.com
[21] Prof.Dr.Alim Şerif Onaran/Doç.Dr.Bülent Vardar, “20 Yüzyılın Son Beş Yılında Türk Sineması” syf, 336
[22] Atilla Dorsay, “Sinemamızda Çöküş ve  Rönesans Yılları” syf, 149
[23] Atilla Dorsay, “Sinemamızda Çöküş ve  Rönesans Yılları” syf, 150
[24] İsimler filmin jeneriğinden alınmıştır.
[25] “The Magnificent Seven” isimli bir Amerikan filminden uyarlama. Amerikalı yönetmen John Sturges’in yönetmenliğinde çekilen bu filmde başlıca rolleri, Yul Brynner, Steve Mc Queen, Charles Bronson, ve James Coburn oynamışlardır. (www.imdb.com)
[26] Agah Özgüç, “Bütün Filmleriyle YılmazGüney”
[27] Filmin senaryocusu Yılmaz Güney olarak gözükmekteyse de, senaryo yazarı Aydın Engin’dir. Yılmaz Güney çekim sırasında  yeni diyaloglar yazıp bazı eklemel yapmıştır. (Agah Özgüç)
[28] Agah Özgüç, “Bütün Filmleriyle Yılmaz Güney”
[29] İsimler ve görev dağılımı, filmin jeneriğinden aktarılmıştır.
[30] İsimler Filmin jeneriğinden alınmıştır.
[31] Sinema Yazıları, “Seçil Büker”
[32] Agâh Özgüç, “Türk Filmleri Sözlüğü” 3. Cilt
[33] Agâh Özgüç, a.g.e.
[34] Prof. Dr. Alim Şerif Onaran/Doç Dr. Bülent Vardar, “20. Yüzyılın Türk Sineması”
[35] Agah Özgüç, “Türk Filmleri Sözlüğü”
[36] Agah Özgüç, a.g.e.
[37] Agah Özgüç, a.g.e.
[38] Agah Özgüç, a.g.e.
[39] Atilla Dorsay, “12 Eylül Yılları ve Sinemamız”
[40] Uğur Vardan, Radikal 5.4.2002
[41] Agâh Özgüç a.g.e.
[42] Erkan Aktuğ, Radikal, 12.1.2002
[43] Atilla Dorsay, “Sinemamızda Çöküş ve  Rönesans Yılları” syf, 153
[44] Teknik ve Oyuncu kadrosunda yer alan isimler, filmin jeneriğinden aktarılmıştır.
[45] Atilla Dorsay, “12 Eylül  Yılları ve Sinemamız”

“Y” İLE BAŞLAYAN FİLMLER (1)

“ya benimsin ya toprağın – yaslı gelin”

#YA BENİMSİN YA TOPRAĞIN (1987) – Yönetmen: Ferdi Tayfur,(Turan Bayburt), Senaryo: Mehmet Aydın, Kamera: Erhan Canan, Yapım: Emek Film/Nazmi Özer,

Oyuncular: Ferdi Tayfur (Ferdi), Leyla Somer (Leman), Şükriye Atav (Hatice, Ferdi’nin annesi), Suzan Avcı (Leman’ın annesi), Hüseyin Kutman (Hurşit), Sümer Tilmaç (Belalı Ali), İhsan Yüce (Ferdinin dayısı Ömer), Bahar Uysal (Ayşe), Son-gül Gündüz

Konu: Bir emlakçi yazıhanesinde çalışan Ferdi, bir hastalık nedeniyle kan verdiği kıza (Leyla Somer), aşık olur. Evlenirler. Bazı olaylar genç kadını katil yapar. Genç kadın hapse girer ve olaylar gelişir.

#YA İSTİKLAL YE ÖLÜM (1969) – Yönetmen: Feyzi Tuna, Senaryo: Turgut Demirağ, Kamera: Gani Turanlı, Yapım: And Film/Turgut Demirağ

Oyuncular: Ayhan Işık, Zeynep Özkan, Orhan Arıburnu, Demir Karahan, Danyal Topatan, Kadir İnanır, Atıf Kaptan, Sami Hazinses, Ahmet Turgutlu, Aydın Tezel, Devlet Devrim, Necip Tekçe,

Konu: bir avuç türk gencinin düşman istilasına karşı giriştikleri kahramanlık öyküsü

#YA O YA BEN (1961) – Senaryo ve Yönetmen: Aydın Arakon, Foto Direktörü: Şadan Kâmil, Yapım: Acar Film/Murat Köseoğlu

Oyuncular: Ayhan Işık, Pervin Par, Yavuz Caner, Avni Dilligil, Hayri Esen

Konu: Kıskançlık nedeniyle bunalıma girip karısını terkeden ve daha sonra tekrar karısına dönenm bir adamın öyküsü.

Film sansüre takılır. Nedeni yine filmin bir ‘sahnesidir. Kayınpeder damadın eline sarılıp öpmek ister. Damat ise babaya şöyle der: “Öpülecek el varsa kızınındır. Kızının elini öp.” Sansürcüler bu sözü kayınpeder adına gurur meselesi yaparlar. Yani onlara göre kayınpederin gururu incindiği için bu cümlenin çıkarılması şarttır.

#YA SEV YE ÖLDÜR  (1967) – Senaryo ve Yönetmen: Duygu Sağıroğlu, Kamera:  Cengiz Tacer, Yapım : Efes Film/Mualla Özbek

Oyuncular: Fatma Girik, Kuzey Vargın, Peri Han, Demir Karahan, Yüksel Alkaya

Konu: Aldatıldığını sanıp intihar eden bir adamla, kendisine evlenme teklifi yapan genci öldürüp kocasının öcünü alan Feride’nin öyküsü.

#YA SEV YA ÖLDÜR  (1972) –  Senaryo  ve Yönetmen: Savaş Eşici, Kamera: İzet Akay, yapım: Boran Film

Oyuncular: Tamer Yiğit, Feri Cansel, Altran Günbay, Erden Alkan, Nur-Ay, Nesrin Kaplan, Tijen Doray, Ayton Sert, Nesrin Nur,

Konu: Köyden kente artist olmak için gelen bir kızla, modellik yaptığı fotoğrafçının öyküsü.

 #YA SONRA (2011) – Yönetmen: Özcan Deniz, Senaryo: Murat Gürvardar , Özcan Deniz, Görüntü Yönetmeni: Altan Dönmez, Müzik: Yıldıray Gürgen, Özcan Deniz, Yapım: Renkli Filmler /DNZ Film /Demtaş, Vural Turunç, Sinan Tekin, Ercan Deniz, Kurgu: Arzu Volkan, Sanat Yönet-meni: Kaan Kaşıkır, Kostüm Tasa-rım: Fulya Halilcikoğlu, Kostüm Tasarım Asistanı: Mihriban Karacaoğlu, Uygulayıcı Yapımcı: Yapım Asistanı: Berk Erker, 2. Yönetmen: Baran Özçaylan, 2. Yardımcı Yönetmen: Avni Tuna Dilligil, Set Fotoğrafları: Didem Taşçıoğlu, Kurgu Asistanı: Mesut Ulutaş, Online Kurgu: Ender Özyer, Işık Şefi: Abdullah Yazıcı, Işık Asis-tanı: Mücahit Vural, Makyaj: Bilay Özgök, Makyaj Asistanı: Neslihan Aydın, Ses: Cüneyt Şen, Oyuncu Seçimi: Ayşegül Bafralı, Prodüksiyon Asistanı: Murat Okut, Set Ami-ri: Rıza Kadaifçioğlu

Oyuncular: Özcan Deniz (Adem), Deniz Çakır (Didem), Barış Falay, Cem Kantoğlu, Ragıp Savaş, (Ali), Erdem Akakçe (Ozan), Janset (Ayten), Naz Elmas, Burcu Doğan, Mehmet Ulay (Mahir), Aliye Uzunatağan (Didem’in Annesi),İsmail Düvenci (Didem’in Baba-sı), Ayşen Gruda (Safiye Hanım), Cezmi Baskın (Adem), Aysel Parlak (Menekşe), Aslı Bankoğlu (Canan), İsrafil Köse (Alpaçino), Mehmet Aslan (Timur), Ata-kan Ilgazdağ (Akın), Altuğ Yücel (Numan),Fatma Toptaş (Ece), Onur Yaprakçı

Konu: Bir varmış, bir yokmuş ile başlayan masallardaki gibi yaşayan iki âşık… Unutulmayan o ilk dokunuş, asla yeri dolmayan sözcüklerin bir bir aşka gelişi ve göz göze geçen gecelerin sonunda; aşk masalının mutlu kahramanları oldular. Uyuyan güzel ve beyaz atlı prens gibi, külkedisi ve hayalindeki sevgili gibi… Onlar da evlendiler.Peki, mutlu sona ulaşanlar, hep mutlu yaşarlar mı? Gerçeğe dönüşen hayaller değerini yitirdiğinde, uyuyan güzel hiç uyanmamayı dilemiş olamaz mı? Mutluluk; masalın bittiği yerde son bulur. Masalları kıskandıracak bir aşk yaşadılar, kimsenin hayal edemeyeceği kadar çok istediler ve evlendiler. Ama bilme-dikleri bir şey vardı: Biten bir masaldan geriye kalan, hayatın gerçekleri olacaktı…Masallara bakılırsa sona geldiler… Ve işte; bu MUTLU SONLA BAŞLADI HERŞEY…

Evliliğin bütün süreçleri, yaşanan tüm hüzün ve sevinçler “Ya Sonra?” filminde eğlenceli bir bakış açısı ile anlatılıyor. Âdem (Özcan Deniz) ile Didem (Deniz Çakır) birbirlerini çok seven evli bir çifttir. Ancak Âdem, evlilik yüzünden sevgi ve ilgilisi daha az belli etmeye başlamıştır. Didem ise özgür iradesi elinden alınmış, özgüveni olmayan; mutsuz bir kadına dönüşmüştür. Tutunacağı tek dal, çok sevdiği mesleğine geri dönmek olacaktır. Âdem’i hala çok seviyordur. Kocasının peşinden giderken; ailesini, dostlarını ve kariyerini bir kenara bırakmış ve hiç tereddüt etmeden, daha önce sadece haritalarda gördüğü şehirlere yerleşmiştir. Tüm özveri ve sevgisine karşılık, bu defa aynı fedakarlığı Adem’den beklemeye başlamıştır. İşte, tam da bu sırada; başka bir masalın prensi devreye girecektir. Ve artık Âdem ve Didem için, gerçeklerle yüzleşme zamanı gelmiştir.

‘SONRA’SI ALLAHA EMANET

2003’te “Asmalı Konak: Hayat”ın başrolünde oynayan Özcan Deniz, belli ki o eserde Abdullah Oğuz’un dokunuşuyla Türk sinema endüstrisinde hakim bir rolalmaya başlayan ‘Amerikan ana akım anlatısı’nda haberdar değil. Ülkemizde de sinemanın hala “Keloğlan Kara Prens’e Karşı” gibi filmlerle yol aldığını zannediyor. Böyle olunca da Taylan Biraderler, Ömer Faruk Sorak gibi isimlerle devam eden Mahsun Kırmızıgül’ün ise sınıf atlattığı bu Hollywood dilinin çok uzağında bir yapıt çıkıyor karşımıza. “Ya Sonra”, uyumsuz, tutarsız ve yapmacık video klip parçalarından oluşmuş uzun met-rajlı bir TV dizisi kıvamında. “Ali’nin Sekiz Günü” ile Kubrick’in başyapıtı “Gözü Tamamen Kapalı”yı aynı film içinde karşımıza getirmesi durumun vahameti-ni daha iyi ortaya koyuyor. Bu sebeple de Özcan Deniz, 2005’te “Balans ve Manevra” ile sinemaya girip anında geri çekilen meslektaşı Teoman’ın durumuna düşmekten kurtulamıyor. Popüler sinema dili oturtmak bir hayli zor bir iştir. Ancak ülkemizde özellikle son beş yıldaki Türk filmi artışının deva-mı olarak Mahsun Kırmızıgül, Abdullah Oğuz, Ömer Faruk Sorak, Taylan Biraderler gibi yönetmenlerin bu alanda belli bir bilinç ile çıkageldiklerine tanıklık etmek mümkün. Bunlara zaman za-man Sinan Çetin, Murat Aslan ve Os-man Sınav gibileri de ekleniyor.

“Asmalı Konak: Hayat”tan sonra çok şey değişti

Özcan Deniz ise ya sinemamızın 2003’te “Asmalı Konak: Hayat”ın üretilmesiyle birlikte ‘Amerikan (Hollywood) ana akım anlatısı’yla popüler bir alana açıldığını bilmiyor, ya da orada canlandırdığı karakterinin etkisinde kalarak onun ‘aşk mağduru’ halini yeniden perdeye taşı-manın peşine düşmüş. Bu durum da sözünü ettiğimiz filmde Abdullah Oğuz-’un yakaladığı sinematografi zekiliği isteyen planların burada yeniden devre-ye sokulmasına yol açmış. Ancak bunlar aynı etkiyi yaratamazken, ‘kopya’ seviyesinde kalıyorlar ne yazık ki. “Ya Sonra”, popüler sinema dili veya sinemaskop formatı gibi artık gereklilik haline gelen konseptleri bırakın, prodüksiyon kalitesini, iyi oyunculukları ve akıcı tempoyu dahi aşılayamıyor. Aksine sinemanın ‘yüksek tempo yapmak’tan iba-ret bir hikaye anlatma sanatı olduğunu düşünüyor. Bunun üzerine dizi arka planlı Altan Dönmez’in sinematografisi ve Mahsun Kırmızıgül filmlerindeki ‘büyük müzik’ algısını başlatan Yıldıray Gürgen’in bir araya getirilmeleri ise bir hayli garip.

Kült film çekmek isteyen yönetmen bu kadarını yapmaz

Zira “Ya Sonra”nın soundtrackini dinlerseniz klasik müzik, pop müzik, Türk popmüziği gibi alanlardan bilinen ezgilerle eğlenip memnun olabilirsiniz. Ancak bunların sinema perdesine uyarlanması konusunda ciddi bir yönetmen sıkıntısı baş göstermiş. Bu sayede de her sahne adeta ‘kült bir film’ olmak isteyen eserler gibi uyumsuz bir ses skalasıyla oluşturulmuş gibi duruyor.

Bu durum aynen oyuncu yönetimi için, kendi çapında kurgu yapıp filmden bağımsız video klipler oluşturan kurgucu için ve yazılmadan perdeye atılan ka-rakterler için de geçerli.

Müziğin savrukluğu aşk masalı değil de çizgi film tonlaması yaratıyor!

Nihai sonuçta Özcan Deniz’den Barış Falay’a, Naz Elmas’dan Deniz Çakır’a kadar bütün oyuncular, yazılmamış karakterleriyle son derece karton tiplemelere saplanıp kalıyorlar. Müzik de bunlara adeta ‘çizgi film’ tonlamasıyla durum komedisi yaratacağım diye eşlik edince adeta dalga geçilesi bir şeyle yüzleşiyoruz. Özellikle Fatma Toptaş’ın femme fatale (vamp kadın) tipiyle girdiği erkek tavlama sahnesinin yapaylığına dikkat derim! Filmde yapaylık patlaması yapan (kitsch) sekanslardan favoriniz o olabilir! Hadi bütün bu yönetmenlik dokunuşlarını ve yapısal müdahaleleri bıraktık, ‘en azından bir samimiyet!’ diyesimiz geliyor. O zaman da ‘kadın köpek sever’, ‘erkek futbol sever’ gibi cümlelerden yola çıkıp oluşturulan bir dramatik yapı izliyoruz. Amaç ise ‘Aşk ilişkisi mi, para ilişkisi mi?’ sorusunu sormak ve Türk sosyetesini eleş-tirmek sözde. Ancak Deniz’in buradaki hikayeyi Amerikan romantikkomedisi örneklerinden kırpıp yapıştırdığı çok açık. “Romantik Komedi”yi örnek almalıymış Böyle olunca da yönetmenlik koltuğunda bir Nora Ephron, bir Rob Reiner ya da bir Nancy Meyers’in eksikliği hissediliyor. Hadi onları bıraktık “Romantik Komedi”nin (2010) kendini sinema piyamıza zekice adapte eden Ketsche’si de olabilirdi! “Ya Sonra” ne yazık ki akıllara bir başka müzisyenin Teoman’ın hakimiyetsiz yönetmenlik denemesi “Balans ve Manevra” (2005) ile düştüğü durumu getiriyor. Bu da hiç şüphe yok ki kısa sürede unutulup gitmesine yol açacak eldeki eserin. Filmin senaryosunun yazılan didaktik diyalogları araya sıkıştırılan sahneleri olay örgüsüne ıkınarak sok-maktan ibaret olmasına ne demeli peki? Dramatik yapısızlıkta son boyut diyebiliriz! ‘Hala bitmedi mi?’ diye düşünüyor olabilirsiniz. Ancak “Ya Sonra”, anlatarak değil yaşanarak algılanabilecek bir deneyim! (Kerem Akça, haberturk.com internet sitesinde ya-yımlanmıştır.)

#YA ŞUNDADIR YA BUNDA /DELİ GÖNÜL  (1978) “Erotik, 59dk” – Yönetmen: Çetin İnanç, Senaryo: Ali Fuat Kalkan, Kamera Dinçel Önal, Yapım: Gaye Fişlm/Erdoğan Tilav

Oyuncular: Hadi çaman, Zerrin Doğan, Necla Fide, Kazım Kartal, TevhidBilge, Nilgün Ceylan, Nizam Ergüden, Liza Nore

Konu: Hadi evli ama oldukça çapkın bir erkektir. Karısı ise Sürekli Hadi’yi takip edip, şüphelenen kıskanç bir kadındır. Hadi bir gün arkadaşı Kazım’ın sekreterine aşık olur. Erkekler ve kadınlar arasındaki aşk trafiği oldukça karışmaya başlar.

#YA YA YA, ŞA ŞA ŞA  (1985) – Yönetmen: Ümit Efekan, Senaryo: Gökhan Akçura, Görüntü Yönetmeni: Rafet Şiriner, Yapım: Kadir Film/Ali Kocabekir

Oyuncular: İlyas Salman (İlyas), Deniz Akbulut (Ayşe), Münir Özkul (Kapıcı), İhsan Yüce (Antrenör),  Erdal özyağcılar (Bakkal Şevket), Sevim Çalışgir, Hüseyin Kutman (Enver), Kemal Uzun (İlyas), Diler Saraç (Ayşe’nin annesi) , Sevil Üstekin, Seyfettin karadayı, Ahmet Bayseçkin,Enis Fosforoğlu, Rukiye Göreç, Ahmet Kasapoğlu, Ahmet Topbaşlı

Konu: KapıcınIn oğlu İlyas, meşhur bir futbolcu olur. Aynı mahallede de Deniz’e aşıktır. Futbol çevresini de alaya alan bir komedi filmi.

#YABAN (1973) – Yönetmen: Kemal Kan, Senaryo: Sabah Duru, Kamera: Mükremin Şumlu, Yapım: Saltuk Film/Kadir Kesemen

Oyuncular: Serdar Gökhan, Aysun Güven, Hamit Yıldırım, Kâzım Kartal, Nevin Aypar, Abdullah Ataç, Ayşe Gül, İbrahim Kurt, Nevin Aypar

Konu: Sürgündeki bir kabadayı ile, ona aşık olan bir genç kızın öyküsü.

#YABAN “KADIN DÜŞMANI” (1973) “Dram, 82dk, Renkli” – Yönetmen: Osman F. Seden, Senaryo: Erdoğan Tünaş, Bülent Oran, Kamera: Kaya Ererez, Müzik: Yurdaer Doğulu, Yapım: Akün Film/İrfan Ünal

Oyuncular: Kadir İnanır (Ali), Gülşen Bubikoğlu (Alev), Figen Han, Emel Özden, Salih Kırmızı, Osman Alyanak, Muzaffer Tema, Gönül Tansel, Turgut Boralı

Konu: Aynı çevrelerin insanları olan genç ve yakışıklı bir sünger avcısı ile hayatını kurtaran hoppa ve şımarık bir kentli kızın aşk öyküsü. İlk önce birbirlerinden hiç hoşlanmayan iki genç, tesadüfler onları sık sık biraraya getirdikçe birbirlerine aşık olurlar.

#YABAN (1996) “35mm, 85 dk” – Yönetmen: Nihat Durak, Senaryo: Ziya Öztan, Nihat Durak,  Eser: Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Görüntü Yönetmeni: Tevfik Şenol, Sanat Yönetmeni: Deniz Özen, Müzik: Timur Selçuk, Yapım: TRT/Mustafa Şen

Oyuncular: Aytaç Arman, Sanem Çelik, Tomris Oğuzalp, Can Kolukısa, Menderes Samancılar, Ozan Bilen, Cezmi Baskın, Levent Özdilek, Ali Çoban

Konu:  1.Dünya Savaşı’na yedeksubay olarak katılmış olan 35 yaşındaki Ahmet Cemal, kolunu kaybetmiş olarak İstanbul’a döner. Ancak emireri Mehmet Ali, onu kuşatma altındaki İstanbul’ dan uzaklaşmaya razı ederek, kendi köyüne götürür.  Ahmet Cemal, işgal altındaki Anadolu’da köylünün hala günlük yaşamı derdinde olduğunu kederle gözler”  Köylülerle yaşama uyum sağlamaya çalışan Ahmet Cemal, bir yandan da yaşamını gözlemlemektedir. Köylüler kendi gelenekçi, tutucu yaşam tarzı içinde dünyadan kopuk yaşamaktadırlar. Süleyman’ın karısı Cennet, köylünün baskısına tavır alan birisidir. Diğer yandan savaş bütün şiddetiyle devam etmektedir ve İnönü Savaşları kazanılmıştır. Ahmet Cemal’in zafer kazanıldığına dair sevincini köylülerin hiçbiri paylaşmaz. Ahmet Cemal infial içinde yürüyüşe çıktığında subaşında karşılaştığı yakınlardaki bir köyden güzel bir kız olan Emine’den etkilenir. Diğer yandan köye gelen Şeyh Yusuf Efendi’den köylüler övgüyle bahsetmektedir. Şeyh Efendi’yle Ahmet Cemal’in karşılaşması şeyhi kızdırmış ve köyü terketmesine neden olmuştur. Türk askerleri köye gelmiş, savaş için gençleri askere almışlardır. Mehnet Ali’de yeniden askere alınmıştır. Bir gece köylüler Cennet’in evini basarak onu köyden sürerler. Salih Ağa, Mehmet Ali’nin yakını Zeynep kadının topraklarının bir kısmına sahip çıkmaya çalışır. Ahmet Cemal durumdan hoşlanmaz, onu muhtara şikayet eder. Düşman kuvvetleri uçaklardan atılan duyurularla halkın direnmemesini salık vermektedir. Bekir bir avuş halkı uyanık olmaya davet eder. Ahmet Cemal, Bekir Çavuş’un karısı aracılığıyla Emine’ye evlenme talebini iletir fakat genç kız onu ‘yaban’ olduğu gerekçesiyle reddeder. Bu arada cepheden geçici olarak köye gelen Türk askerlerine halk yardımcı olmakta gönüllü davranmaz. Bir süre sonra köye kalabalık bir Yunan askeri gurubu gelir. Köylülere iyi davranarak onların kendilerine yardımcı olmalarını sağlarlar. Savaş sürmekte, bütün şiddetiyle devam etmektedir. Köye yeniden gelen Yunan askerleri, bütün köy halkını bir meydana toplayarak köyü yakıp, yıkmalarına karşın, Salih Ağa’nın evine, malına dokunmamışlardır. Cangılın ortasından Ahmet Cemal, Emine’yi alarak mezarlığa kaçırır. Yunan asskerlerinin gitmesinden sonra Emine ondan kendisini bırakmasını ister. Köylülerin bir yaban olarak dışladığı Ahmet Cemal, onlar gibi yaşayıp onlar gibi davransa da, onlar gibi düşünmesinin nasıl mümkün olabileceğini yazdığı roman aracılığıyla sorgulamış ve giderken romanını Emine’ye bırakmıştır. (TÜRSAK Sinema Yıllığı 96/97, 1997)

! Yaban filminin senaryosunu da birlikte yazdığı Ziya Öztan’a, uzun bir süre asistanlık yapan okullu sinemacı Nihat Durak, ilk uzun metrajlı filmi ‘Yaban’ da, Kurtuluş Savaşı dönemini ve Türk aydınıyla, Türk köylüsü arasındaki çelişkileri Kemalist, aydın bir savaş gazisi Türk subayının ağzından birinci tekil şahıs anlatımla ele almış. Film, deneyimli pek çok oyuncuyu kadrosunda barındıran ve olabildiği ölçüde dönemin mekan ve atmosferini, savaşın koşullarını yansıtma açılarından belli bir başarıyı tutturan bir film.

Nihat Durak, büyük romancı Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun aynı isimli romanından uyarlarna olarak çektiği filminde, büyük romancının aydın-halk arasındaki çelişkilere ilişkin görüşlerini paylaşarak filmini savaş atmosferini yansıtmaktan öte, aydın-halk kontrastını anlatmak üzerine yoğunlaştırmış. Böyle bir yaklaşım ise romanın satır aralarında işlevsel bir karşılık oluştursa da, görsel bir dil olan sinema da ise, daha: çok diyaloglara yaslanan, didaktik bir filme dönüşmüş. TRT’nin olanaklarını da arkasına alarak filmini gerçekleştiren Nihat Durak, aslında geniş ve gerçek mekanlarda çekilmiş ve ilk uzun metrajlı filmi olan Yaban’da, kalabalık bir oyuncu ve figürasyondan oluşan bir kadroyla filmin alltından kalkmasını bilmiş. İnançlı, idealist genç Türk subayını ve halktan kopuk aydını vurgulamada Aytaç Arman, abartılı ve teatrel oyunculuğuyla göze batıyor. Aslında Aytaç Arman’ın başrolde olmasına karşın, oyuncular arasında bir öne çıkma çabası dikkati çekmiyor, kimse rol çalmaya çalışmıyor.

Dönem ve mekan filmi yapmak, ayrıca da savaş gibi koşulları sinema sanatının olanakları içinde canlandırmak her zaman zor bir iş olmuştur. Durak bu bağlamda savaşın kendisi yerine daha çok cephe gerisini, halkın zihniyetini, bir ülkenin kurtuluş ve kuruluş koşullarında karşılaşılan zorlukları ele aldığı filminde, belki de çok daha az savaş sahnelerine yer verebilir, bu etkiyi kısmen efekttlerle çözebilirdi. Yan yana dizilmiş topların ateşlendiği, atlarla, ortalıkta koşturan süvarilerin araya girdiği, inandırıcılığı tartışmalı patlama sahneleri, her ne kadar gerçekçilik açısından hiçbir fedakarlıktan kaçınılmadığı görüntüsü verse de, yapaylık duygusunu silemiyor. Diğer yandan aksaklıklarına karşın bir edebiyat uyarlamasından yola çıkarak, ülkemizin oluşum koşullarına ilişkin gerçekçi betimlemeleri, hamasi Yunan düşmanlığı yapmayan sağduyulu yaklaşımı ve en önemlisi hala daha çözülememiş aydın-halk karşıtlığına ilişkin oluşturduğu söylemleriyle Yaban, önemsenmesi gereken bir yapım olarak dikkati çekiyor. “[1]

ÖDÜL:
33. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde (1996)
Tevfik Şenol “en iyi görüntü yönetmeni”
Sanem Çelik “ en iyi fyardımcı kadın oyuncu”

#YABAN ALİ (1971) Senaryo “[2]” ve Yönetmen:  Bilge Olgaç, Kamera: Özdemir Öğüt,  Yapım: Bozkurt Film/İsmail Gonca

Oyuncular: Murat Soydan, Piraye uzun, Ülkü Özen, Özdemir han, Nedret Güvenç, Altan karındaş, Mümtaz Ener, Feridun Çölgeçen, Erden Alkan, Güzin Özipek, Altan Karındaş

Konu: İki arkadaşın gangster çeteleri arasında geçirdikleri maceranın öyküsü.

#YABAN GÜLÜ (1961) – Yönetmen: Ümit Utku, Senaryo: Atıf Yılmaz, Yılmaz Güney, Eser Güzide Sabri “[3]”, Kamera: Kâzım Koşkan, Yapım: Kervan Film/Ümit Utku

Oyuncular: Göksel Arsoy, Leyla Sayar, Nebahat Çehre, Gönül Bayhan, Atıf Kaptan, Aysel Tanju, Samim Meriç, Aydın Demir, Mualla Sürer, Gül Çin, Sevim Çağatay

Konu: iki aşk arasında kalan genç kızın hikayesi… Leyla gökseli sevmesine rağmen, sakat samimle evlenecektir

& “Kimsesizlerin derdi çoktur beyim.” Şaziye Moral’ın sesiyle bunları söyleyen Dadı Mahinur Kalfa, filmin en önemli ve ‘dertlere deva’ kişisi. Zor zamanlarda sığınılacak bir liman. Varlığı, mutluluğu arttırıp sorunları azaltıyor… Filmin adı, afişte ve jenerikte Dil Derneği Yazım Kılavuzu’ndakinden farklı; ‘Yaban Gülü’. 66 yıl önce basılmış kitabın adı ise kurallara uygun; ‘Yabangülü’. Filmde, o yılların roman uyarlamalarından farklı olarak hiç yabancı müzik kullanılmamış. Yaklaşık 15 dakika tutan şarkılar şöyle : ‘Yaban Gülü’ (iki kez) (toplam 3.57 dk.); ‘Rüya Gibi Her Hatıra’ (‘Ağlama Değmez Hayat’) (1969) (Ilgın) (2.33 dk.); ‘Senin Yüzünden’ (Y. Gürses) (1.03 dk.); ‘Aşkın Bahardı’ (1968) (Gürses) (1.39 dk.); ‘Sen, (Ömrüm Benim)’ (Gürses) (2.33 dk.); ‘Açık Bırak Pencereni’ (1970) (Ayhan Özışık) (2.52 dk.).

Bahçevan ve romandaki iki kişi (Leyla’nın babası Ahmet Çavuş ve Nefise Nine) dışında kimin neyle geçindiği, o şatafatlı yaşam için gerekli parayı nasıl kazandıkları belli değil. Ahmet Çavuş, dağdan kestiği odunu, Nefise Nine ise tarhana, yoğurt gibi şeyleri vilayetteki konaklara veriyorlar… Filmde olaylar çok hızlı başlıyor; Bahçıvanın Leyla’yı Rahmi Bey’e getirişi; Leyla’nın okulunu bitirmesi; Komşuları Celil ve annesi Rabia Hanımı tanımamız ; Dadı; Babasının genç kıza bir piyano hediye etmesi; Evlenmek istediğini söylemesi saniyeler içinde oluyor. Hele armağan olarak verilen piyano, Leyla’nın bakışı ve teşekkürü ile anlaşılıyor… Kitaptaki Rahmi Bey, belli ki Bursa’ya da sürülmüş. Çünkü, padişahın izni ile Beyrut’tan (10 gün süren bir yolculuktan sonra) dönünce İstanbul’a yerleşiyorlar. O zamanın sürgünü bile bugünkü varsıllar gibi. Beyrut’a gidiş (sf. 6) büyük bir posta vapuru ile ve birinci mevkide… Komşuları Celil, kemik veremli. Bu nedenle iki ayağı tutmuyor. Romandakinin adı ise Celâl. Mısır’ın ‘en kibar ve maruf ailesinden’. Kolu ve bacağı ‘feci bir kaza neticesinde’ kesilmiş. Evleri, ‘Yarın Son Gündür’de (1971) Caziplerin olacaktır. Tanrının ve insanların adaletini karşılaştırdığı konuşma çok ilginçti…Süreyya ve Pakize Hanımlar, bir tek deniz kenarında bezik oynadıkları sahnede seyirciyi rahatsız etmiyorlar. Sayı tahtası (marköz) ve sesi ne güzeldir…Güzide Sabri’nin erkek kahramanları hep ‘alaturka musiki’ meraklısı. Feridun, Hicaz ; ‘Ölmüş Bir Kadının Evrakı Metrukesi’ndeki (1937) Nejat ise Hüseyni makamını seviyor. Leyla ‘Ey Çerh-i Sitem(ger) Dîl-i Nâlâna Dokunma’ (Medeni Aziz Efendi/Aşık Ömer) şarkısını söyler. Filmin en önemli sahnesinde bir şey seyircinin dikkatini dağıtıyor. Feridun, Leyla ile ayrılmasına annesinin neden olduğunu öğrenmiş. Hışımla hesap sormaya gelir. Bu sırada Süreyya Hanım, sigara dumanıyla o kadar güzel bir daire oluşturuyor ki, ona bakmaktan konuşmaya dikkat edemiyoruz…Feridun’u Hayri Esen; Leyla’yı Jeyan Mahfi Ayral; Rahmi’yi Abdurrahman Palay; Celil’i Fuat İşhan seslendirmiş…“Feridun, seni seviyorum. Bu aşkı gizlemek için neler çektim.” (yazan: Murat Çelenligil “editör” – sinematürk Internet veri tabanı)

 #YABAN GÜLÜ (1970) – Yönetmen: Ümit Utku, Senaryo: Atıf Yılmaz, Yılmaz Güney, Bülent Oran, Safa Önal, Selahattin Burçkin, Ümit Utku,Eser: Güzide Sabri Aygün, Kamera: Enver Burçkin, Yapım Sorumlusu: Nuri Tuğ, Kamera Asistanı: Hasan Uçar, Ses Mühendisi, Necip Sarıcıoğlu, Senkron: Mustafa Kent, Yapım: Kervan Film/Ümit Utku

Oyuncular: Ediz Hun (Feridun), Engin Çağlar (Celil), Zeynep Aksu (Leyla), Suzan Avcı (Pakize), Aliye Rona (Süreyya), Muzaffer Tema, Nisa Serezli (Rabia), Mine Soley, Tolga Aşkıner (Pakize’nin sevgilisi), Mahmure handan (Badi), Nuri Tuğ (Doktor), Birol Işın (Baba)

Konu: 45-50 yaşlarındaki Rahmi Bey, evlat edindiği Leyla sayesinde ‘ömründe ilk defa hissettiği’ çocuk sevgisiyle dolu.
Filmde yok ama Leyla’nın annesi Çimenli Fatma, doğum sırasında ölür. Çaresiz kalan babası Ahmet Çavuş, onu bakması için komşusu Nefise Nine’ye ‘emanet ediyor’. Aylar sonra, geçimini ormandan kestiği odunlarla sağlayan zavallı adamın cesedi dere kenarındaki bir ağaç kütüğüne takılı olarak bulunur. Oduncunun verdiği mecidiyelerden ‘mahrum kalan’ yaşlı kadın, çocuğu ‘vilayetin en büyüklerinden birinin konağına evlatlık verir’. Rahmi Bey galiba ‘ittihatçı’ çünkü gönderildiği Beyrut’tan ancak Leyla 17 yaşına gelince ve ‘iradei seniye’ (padişah emri) ile dönebiliyor. O zamanın sürgün yaşamı da ilginç: Beyrut’ta Köşk’, İstanbul’da ise bir Yalı.

Filmde, olaylara yetişmek zor. Genç kız, Kolej’i bitirdiği gün babasının evleneceğini öğreniyor. Hemen her olayda vicdanımızın sesi olan Dadı’nın sözleri; “Kırkından sonra azanı.. tövbe, tövbe..” Pakize Hanım kısa sürede Konağın idaresini) ele geçirir. Leyla’yı, evlatlık diye canından bezdiriyor. Mahinur Kalfa, onun da dayısının yanında bir besleme gibi büyüdüğünü söylediğinde çok şaşırıyoruz. “Dünyada, sonradan görmek kadar fena bir şey yoktur.”

O günlerde Rahmi Bey’in yeğeni Feridun ve annesi Süreyya Hanım, Yalı’ya yerleşirler. İki genç göz göze gelince ‘kalpleri o ana dek bilmedikleri bir heyecanla çarpmaya başlıyor’. Sonrasında Süreyya ve Pakize, onları ayırmak için ellerinden geleni yapıyorlar. ‘Servet ve Asalet’; Leyla’nın eksiği bunlarmış. Sonuçta, ‘azametli ve kibirli’ annenin ‘Feridun’u mirastan mahrum etme’ tehditleri genç kızın direncini kırıyor.

 İyice bunalan Leyla, Yalı komşuları Rabia Hanım’ın ‘kemik veremli’ oğlu Celil (romanda Celâl) ile evlenmeye karar verir.
Dadı; “..Peynir ekmekle mi yedin aklını kız? Sakat bir insan o.

”Leyla; “..Ben de bir sakat değil miyim Dadı? Anasız babasız fakir bir köylü çocuğu olarak sakatım bu insanlar arasında.”

Yeni evliler, Rabia Hanımla beraber İsviçre’ye giderler. Uzakta oldukları 7 yıl herkesin yaşamını değiştiriyor.

Tamburi Cemil Bey’in Ferahfeza Saz Semaisi’ni dinlediğimiz meyhanede, ayrılık acısı içindeki Feridun var. “Kumar, işret, kadın..” Her şeylerini, Süreyya Hanım’ın mücevherlerini bile satmışlar.

Rahmi Bey, aşığı ile yakaladığı karısını kovmuş. Dadı’nın, Leyla’ya yazdığı mektup; “..Bütün emlakini de sana bıraktı, kalbi dayanamadı vefat etti.”

“Kemik veremi asla affetmez.” Celil, karısına bunları söylemişti. Dediği gibi de oluyor. Onun ölümünden 6 ay sonra Leyla, İstanbul’a döner (Rabia Hanım, Mısır’da kalmış).
Perişan durumdaki Süreyya Hanım, onun kollarında ölür. Feridun belleğini yitirmiş ve Bakırköy Akıl Hastanesi’nde.

Filmin sonu, Metin Bükey veya Teoman Alpay’a ait ‘Yaban Gülü’ şarkısı;

“Kırlarda, bayırlarda //Çiğnenen Yaban Gülü//**//Yaban Gülü, Yaban Gülü//A benim mor/kır çiçeğim.”

Feridun; “Hatırlıyorum artık, hatırlıyorum. Yabangülümsün sen. İlk defa, gene burada senden dinlemiştim bu şarkıyı.” [Oysa, o dediği sahnede genç kız ‘Rüya Gibi Her Hatıra’yı (1969) (Mehmet Ilgın) söylüyordu ama olsun. ‘Dimağındaki zafiyet’ sonrasında bu kadarı bile iyi.]

Leyla; “Yabangülün ebediyen senin artık. Onu dalından ilk defa koparan sen olacaksın.”
[Celil de ölmeden önce, bunca yıllık karısına “Beni, sen bir kardeş gibi, hastalıklı bir arkadaş gibi sevdin. Sevdiğin erkek Feridun’du biliyorum.. Hiçbir zaman benim olmadın..” diyerek seyirciyi rahatlatmıştı(!).] (Yazan: Murat Çelenligil)

#YABAN GÜLÜ (1970) – Yönetmen: Ümit Utku, Senaryo: Atıf Yılmaz, Selahattin Burçkin, Bülent Oran, Safa Önal, Eser: Güzide Sabri Aygün, Kamera: Enver Burçkin, Yapım: Kervan Film/Ümit Utku, Prodüksiyon Amiri: Nuri Tuğ, Kamera Asistanı: Hasan Uçar, Ses Mühendisi, Necip Sarıcağlu, Renk Uzmanları: Turgut Ören, Zihniye Ören, Laboratuar Şefi: Hikmet Kuyucu, Senkron: Musta-fa Kent, Negatif Montaj : Sezai Elmaskaya, Montaj ve RejiAsistanı: Korhan, Kamera Asis-tanı: Hasan Uçar, Prodüksiyon Asistanı: Erol Kesler, Ören Film Stüdyosunda hazırlanmış ve Lâle Film stüdyosunda ses-lendirilmiştir

Oyuncular: Ediz Hun (Feridun), Engin Çağlar (Celil), Zeynep Aksu (Leyla), Suzan Avcı (Pakize), Aliye Rona (Süreyya), Muzaffer Tema, Nisa Serezli (Rabia), Tolga Aşkıner, Mine Soley, Tolga Aşkıner (Pakize’nin sevgilisi), Mahmure Handan (Badi), Nuri Tuğ (Doktor), Birol Işın (Baba)

Konu: 45-50 yaşlarındaki Rahmi Bey, evlat edindiği Leyla sayesinde ‘ömründe ilk defa hissettiği’ çocuk sevgisiyle dolu.

Leyla’nın annesi Çimenli Fatma, doğum sırasında ölür. Çaresiz kalan babası Ah-met Çavuş, onu bakması için komşusu Nefise Nine’ye ‘emanet ediyor’. Aylar sonra, geçimini ormandan kestiği odun-larla sağlayan zavallı adamın cesedi dere kenarındaki bir ağaç kütüğüne takılı olarak bulunur. Oduncunun verdiği mecidiyelerden ‘mahrum kalan’ yaşlı kadın, çocuğu ‘vilayetin en büyüklerin-den birinin konağına evlatlık verir’. . …

O günlerde Rahmi Bey’in yeğeni Feridun ve annesi Süreyya Hanım, Yalı’ya yerleşirler. İki genç göz göze gelince ‘kalpleri o ana dek bilmedikleri bir heyecanla çarpmaya başlıyor’. Sonrasında Süreyya ve Pakize, onları ayırmak için ellerinden geleni yapıyorlar. ‘Servet ve Asalet’; Leyla’nın eksiği bunlarmış. Sonuçta, ‘azametli ve kibirli’ annenin ‘Feridun’u mirastan mahrum etme’ tehditleri genç kızın direncini kırıyor.

İyice bunalan Leyla, Yalı komşuları Ra-bia Hanım’ın ‘kemik veremli’ oğlu Celil ile evlenmeye karar verir. Yeni evliler, Rabia Hanımla beraber İs-viçre’ye giderler. Uzakta oldukları 7 yıl herkesin yaşamını değiştiriyor. Rahmi Bey, aşığı ile yakaladığı karısını kovmuş. Dadı’nın, Leyla’ya yazdığı mektup; “..Bütün emlakini de sana bıraktı, kalbi dayanamadı vefat etti.”

“ Onun ölümünden 6 ay sonra Leyla, İstanbul’a döner (Rabia Hanım, Mısır’-da kalmış). Perişan durumdaki Süreyya Hanım, onun kollarında ölür. Feridun belleğini yitirmiş ve Bakırköy Akıl Hasta-nesi’ndedir.

#YABAN KIZ (1954) – Senaryo ve Yönetmen:  Dr. Arşavir Alyanak, Operatör: Turgut Ören, Yapım: Yakut Film/Dr. Arşavir Alyanak

Oyuncular: Turgut özatay, Saltuk kaplangı,  Nilgün Esen, Turhan (Memduh) Ün, Salih Tozan, Muazzez Arçay, Feridun Çölgeçen, Mümtaz Alpaslan, Uğur Kıvılcım, Semiramiz Göze

Konu: Bir ressamla, bir dağlı kızın öyküsü

#YABANCI (1973) – Yyönetmen: Yücel Uçanoğlu, Senaryo: Bülent Oran, Foto Direktörü: Hüseyin Ererez, Kamera: Kaya Ererez,  Yapım: Haydar Film/Mahmut Üçüncüoğlu,

Oyuncular: Tamer Yiğit (Duran Ali), Fatma Belgen (Leyla), Süleyman Turan (Ahmet), Gülistan Okan (Necla), Sami Tunç (Sami), Hüseyin Zan, Doğan Tamer, Sönmez Yıkılmaz

Konu: Sami ve Duran Ali  bir banka soymuştur,  fakat Sami arkadaşını atlatıp paralar ile birlikte kaçar ve bir tatil kasabasına gelir, Aynı zamanda kadınlara karşı ilgi duyan Sami bir elbise mağazasında üstünü değiştiren Leyla’yı  görür  ve evine kadar takip ederek evine zorla girer   tecavüz  eder. Leyla ayıldığında Sami’yi mutfakta görür  ve onu öldürür arabasıyla birlikte cesedi uçurumdan aşağı atar. Bu arada Duran Ali de  kasabaya gelir otelde bir oda tutar  ve arkadaşını araştırmaya başlar.  Leyla ile tanışan Duran, kuşkulanmaya başlar  Leyla’nın gizlice evine girerek Samim’in kanlı elbiselerini bulur olaylar gelişir..

#YABANCI (1984) – Yönetmen: Osman F. Seden, Senaryo: ihsan Yüce, Görüntü Yönetmeni: Abdullah Gürek, Yapım: Özer Film/Enver Özer

Oyuncular: Kadir İnanır, Hülya Avşar, Bülent Bilgiç, Gülistan Güzey, Renan Fosforoğlu, Ekrem Dümer, Sırrı Elitaş, Ferdi Altuner,

Konu: Sokakta rastladığı genç bir hayat kadınını evine götürüp, onu bu yaşantıdan kurtarmak isteyen adamın çabaları.

#YABANCI  (1988) – Yönetmen: Yavuz Figenli, Senaryo: Safa Önal, Görüntü Yönetmeni: Rafet Şiriner, Yapım: Topkapı Film/Yaşar Tunalı

Oyuncular: Mahmut Tuncer, Sibel Gökçe, Yavuzer Çetinkaya, Ali Tutal, Hasan Yıldız

Konu: Kan davası öyküsü.

#YABANCI (1993) – Senaryo ve Yönetmen: Hasan Karcı, Görüntü Yönetmeni: Ferhat bakır, Yapım: Özbay Ticaret/Mustafa Özbay

Oyuncular: Aytekin Akkaya, Murat Soydan, Nilgün Ersoy, Nuri Alço, Sami Haziznses, Mehmet Samsa, Aydın Haberdar, Bülent Özkaya

Konu: Hapisten çıktıktan sonra bir balıkçı köyündeki kıza aşık olan adamın aşkı.

#YABANCI (2013) –  Senaryo ve Yönetmen Filiz Alpgezmen, Müzik Barış Dokuzer, Görüntü Yönetmeni Özgür Polat, Yapım Ali Alpgezmen, Eylem Akın, Post-Prodüksiyon Danışmanı : Murat Can Tura, Kurgu: Natalin Solakoğlu, Çiçek Kahraman, Ortak Yapımcı: Kaan Nazlı, Uygulayıcı Yapımcı: Salih Karaman, Ali Alpgezmen, Yönetmen Yardımcısı: Osman Taşçı, Başak Danalı, Ekin Pandir, Beril Potok, 1. Kamera Asistanı: Gürkan Özkan, 2. Kamera Asistanı: Kenan Çalışkan, Focus Puller: Sertaç Özkan, Işık Şefi: Osman Sandıkçı, Servet Tanrıverdi, Fatih Yıldırım, Mutlu Yaşar Aşkın, Sanat Ekibi: Şafak Güler, Gülçin İçöz Özmenci, Sevil Soysaldı, Bestboy: Talip Sefi, Makyaj: Gülçin Bayar, Kuaför: Şahin Gül, Ses Tasarım: Umut Şenyol, Ses Kayıt: Mustafa Bölükbaşı, Boom Operatörü: Enes Sırdaş, Prodüksiyon Amiri: Tansu Şahin, Sercan Tevs, Set Amiri: İbrahim Çelik, Asistan: Natalin Solakoğlu, Ses Stüdyosu: Fono Film,

Oyuncular: Sezin Akbaşoğulları (Özgür), Caner Cindoruk (Ferhat), Güzide Balcı (Semra), Hüseyin Özay (Nurettin), Selen Uçer (Nazmiye), Ozan Uygun (Yiğit), Enginay Gültekin (Kübra), Ülkü Duru, Nermin Uğur (Yenge), Serkan Keskin (Ali), Özlem Tokaslan (Memure), Nedim Salman (Görevli), Selda Özler Taşdemir (Gülsen), Memet Işık (Doktor), Kaan Öztop (Kokoreççi), Sabahat Ürgen (Babaanne), Tolga Baş (Resepsiyonist), Mehmet Dostay (Birinci Adam), Rafi Emeksiz (Bakkal), Birsen Dürülü (Birinci Kadın), Şener Sırbudak (Mehmet Dostay), Gökhan Tunç (Üçüncü Adam), Çağatay Çatal (Küçük Amcaoğlu), Deniz Keyf (İkinci Kadın), Çınar Dostay (Sünnet Çocuğu), Derin Sude Günay (Kız), Pınar Uysal (İkinci Memure), Gürcan Eken (Memur), Ata Gür (Bardaki Adam),

Konu: Özgür, 80 darbesiyle Fransa’ya iltica etmiş bir anne babanın kızıdır. Paris’te doğup büyümüş, Türkiye’yi hiç görmemiştir. Annesini küçükken kaybetmiş; Özgür’ü babası büyütmüştür. Özgür hayatla bağları kopuk, her şeye ama en çok kendine ‘yabancı’ genç bir kadındır. Özgür, babası Hüseyin’in ölüm haberiyle babasını İstanbul’a gömmeye karar verir.Fakat Hüseyin’in 12 Eylül sürecinde vatandaşlıktan atılmış olması Özgür’ün önüne büyük bir engel olarak çıkar. Bu engel, Özgür’ü Türkiye bürokrasisi, İstanbul ve kendi içinde bir yolculuğa zorlar.

#YABANCI ADAM  (1961) – Yönetmen: Abdurrahman Palay, Senaryo : İrfan Sabuncu, Operatör: Cezmi Ar, Yapım: Dar Film/Sıtkı Şumnulu

Oyuncular: Leyla Sayar, Saltuk Kaplangı, Ahmet Tarık Tekçe, Abdurrahman Palay, Hüseyin Baradan, Rüya Gümüşata, Birsen Kaplangı, Gazanfer Özcan, Mehmet Özekit, Necdet Tosun, Demir Nuyan, Tanıl Ergün, Cumhur Kersin

Konu: Babaları öldükten sonra yetim kalıp ve sonunda mutluluğa kavuşan iki kardeşin öyküsü.

#YABANCI KIZ (1963) Yönetmen: Ernesty Roberts, Senaryo: Bülent Oran,  Ernesty Roberts, Kamera: Mehmet Muhtar, Mehmet Muhtar, Yapım: And Film/Turgut Demirağ

Oyuncular: Orhan Günşıray, Ulla Darni, Eva Palmer, Ahmet Tarık Tekçe, Bülent Oran

#YABANCI OLDUK ŞİMDİ  (1965) – Yönetmen: Ülkü Erakalın, Senaryo: Bülend Oran, Kamera: Kriton İlyadis, Yapım : Saner Film/Hulki Saner

Oyuncular: İzzet Günay, Ajda Pekkan, Sadettin Erbil, Hayri Esen, Ferah Nur, Mualla Sürer, Sadettin Erbil

Konu: Pavyonda çalışan dul kardeşinin karısıyla evlenip onu pavyondan ve gece hayatından kurtaran bir genç adamin öyküsü.

#YADELLER (1978)  – Temel Gürsu,  Senaryo: Hulki Saner, Kamera: Sertaç Karan, yapım:Saner Film/Hulki Saner,

Oyuncular: Ferdi Tayfur, Necla Nazır, Hulusi Kentmen, Leman Akçatepe, Yüksel Gözen, Ayşin Atav, Cengiz Tekin, Renan Fosforoğlu

Konu: Adana””da mütevazı bir evde Ferdi, anne babası ve küçücük yaşta onlara emanet edilen Leyla ile birlikte yaşamaktadır. İnşaat işlerinde çalışan Ferdi””nin sesi çok güzeldir. İki yakın arkadaşıyla gayet iyi anlaşan, neşeli günler geçiren Ferdi””nin Leyla ile arasında garip bir geçimsizlik vardır. Halbuki hep işine geç kalan Ferdi””nin kahvaltısını Leyla hazırlamakta, hatta ekmeğine yağını bile sürmektedir. Bir gün Leyla””nın amcası gelir ona artık onu İstanbul””a götüreceğini, durumunun iyi olduğunu anlatır. Leyla gitmek istemez. Ama hem Ferdi””nin annesi hem de babası onun artık evine dönmesini, bu mütevazı hayattan bir şey bekleyemeyeceğini anlatırlar. Altın ses yarışması adı altında büyük bir yarışmaya katılmıştır. Ferdi sırası gelince sahneye çıkar. Bir müddet sonra gözü kapıya ilişir, Leyla havaalanına gitmeden onu görmeye gelmiştir. Bir gözü saattedir. Bu Ferdi””ye yeter, bütün içtenliğiyle şarkısını söyler. Leyla el sallar ve gider. Ferdi yarışmanın birincisi olmuştur. Amcası ve yengesiyle beraber yaşayan Leyla””ya Baykal bey diye zengin biri talip olmuştur. Adamın üç tane gazinosu vardır. Bunu duyan Leyla evlenmeyi istememekte diretirken, bu gazino lafından sonra çok değişmiş ziyarete gelen Baykal Beyi iltifatlarla karşılamıştır. Amcası ve yengesi de bu işe şaşırırlar. Ferdi Adana””dan elinde ses müsabakasında kazandığı diplomasıyla İstanbul””a hareket eder. İstanbul””u otobüste hayran, hayran seyreden Ferdi sevinç içindedir. Gazinoya ulaşan Ferdi patronun saat 16:00 da geleceğini duyunca aradaki zamanı gidip Leyla””yı görmeye karar verir. İki genç hasretle kavuşurlar. Ferdi diplomayı gösterir. Leyla””nın gözü parada pulda değil Ferdi””dedir. Ferdi de bu arada gazinonun göz bebeği olmuştur. Seyirci onu tutmuştur. Bir akşam Ferdi düğününü gazinoda yapar. Çok mutludurlar. Hayat devam etmektedir. Ferdi işinde yükselmekte, Leyla doğacak bebeğini beklemektedir. Amca ve yenge de çok mutludur. Onlara bir torun gelecektir. Bir bayram günü oğlunun doğduğunu gazinoda sahnede alan Ferdi hastaneye koşar koridorda Doktorla konuşan Ferdi””yi acı hakikat yıkar. Karısının az bir ömrü kalmıştır.Ferdi perişandır belli etmeden Leyla””nın yanına gider. Leyla yine bir rüzgarın sesini duymaya başlamıştır. Bu rüzgar bizi ayıracak Ferdi diye ona sımsıkı sarılır. Son nefesini vermiştir. Ferdi onun hissizleştiğini görür. Hıçkıra, hıçkıra ağlayarak üstüne kapanır. Ferdi Anadolu turnesine çıkar, şehirden şehre dolaşan, en hisli şarkılarını söyleyen Ferdi, boynu bükük, sanki Leyla””sını aramaktadır. Ferdi İstanbul””dan aldığı iş tekliflerini geri çevire, çevire aradan 6 yıl geçmiştir. Organizatörü oğlunun ona ihtiyacı olduğunu, artık hayata dönmesi gerektiğini haykırır ve onu ikna eder. Beraberce oğlunu görmeye giderler. Oğluna sarılan Ferdi””den çocuk kaçar, amcasının bacaklarına sarılır. Ferdi üzülür. Ferdi Almanya turnesi gerçekleştirmiş ve seneler takvim yapraklarında birbirini takip etmiştir. Saçlarına aklar düşen Ferdi, memlekete dönmüş ve ilk işi oğlunu görmeye gitmiştir. Gece fırtınada korkan Ferhat, babasının odasına gelir. Rüzgar onu da annesi gibi korkutmuştur. Baba oğul birbirlerine sarılırlar. Artık problem bitmiştir. Fakat Ferdi bir yıldan beri hastadır. Londra””dan test sonuçları gelmiştir. 3-4 ay ömrü vardır. Nuran bunu oğluna kendisinin söylemesini ister. Ferdi oğlu ile konuşur. Çocuk önce onun tekrar turneye gideceğini sanır, sonra Tanrı””ya yalvaralım babacığım, seni almasın deyip ağlar. Ferdi konserlere devam etmektedir. Bir akşam gazinoda bütün aile onu dinlerken Ferdi oğlunu ona eşlik etmesi için sahneye davet eder, oğlu sazıyla ona eşlik eder. Ferdi””nin artık sonu gelmiştir. Leyla””sını ziyarete gider ve artık seni rüzgârlardan ben koruyacağım yavrum diyerek son nefesini verir.”

#YAĞ YAĞMUR (1990) – Yönetmen: Şahin Gök, Senaryo: Suphi Tekniker, Görüntü Yönetmeni: Erhan Canan, Yapım: Hakan Film/Hakan Balamir

Oyuncular: Burhan Çaçan, Melike, Orhan Günşıray, Şeref  Çokşeker, Fikret Fırtına

Konu: Gelinine göz koyup, ona tecavüz eden bir babanın hikayesi.

#YAĞMA HASAN’IN BÖREĞİ  (1953) – Yönetmen: Semih Evin, Operatör: Orhan Çağman, Yapım: Yüksel Film/Orhan Çağman

Oyuncular: Renan Fosforoğlu, Anny Ball, Nimet Alp, Osman Alyanak, İnci Birol,  Rasih Ertuğ, Muharrem Gürses

Konu: İş aramak üzere istanbul’a gelen bir taşralı adamın güldürüsü.

#YAĞMUR (1971) – Yönetmen: Orhan Elmas, Eser:  Erdoğan Tünaş, Senaryo: Fuat Özlüer, Kamera: Çetin Gürtop, Şarkılar: İnci Çayırlı, Yapım: Erler Film/Türker İnanoğlu

Oyuncular : Hülya Koçyiğit, Ediz Hun , Önder Somer, Gülistan Güzey, Deniz Erkanat, Şaziye Moral, Necdet Tosun

KONU : Ses sanatçısı Gülse (Hülya Koçyiğit) konser vermek için, Ressam Fikret (Ediz Hun) sergi açmak için aynı uçakla İzmir’e gidip tesadüfen aynı otelde yan yana odalarda kalırlar. Valizleri karışır, Fikret onu otelde sahnede görür ve tüm bu rastlantısal nedenlerle tanışıp yakınlaşırlar. Fikret zengin bir iş adamının kızı Jale (Deniz Erkanat) ile nişanlıdır. Gülse’nin nişanlısı Refik de (Önder Somer) varlıklı bir insandır. Fikret Gülse’yi büyükannesini ziyarete götürür. Ve ilişkileri giderek aşka dönüşür. Dönüşte nişanlılarından ayrılıp evlenmeye söz verirler. Söz verdikleri gibi de yaparlar. Buluşacakları gün geciken Gülse’ye bir araba çarpar ve genç kız kötürüm olur. Fikret merak içindedir. Gülse ona telefon ederek kendisini sevmediğini ve Refik’le evleneceğini söyler. Fikret ona ulaşmaya çalışır. Adresini bulup gittiğinde Refik’ke Gülse’yi mutlu bir yakınlık içinde görünce kırılır ve içi nefretle dolar. Gülse onu nikaha davet eder, Jale’yi de arayıp Fikret’in onun sevgisine ihtiyacı olduğunu söyler. Jale Fikret’le yaşamaya başlarsa da, genç adamın gönlü hala Gülse’dedir. Jale gerçeği bildiği halde Gülse’ye söz verdiğinden açıklamaz ve anlayış gösterip Fikret’ten ayrılır. Bu arada ölen büyükannesinin bıraktığı mektupta şalını Gülse’ye vermesini vasiyet etmiştir. Fikret yeni açtığı sergide, Gülse’nin portresini de satışa çıkarır. Sergiye gelen Gülse, kendi tablosunu alır. Satıştan vazgeçen Fikret galeriye geç kalında resmin sakat bir bayan tarafından alındığını duyar. Şalı vermek üzere Gülse’nin konserine gider. Gülse, Fikret’in fark etmemesi için koltuk değneklerini saklar. Fikret Gülse’ye şalı verir. Bir gün sonra buluşacakları günün yıldönümüdür. Fikret Gülse’ye ne kadar üzgün ve kızgın olduğunu anlatır. Tam çıkıp giderken yaptığı tabloyu ve koltuk değneklerini görünce, resmi satan alan kadının Gülse olduğunu anlar. Yine de genç kadına hiçbir şeyi belli etmez. Buluşacakları günün yıldönümünde Gülse, anılarını ve o günü yaşamak için otele geldiğinde Fikret’le karşılaşır. Fikret her şeyi bildiğini söyleyerek ona evlenme teklifini yineler. Gülse de olanları anlatır ve iki sevgili kavuşurlar…

#YAĞMUR ALTINDAKİ KEDİ (1989) – Senaryo ve Yönetmen: Yücel Uçanoğlu, Görüntü Yönetmeni: Muzaffer Turan, Yapım: Umut Film/Abdurrahman Keskiner

Oyuncular: Ahu Tuğba, Atilla saral, Sümer Tilmaç,

Konu: Yalnız bir kadınla, yaşamına giren kaçak bir soyguncunun öyküsü…

#YAĞMUR BAŞLADI (1989) – Yönetmen: Eser Zorlu, Senaryo: Yasemen Zorlu, Görüntü Yönetmeni: Hakan Gürtop, Müzik: Oğuz Abadan, yapım: Senar Film/Senar Turgut

Oyuncular: Melike Zobu, Tuncer Sevi, Sema Peker, Osman Gidişoğlu, Sinan Tarım, Yaman Tüzcet

Konu: Bir çingene topluluğu içindeki hayalleri olan iki kızın  ve bir  çingenebaşının hikayesi

#YAĞMUR BEKLERKEN (1992) Yönetmen: Tunca Yonder, Eser ve Senaryo: Tank Buğra Görüntü Yönetmeni: Tevfik ŞenoI, Sanat Yönetmeni: Cem Köroğlu, Müzik: Serdar KaIafatogIu, Yapım: Yeni Yaplmlar Ltd./Bahattin Ozan

Oyuncular: Cevdet Arıcılar, Seray GözIer, Nilüfer AçıkaIın, Mehmet KeskinoğIu, KemaI Bekir, Haluk KurtoğIu, Eşref KoIçak, Mehmet Özekit, Tuncer Necmioğlu, Çetin KoroğIu, Mutlu Güney, Yeşim Alıç, Süer İzat, Ferda Tancay, Ejjder Akışık, ZeIiha Güney, Alp GiritIi, Cem KurtoğIu

Konu: 1930’Iu Yillarda çok partiIi siyasaI yaşama geçiş dönemi uzerine kurulu bir öykü.

Not: Altı bölümlük bir TV dizisi olarak çekilen bu film daha sonra sinema filmine dönüştürülmüş ve vizyona sokulmuştur.

ÖDÜL:
Çasod (Çağdaş Sinema Oyuncuları Derneği) Seçiminde (1993)
Cevdet Arıcı “En iyi erkek oyuncu”

#YAĞMUR ÇİSELERKEN (1967) Yönetmen: Osman Nuri Ergün, Senaryo: Safa Önal, Kamera: Nejat Okçugil, Müzik: Rauf Tözüm, Teknik Direktör: Samim Utku, Yapım: Er Film/Türker İnanoğlu

Oyuncular: Hülya Koçyiiğit, Ekrem Bora,  Turgut Özatay, Müjgan Ağralı, Suna Sun, Gülgün Erdem, Nevzat Okçugil, Necdet Tosun, Asım Nipton, Kayhan Yıldızoğlu, Muammer Gözalan, Sadri karan, İsmet Erten

Konu: Ekrem Ünver. Ecza fabrikası ve ‘Son Gece’de (1967) Doamnela Mihailescu’nun olarak göreceğimiz bir köşkü var. Herhalde filmin sonu ile olan 15 yıllık fark anlaşılsın diye arabası biraz eski; 50 model Citroen 15 Six. ‘34’le başlayan plaka (34 EL 670) ve 60’lar için bile çok yeni olan alttan çevirmeli telefon bu ortamı bozuyor ama olsun. Onu çok seven Hülya ile evli. Çapkınlıkta dur durak nedir bilmiyor. Evliyken böyleyse bekârken nasıldı acaba?
Hülya.. Belli ki yoksul bir aileden. Babası, Başaran Oto Tamirhanesinin sahibi. Filmde adı yok ama tabeladaki isimlerden biri ‘M. Özkan’. Ekrem’den ayrılmak isteyen kızına şunları söyler ;

 “..Seni aç mı bırakıyor çıplak mı. Dövüyor mu küfür mü ediyor. Ee, bunun için boşanılır mı? Kadın ol da elinde tut. Suçu hep kocanda arama..Kadının hüneri, evi erkeğe sevdirmektir..Bir tek evladımsın. Bıçağın kemiğe dayandığını görürsem ben bırakmam ayırırım. Ama, yazık, yıkma yuvanı..” Daha sonra, gelişen olaylarla kızı intihar girişiminde bulununca bu kez Ekrem’e ‘hayat dersi verecektir’ ; “Biz de genç olduk. Biz de çapkınlık yaptık. Ama rahmetli karımın bir gün ruhu duymadı. Bir gün bile üzülmedi.”

Tanışmalarının 3. yıldönümünde, genç kadın çok güzel bir sofra hazırlamış, kocasını bekliyor. [Üzerindeki giysiyi ‘Ölmek mi Yaşamak mı’ (1966) filminden anımsıyoruz. Yusuf, “Main Title/Lara’s Theme” (1965) (Jarre) (Doctor Zhivago) eşliğinde onu ‘Çemberlitaş Kız Talebe Yurdu’na getirdiğinde giyiyordu.] Mari ile beraberliği uzadığından, Ekrem saat 19’da değil ancak 23.35’de gelir. Durumu, ‘bütün gayretine rağmen işten kurtulamadığını’ söyleyerek ‘idare etmeye’ çalışır. Masada, Hülya’nın aldığı kol düğmeleri. O geceki özür dileme ve affetmenin ardından ertesi gün en olmayacak şey olur. Hülya onun ceketinde, kuşkularını haklı çıkartan bir not buluyor; “Siparişiniz mucibince hazırladığımız salon ve yatak takımı bitirilerek dün taşındı. İçki dolabı ise ancak haftaya hazır olacak. Faturayı ayrıca takdim..” Mobilya mağazasından ‘teslimatın yapıldığı’ adresi alır; Maçka, Valide Çeşmesi, Kuyubaşı Sokak, Tanyeri Ap. 1. Kat 3 Numara. (Ama, Hülya 1. değil 2. kata çıkıyor.) 3 numarada ise Turgut var. Genç kadını, Ekrem’in ‘eve attığı yavrulardan biri’ sanır. Hülya, ne kadar kocasını yakalamaya geldiğini anlatamaya çalışsa da Turgut’un saldırısından kurtulamaz;

 “..Ayağıyla gelmiş kısmeti kaçırır mıyım hiç. Kıymetini bilmemiş, harcamış seni. Meheldir o herife.”

Sonrası karabasan gibi. İlaçla kendini öldürmek ister. Kızılay Ana Çocuk Sağlığı’nda ve ‘son anda’ kurtarılır. Ama, doktorun söyledikleriyle bir yıkım daha; “..Hamilesin.” Tekrar babasına sığınmak istediğinde Ekrem’in kaza geçirdiğini ve İlk Yardım’da yattığını (ama çekimler yine Ana Çocuk Sağlığı’nda yapılmış) öğrenir. İyileşene kadar yardımcı olup onu terk ediyor. Babası üzüntüden ölür. (İsmi, mezarında bile yok. 9 yıl sonraki mezarlık sahnesinde başucundaki tahtada ‘ada parsel alınmıştır’ yazıyordu.)

Yıllar sonra.. Besler Bisküvi Fabrikasında (hem de çift vardiya çalışan) yoksul (varsılı, üstelik 80’den sonra olur mu hiç) bir işçi; Hülya. Kızı Kader’le ‘Ekmek Kavgası’nda. Ekrem (işinde ilerleyip 2. fabrikasını da açmış) ve Turgut’un onu görmeleri aynı günlerde olur. Ekrem evini onlara verir. Turgut’sa, birini öldürdüğü için verilen 10 yıllık cezasını yeni bitirmiş. Ama bu kez de öldürdüğü adamın kardeşlerinden kaçmak zorunda. Anlaşılacağı gibi Hülya’dan para sızdırıyor. Nedenini öğrenmek isteyen Kader’e söyledikleri; “..Senin için veriyor o paraları. Senin sayende kazanıyorum. Keşke senin gibi birkaç tane çocuğum olsaydı. Ömrümün sonuna kadar bey gibi yaşardım.”
Ekrem’in, Turgut‘..evden taşındığı için’ yapamadığını 15 yıl sonra Hülya yapıyor.

Hülya; “Suçlu değilim ama günahım var. Kirliyim artık. Yaşayamam bu lekeyle, yaşayamam. Dünü unutamam. Kendi yüzüme bile bakamam. (İlaç şişesine bakarak) Kurtulmalıyım. Asıl sen ölmelisin Ekrem. Katilim sensin. Ama erkeksin. Erkek olunca günah değil bu, leke değil. Ama kadın için…”
(Yazan : Murat Çelenligil – Sinematürk Internet veritabanı)

YAĞMUR DUASI (1965) – Bknz. ALLAH’IN DEDİĞİ OLUR  / Hasan Kazankaya

   #YAĞMUR KAÇAKLARI (1987) – Senaryo ve Yönetmen: Yavuz Özkan, Görüntü Yönetmeni: Romain Winding, Müzik: Onno Tunç, Yapım: Yerli Sinemacılık Ltd.Şti. /Yavuz Özkan

Oyuncular: Tarık Akan, Ayşegül Aldinç, Aurelli Toledano, Anne Zacharias,  Seray Düşerkalkar, Selim Şaşmaz, Theri Loos

KONU: Düşünce suçu olan insanlığın bu büyük suçu, günümüzde bile halen devam etmekte. Yavuz Özkan’ın ses getiren bu filminde konu bu yönde işlenmiş. Tarık Akan’ın iltica etmek için gittiği Fransa’da yaşadığı ilişkiler. Bunalımlar içinde yaşadığı bir kadınla yakınlaşmalar ve ülkesine iade edilme kararıyla yıkılışı, hep bu çerçeve içinde düşsel olarak anlatılmakta.  

$ 1970 sonlarının ilginç siyasal sinemacısı. “Maden” ve “Demiryol” filmleriyle (yıllardır görünmez olan filmler!) Türk politik sine­ması tarihinde yer almayı hak eden Yavuz Özkan, uzun bir ayrılık­ta! sonra değişik bir hikâyeyle sinemaya dönüyor. Bir “siyasal suç­lu”, içerden çıktıktan sonra Fransa’ya, bir Fransız’la evli kız kardeşinin yanına geliyor. Orada, karşı dairede oturan yalnız, bıkkın, buna­lımlı bir Fransız kadınıyla ilişki kuruyor. Daha doğrusu kuramıyor: Çünkü ikisi de birbirinin dillerinden hiç anlamamaktadır. İlişki da­ha çok fiziksel düzeyde sürerken genç adam, siyasal sığınma isteği­nin kabul edilmemesi nedeniyle ülkesine dönüyor. Kadın da peşin­den… Ancak mutlu bir buluşmadan sonra olay, baskı rejimlerine özgü biçimde noktalanacaktır…

“Yağmur Kaçakları”, belki uzun yıllar Fransa’da yaşamış olan Özkan’ın kişisel deneyimlerinden de beslenen bir öykü çerçevesin­de ilginç ve önemli bir konuya, dilin, sözcüklerin yardımı olmadan iletişim kurmanın güçlüklerine, giderek olanaksızlığına değiniyor. Birçok filmde bir yan tema olarak kalan bu olgu, Özkan’ın filminin sanki ana konusu, belkemiği… Bu açıdan, oldukça sıkıntılı bir başlangıçtan sonra, film bu yanıyla birden ilginç olmaya, dikkatinizi çekmeye başlıyor. Sonra tempo yine ağırlaşırken, finalde Özkan, es­ki filmlerini, özellikle “Maden’in kimi kalabalık, yığınsal sahneleri­ni anımsatan başarılı ve canlı bölümlerle filmini noktalıyor. Ama kimİ ilginç temasal ve sinemasal anlara ve doruklara karşın, “Yağmur Kaçakları” doyurucu ve tam on ikiden vuran bir film değil… Niye?

Temel sorun sanırım Özkan’ın nasıl bir film yapmak, asıl neye ağırlık vermek istediğini tam olarak seçememesinden kaynaklanı­yor. Özkan, yaşanmış deneylerden yola çıkan, sağlam biçimde ayak­larını yere basan, politik çağrışımlı bir film yapmak istemiş olmalı. Ancak filmi öylesine bir soyutlama ve stilizasyon çabasına tabi tut­muş idi.. Filmin birkaç baş kişisini aşıp farklı mekânlarda geçen ve kitle kullanımını gerektiren tüm sahneler, soyutlamaya verilmiş: Yargılama, Fransız sığınma sorunları bürosu, kadının çalıştığı yerin şef odası… Seyircisiz bir bale temsili, anlamsız bir toplu tutuklama gibi sahneler,

bu soyutlamaya tuz biber ekiyor. Elbette Özkan’ın ya sansür güçlüklerinden ya da öyküsünü belli bir ülkeye, belli bir za­man ve mekâna yerleştirmekten özellikle kaçınmasından dolayı bu yola saptığı ileri

sürülebilir. Hele İstanbul’un bile bir iki plan içinde alabildiğine soyut bîr kent olarak verildiği düşünüldüğünde!.. Ama hep yazmışızdır, soyutlama zor iştir… Filmde bu pek başarılamamış… Ayrıca Özkan’ın kimi Özel duyarlılıkları da şöyle böyle duyumsanıyor, ama seyirciye geçmiyor. Adamın içerden çıktıktan son­raki abartmalı neşesi (alaturka), kadının nedensiz ve çaresiz bunalı­mı (Batılı ve Antonionivari), kahramanların kimi zaman iletişim ye­rine geçen bitmez tükenmez gülmeleri (Doğu-Batı karışımı) vb…

Velhasıl, Yavuz Özkan sineması da kimi yönetmenlerimizinki gibi iflah olmaz bir hafiflikten, saflıktan nasibini almış… Ama “Yağ­mur Kaçakları”nda yer yer nefes kesici güzellikte bölümler de var. Bu. filmi çok fazla sevmesek de Özkan’ın sinemaya dönüşüne ger­çek ve içten biçimde sevinmemize yetiyor. “[4]

#YAĞMUR: KIYAMET ÇİÇEĞİ (2014) – Senaryo  ve Yönetmen: Onur Aydın, Görüntü Yönetmeni: Özgür Polat, Müzik: Yıldıray Gürgen, Yapım: GK Yapım / Gülay Kuriş, Şaban Tokdemir, Ahmet Özbaysal, Mücahit Çevik, Okay Karamahmutoğlu, Kamera Asistanı: Tunç Pakman, Focus Puller: Deniz Yıldız, Set Fotoğrafları: Altan Tunk, Fragman Kurgu:Semih Gülcüoğlu, Renk Düzenleme: Cenk Erol, Çağrı Özdal, Işık Şefi: Murat Aşık, Işık Asistanı: Coşkun Arı, Hasan Özçelik, İbrahim Sürmeli, İbrahim Can, Makyaj: Derya Ergün, Tuba Çolakoğlu,Tuğba Çolakoğlu, Ses Kayıt: Özgür Özden, Cast Sorumlusu: Selin Bodur, Oyuncu Koçu: Burak Sarımola, Uygulayıcı Yapımcı: Fatih Akdeniz, Kurgu: Semih Gülcüoğlu, Sanat Yönetmeni  Gülay Kuriş, Kostüm Tasarım: Hatice Kübra Erişir, Kostüm Tasarım Asistanı: Ayça Şişman, Yardımcı Yönetmen: Ayşe Esertepe,     Serhat Ulueren, Yönetmen Yardımcısı: Selime Atasoy,

Oyuncular: Ayhan Eroğlu, Devrim Yakut , Saviye Koyuncu, Rıza Sönmez, Altan Erkekli, Cahit Koyuncu, Devrim Saltoğlu (Ahmet), Elena Viunova (Elena), Hüseyin Avni Danyal (Avukat Cahit), Serap Aksoy (Güllü),      Ruhi Sarı (Saffet), Settar Tanrıöğen (Erkan), Erkan Kolçak Köstendil (Şenol), Sevtap Özaltun (Seher), Sait Genay (Halil), Engin Hepileri, Kazım Koyuncu

Konu: Kazım, yirmi yaşında bir üniversite öğrencisidir. Siyasi görüşleri nedeni ile gözaltına alınınca, üniversiteden uzaklaştırma cezası alır. Kendine yeni bir yön çizmeye karar verir. Okulu bırakacak ve profesyonel olarak müzik yapacaktır. Ama bunu ailesine yakınlarına anlatmak ve ikna etmek düşündüğü kadar kolay olmayacaktır. Memleketi olan Hopa’ya gittiğinde onu bekleyen bir diğer açmaz, çocukluk aşkı olan Seher ile yeniden karşılaşmak olur.

Şenol, Akçaabatspor’da oynayan bir futbolcudur. Yetenekleri dikkat çekmiş, Trabzonspor’a transfer olmak üzeredir. Arkadaşlarının aracılığıyla Elena ile tanışır. Elena sovyetlerin dağılması ile Türkiye’ye gelmiş bir hayat kadınıdır. Şenol Elena’ya ilk görüşte aşık olur. Elena’nın hikayesindeki gerçekleri açığa çıktıkca aşkta büyümeye başlar. Şenol için

ÖDÜL:

  1. Uluslararası Altın Koza Film Festivali-2014Adana
    izleyici ödülü
    SİYAD en iyi film
    Jüri özel ödülü

#YAĞMURDAN KAÇARKEN (1992) “16mm” – Senaryo ve Yönetmen: Samim Utku, Görüntü Yönetmeni: Ali Engin, Yapım: Metro Film/Zeki kafalı

Oyuncular: Enver Demirkan, Tuğrul Meteer, Nazan Ayas, Hadi Çaman, Tevfik Polam

Konu: İflas edip zor duruma düşen bir borsacının başı mafya ile başı derde girer.

#YAĞMURDAN SONRA (2008) – Yönetmen: Görkem Turgut,  Senaryo: Görkem Turgut, Müzik: Cahit Berkay, Görüntü Yönetmeni: Ümit Ardabak, Eser: Osman Şahin, Sanat Yönetmeni: Koray Fındıkçıoğlu, Kostüm Seden Tunçer,  Kameraman: Volkan Ardabak,  Panther Operatörü Ersin Karaman, Negatif Kurgu: Kadir Burç, Renk Düzenleme: Tolga Girici, Işık Şefi Metin Devrim, Sanat Asistanı: Yasemin Erakalın,  Ses Teknisyeni: Emrah Yıldırım , Boom Operatörü: Görkem Barçın, DS Nitris:  Sencer Yalçın Yapım: Uzman Film/Kadir Turgut,  Ferit Turgut

Oyuncular: Serhan Yavaş (Nuri), Pelin Batu (Sumru), Turan Özdemir (Halim), Demir Karahan (Kadir Çavuş), Nilgün Belgün (Madam Eleni), Umut Temiztaş (Cemil), Mustafa Turan (Başgardiyan), Ahenk Demir (Yurdanur), Serhan Erberk (Metin), Başak Koyuncuoğlu (Zekeriya), Güray Görkem (Tahsin), Ahmet Fırat (Tuncay), Uğurtan Sayıner (Vladikov), Hale Akınlı (Evdoksia), Vehbi Arslan (İhsan), Demet İyigün (Nilgün), Dora Çağlar (Taso), Mehmet Tokat (Suat), Köksal Damlıca (Necati), Necdet Kökeş (İsmail), Metin Büktel, Beyza İpek (Kıvılcım)

Konu: 12 Eylül askeri darbesinin hemen ardından, fikirlerinden ötürü tutuklanan Nuri İlker (Serhan Yavaş) isimli yazar, ülkenin o dönemde içinden geçtiği talihsiz ve ‘hoyrat’ günlerden fazlasıyla nasibini almış, ağır işkenceli sorgularda kalmış ve pek çok kapalı cezaevinde yıllarını geçirmek durumunda kalmıştır. Cezasını tamamlamasına 9 (dokuz) ay kala ise, ‘iyi halinden’ dolayı Gökçeada Yarı Açık Cezaevine sevk edilmiştir. Bu durum, görünüşte onun için olumlu bir gelişme olsa da, Gökçeada onun yaşamının son derece önemli bir yer olacaktır.

Cezaevinin ‘yarı açık’ yapısı nedeniyle alışmadığı kadar farklı bir yaşama başlayan Nuri, kısa zamanda bu yeni duruma ayak uydurmaya başlasa da, cezaevinin siyasal olarak karşıt görüşlü müdürü Halim Özay (Turan Özdemir) ile ilk anlardan itibaren başlayan gerginlik, öykünün sonunda onu nasıl bir yol itecektir. Ancak bu yol, onun tek başına yürüyeceği bir yol değildir. Zira yaşamında belki de ilk kez tattığı bir duyguyla, üzüm bağlarındaki çalışmalar sırasında tanışıp aşık olduğu Sumru Özay (Pelin Batu) da ona eşlik edecektir!

Halim ile yaklaşık 8 (sekiz) yıldır evli olan Sumru’nun dramı da Nuri’ninkine benzeştir. Çünkü Sumru hiçbir zaman kocasını sevememiş, onunla dünyaları ve fikirleri ile yaşamı yorumlayışları hep apayrı olmuştur. Aralarındaki yaş farkı ve bir de bunun üzerine, Halim’in iktidarsızlığı ile çocuksuz kalışları eklenince evlilik Sumru için bir ‘angarya’ olmuşken, Halim’in durumu ise farklıdır.

Zira Halim ilk günden beri Sumru’ya tutkuyla bağlı ve ama ona hiçbir zaman erişememenin acısını yaşamaktadır. Mesleği gereği yaşamında, etrafındaki herkesin ona biat etmesine alışmış olan Halim, Sumru’ya giden yolu ise bir türlü keşfedememiştir. Geçen uzun yıllar içinde Sumru onun için tam bir ‘zaaf’ haline gelmiş, artık Sumru’yu ‘keşif’ umudu çok kuvvetli biçimde değildir. Ancak yine de Sumru’nun yakınlarında olması, resmi bir bağ ile ona bağlı olması onu yaşama bağlayan tek gerçektir.

#YAHŞİ BATI (2009) – Yönetmen: Ömer Faruk  Sorak, Senaryo: Cem Yılmaz, Müzik: Ömer Özgür, Görüntü Yönetmeni : Mirsad Herovic,

Yapımcı : Böcek Yapım/Murat Akdilek, Cem Yılmaz Kurgu: Çağrı Türkkan, Sanat Yönetmeni: Hakan Yarkın, Kostüm Tasarım: Gülümser Gürtunca, Yapım Amiri: Semih Yenigün, Yardımcı Yönetmen: Defne Deliormancı, Kamera Asistanı: Burhan Arslan, Kameraman: Aydoğan Yıldız, Post-Prodüksiyon Sorumlusu: Murat İzzet Arslan, Işık ŞefiI, Hakkı Yazıcı: Sanat Asistanı : Seher Kuzu , Saç: Paşa Tınmaz, Makyaj: Cüneyt Ballı, Ses Tasarım: Burak Topalakçı, Ses Kayıt: Levent İntepe, Set Amiri: Nail Aydın, Set Ekibi: Sezgin Oltulu, Cast Ajansı: Gökçe Doruk Erten Casting, Görsel Efektler: 1000 Volt, Jenerik Tasarım: Sinem Schenato, Kurgu: Çağrı Türkkan, Uygulayıcı Yapımcı: Oğuz Peri, Yapım Sorumlusu: Pelin Kaya, Orhan Erkal, Öner Işık,

Oyuncular : Cem Yılmaz (Aziz Vefa), Ozan Güven (Lemi Galip), Demet Evgar (Suzan Van Dyke), Özkan Uğur (Kızılkayalar), Zafer Algöz (Şerif Lloyd), Yılmaz Köksal (Şerif Çeko), Kaan Öztop (Chuck), Ferdi Sancar (Johnnie), Dilek Çelebi (Betty), İştar Gökseven (Garry), Mehmet Polat (Johnny Lesh), Süleyman Turan (Şerif Muphy), Tuncay Özinel (Josh), Uğur Polat (Buck Berry), Mazlum Çimen (Wanted Şerif 1), Cansu Dere ( Mary Lou), Demet Tuncer (Mary Ann), Muhittin Korkmaz (Günah çıkaran kov-boy),Tevfik Yapıcı (Başkan Garfield), Ali Tınaz (Gospelci), Deniz Özerman (Amish Kadın), Levent İntepe (telgrafçı), Hakkı Yazıcı (Red Kit), Bünyamin Durgut (Atını Yıkatan Kovboy), Baki Kurtuluş (Şerif), Tolga Öz (Eczacı), Erol Şahin (Dalton), Demet Tuncel, Ahmet Erkent (Belediye başkanı),

Konu: Yıl 1881, dönemin padişahı tarafından Amerikan Başkanına bir hediye gönderilmek istenir ve bu vazife için Aziz Efendi ve Lemi Bey görevlendirilir. Zorlu yolculuktan sonra vardıkları Amerika’da ne kimse onlara engel olabilir. Çünkü onlar padişahlarına verdikleri sözü her ne pahasına olursa olsun yerine getir-meye yemin etmiş gözü pek birer Osmanlı’dır . Birçok yazar, çizer ve akademisyenin son dönemde zikrettiği gibi gerçekten yaşadığımız büyük bir değişim ve dönüşüm müdür; gerçekten bir gelişmeden söz edebilir miyiz? Büyük bir yanılsamadır gidiyor… Parlak paket-lerle önümüze sunulanların içeriğinin ne kadar boş olduğu ancak o paketten kurtulunca görüyoruz. İşte yine önümüze böyle bir paket sunuldu. Yahşi Batı, birçok kişi tarafından ve tabii ki filmi pazarlayanlarca bir gelişme olarak lanse edildi ve edilecek. Bu film üzerine çok konuşulacak, belki de ‘

’Türkiye’de daha önce hiciv unsurları barındıran bir Western yapılmamıştı, bu bir adımdı” denecek; belki de tam gaz ilerlemekte olan (!), üretimin doruğundaki Türkiye sinemasının yeni bir köşetaşı olarak görülecek.

Ne yazık ki Cem Yılmaz Herşey Çok Güzel Olacak’la attığı temele bir taş bile koyamadı. GORA, Hokkabaz, AROG hepsi yapılmamışı yaptık iddiasıyla piyasaya sürüldü, ama gişe başarısı yüksek olan bu filmlerin sonucu benim için hep hüsrandı. Cem Yılmaz kendi sinema gerçekliğini kurmaya çalışırken bir o kadar sıradanlaştı ve piyasaya göre şekillenen bir Cem Yılmaz sineması oluşturdu. Bu potansiyeli farkeden diğer yapım şirketleri de daha kalitesiz olan benzerlerini üretti.

Teknik anlamda bize birçok yenilik sunan Yahşi Batı’nın gerek kostüm ve dekoruyla gerek etkileyici fragmanıyla paketi çok iyi hazırlanmış ama içerik de bir o kadar es geçilmiş ve önemsenmemiş. Yahşi Batı teknik anlamda tam bir gelişmeye, değişime, dönüşüme örnektir ama ya içerik? Hayatımıza birçok alanda sirayet eden bu dönüşüm ne yazık ki sonuç itibariyle bize sadece suni bir ge-lişme sunmaktadır aynı Yahşi Batı gibi…

Hayli uzun süren film, bolca klişe ve belden aşağı espriye başvurarak son dönem gişe yarışına dahil oluyor. Parodiler-den bir kolaj niteliği taşıyan film, birbirinden kopuk sahneleriyle, sadece güldürmeyi -ki bu da film boyunca pek mümkün olmuyor- amaçlayarak yıllara meydan okuyacak bir sinema eseri olma özelliğini yitiriyor. Büyük olasılıkla Yahşi Batı, ağızdan ağıza ‘’abi çok baba espriler var” minvalinde övücü sözlere maz-har olup birçok seyirciyi sinemalara taşı-yacak, böylece Cem Yılmaz’ın son dönem eleştirdiği kalitesiz espri üreten sistem güçlenerek varlığını koruyacak.

Film 1881 yılında geçiyor. Filmin kahramanları Aziz Bey ve Lemi Bey padişahın buyurduğu üzere padişah tarafından Osmanlı’dan ABD Başkanı’na elmas bir kolye götürmek üzere vazifelendirilirler. Çeşitli badireler atlatarak gerçekleştirdikleri çetrefilli yolculukları onlara engin ve derin bir tecrübe kazandırırken, yolda karşılaştıkları süprizler yeni macera ve aşkları da beraberinde getirir. Filmin başrollerinde Cem Yılmaz, Ozan Güven, Özkan Uğur, Zafer Algöz, Demet Evgar yer alıyor. Yeteneklerinden şüphe duymadığımız oyuncular daha önceden aşina olduğumuz benzer tiplemelerle karşımıza çıkıyor. GORA’dan sonra Cem Yılmaz’la arası açıldığı söylenen Ömer Faruk Sorak ise filmin yönetmen koltuğunda oturuyor. Film birçok şirketi afişinin yanında filme de eklemleyerek, film ne için yapılır, senaryo neye göre yazılır, sipariş üzerine replik veya sahne olur mu sorularını seyirciye bolca sordurtuyor. Filme zamanınız dahi olsa gitmemenizi tavsiye ediyorum ama tabii AROG’da farklı bir tat bulanlar-dansanız filmden keyif alabilirsiniz. Bol-ca zamanınız ve paranız varsa Yahşi Batı 1 ocakta vizyona giriyor, keyifli seyirler. (İpek Sarıkaya)

#YAHYA KAPTAN (1995) – Yönetmen: Engin Temizzer, Hilmi Akyalçın, Senaryo: Zeynep Alanç, Görüntü Yönetmeni:  Tevfik Şenol, Sabri Savcı, Kurgu: Hasan Bektaş, Sanat Yönetmeni: Secat Kırmacı, Yürütücü Yapımcı: Kemal Tok, Yapım: TRT

Oyuncular: Berhan Şimşek, Ece Uslu, Kâzım Kartal, Murat Soydan, Recai Topuç, Yıldırım Gencer, Salih Kırmızı, Cemal Gencer, Salih Kırmızı, Yusuf Sezgin, Reha Yeprem, Kadir Savun, Bahadır Tok, Nail Ulaşoğlu, Atilla Ergün

Konu: Kurtuluş savaşı kahramanlarından Yahya Kaptan’ın öyküsü.

#YAHYA PEYGAMBER (1965) Yönetmen: Hüseyin Peyda, Senaryo: Yahya Benekay, Kamera: Orhan Çağman, Yapım: Dede Film/Mahmut Dedehayır

Oyuncular: Yusuf sezgin, Ayfer Feray,  Cahide Sonku, Tolgay Belevi, Danyal Topatan, Türkân Sonay, Faruk Panter

Konu: Hazreti Yahya ve Salome’nin öyküsü.

#YAK BİR SİGARA (1960) – Senaryo ve Yönetmen: Agâh Hün, Kamera: Ali Yaver, Müzik: Nedim Otyam, Yapım: Site Film/İlhan Filmer

Oyuncular: Muhterem Nur, Agâh Hün, Oktar Durukan, Reha Yurdakul, Muzaffer Nebioğlu, Osman Zıt, Cevat Kurtluş, Hakkı Haktan, Ersun Kazançel

Konu: Evlerine kiracı olarak gelen ve ölmek üzere olan yaşlı ve aksi bir ihtiyara ömrünün son günlerini mutlu geçirtmek isteyen insanların öyküsünün anlatıldığı film.

#YAKALARSAM SEVERİM  (1975) “EROTİK” Yönetmen: Semih Evin, Senaryo: Recep Filiz, Foto Direktörü: Cengiz Batuhan, Yapım: Akdağ Film/Sami Tunç

Oyuncular: Mahmut Hekimoğlu, Gönül Hancı, Emel Özden, İlhan Daner, Atilla Ergün, Sami Tunç, Mürvet Sim, Yaprak, Muzaffer Hepgüler, Asuman Arsan, Kadri Ögelman, Canan Candan

Konu: Bir bale grubuyla yurtdışına elmas kaçıran bir şebekenin öyküsü.

#YAKILACAK KADIN (1982) – Osman F. Seden, Görüntü Yönetmeni: Salih Dikişçi, Yapım. Erman Film – Hürrem Erman

Oyuncular: Fatma Girik, Bulut Aras, Yılmaz Köksal, Yıldırım Gencer, Nuri Alço, Ayşe Nur, Günay Girik, Hikmet Taşdemir, Talat Özbak, Giray Alpan, Ali Sururi

KONU: Filmde olaylar hafif bir kadının çevresinde gelişiyor. Fatma Girik ucuz lokallerde çalışan basit bir şatkıcıdır. Bir gün Fehmi (Nuri Alço) adlı zengin  bir gençle tanışır ve ona aşık olur. Bu ilişkiden bir çocukları dünyaya gelir. Fehmi’nin babası Reşit Bey (Yıldırım Gencer) yeraltı  dünyasının  etkin kişilerinden biridir. Oğlunu, çıkarlarına uygun zengin bir ailenin  kızıyla evlendirmek istediğinden bu ilişkiye karşı çıkar. Çocuğunu kaçırtıp annesine de öldüğünü söyletir. Fehmi, babasının isteklerine karşı  çıkamadığı için sevdiği halde Fatma’yı terk eder. Fatma hem  sevgilisinden  hem de çocuğundan olmuştur. Bu acıyı duya duya yirmi yıl öc almak için bekler. Bu arada sevgilisinin arkadaşı olan çeteye mensup  bir gençle (Bulut Aras) de ilişki kurar. Amacı sevdiği adamı kıskandırarak  yeniden kendisine dönmesini sağlamaktır. Ama bu mümkün  olmaz ve Fatma yirmi yıldır çektiği acıların intikamını alır.

! Foto  romanlaşan sinemamıza tipik örnek; Sinemada oyuncular önemlidir, yönetmenler önemlidir. teknik ekip önemlidir. Ama önemli olan ve çokluk her şeyin gerisinde kalan yapımcılar vardır bir de, onların damgasını vurduğu yapımevleri vardır……Türk sinemasında da böyle, yapımcılarının kişiliğinin damgasını taşıyan ve bunu yıllar boyu sürdürmüş şirketler vardır. Erman Film, bunların bugün ayakta olan en eskilerinden biridir…..”Yakılacak Kadın”a bu önemli şirketin yıllar sonra ilk kez normal filme dönüş yapmasının getirdiği umutla gittik.

Ne yazık ki   “Yakılacak Kadın”  bu umudu hiç de doğrulamıyor. 20 yıllık bir süreye yayılan bu “aşk, mafya ve intikam öyküsü” melodramın ve foto-romanın en kaba, en grotesk çizgilerini taşıyor. En ünlü yıldızların en ünlü yönetmenler eşliğinde gazete fotoromanlarında boy gösterdiği günümüzde bu, belki şaşırtıcı değil. Foto-Romanlar sinemalaşıyor, sinemamız da romanlaşıyor. “[5]

#YAKILACAK KİTAP (1963) – Yönetmen: Süreyya Duru, Senaryo:  Erdoğan Tünaş (Ethem İzzet Benice’nin “[6]” aynı isimli romanından), Kamera:  Ali Yaver, Yapım: Duru Film/Naci Duru

Oyuncular:  Tamer Yiğit, Leyla Sayar,  Ulvi Uraz, Hüseyin Baradan, Atıf Kaptan,  Ersun Kazançel, Mualla Sürer

#YAKILACAK KİTAP (1968) – Yönetmen: Süreyya Duru, Senaryo: Remzi Jöntürk, Eser: Etem İzzet Benice, Kamera: Mahmut Demir, Müzik: İsmet Nedim, Teknik Direktör: Rmxi Cöntürk, Yapım: Duru Film/Naci Duru

Oyuncular: Ekrem Bora, Nazan Şoray, Tanju Gürsu, Muzaffer Tema,, Fatma Karanfil, Ali Şen, Müjdat Gezen, Naşide Naşit, Mualla Sürer, Kayhan Yıldızoğlu

Konu: Evlatlık olarak büyütüldüğü evin oğlu tarafından tecavüze uğrayan ve bu olaydan sonra erkeklerden nefret eden kızın dramatik öyküsü.

#YAKIŞIKLI  (1987) – Yönetmen : Orhan Aksoy, Senaryo: İlhan Engin, Orhan Aksoy, Foto Direktörü: Abdullah Gürek, Müzik: Bora Ayanoğlu, Sanat Yönetmeni: Secat Kırmacı, Kurgu: Sedat Karadeniz, Yapım Yönetmeni: Turgay Aksoy, Yönetmen Yardımcıları: Mehmet Tekirdağ, Evin Keskin, Negatif Kurgu: Ömer Aksu, Renk: Sabahattin Hoşsös, Işık Şefi: Ergün Şimşek, Işık asst.: Selahattin İnan, Ali Koşum, Seslendirme Yönetmeni: Elif Baysal, Yapım: Ün-Sed Film/Memduh Ün – Osman F. Seden

Oyuncular: Kemal Sunal (Selim), Ayşegül Uygurer (Aliye), Tuncer Sevi (Mualla’nın kocası), Muharrem Gürses (Selim’in dedesi), Güzin Özipek (Selim’in annesi), Mefharet Atalay, Hüseyin Kutman (Ragıp Bey), Renan Fosforoğlu (Aliye’nin babası), Ülkü Ülker (Mualla), Ercan Arık, Mümtaz Ener, Turgay Aksoy, Tayfun Çorağan (Panter), Necmi Öney (Sivil polis), Mümtaz Alpaslan (Selim’in babası)Mefharet Atalay (Aliye’nin anneesi),  Suat Keskin (Aliye’nin abisi),

Konu: Kamyonetle gazete satıcılığı yapan bir adamın öyküsü. Adam bir arkadaşına özenerek telsizde bir kızla tanışır. Genç kız da bir gazetede çalışmaktadır. Birbirlerine aşık olduktan sonra evlenirler. Ev tutacak paraları olmadığı için gerdek gecesini kamyonette geçirirler.

#YAKTI BENİ (1983) “Renkli, 70dk” “[7] Yönetmen: Melih Gülgen, Senaryo: Erdoğan Tünaş, Kamera: Ali Yaver, Teknik Yönetmen: Zafer Par, Kamera Asistanı: Aytekin Çakmakçı, Ses Mühendisi: Erkan Esenboğa, Işık Ekibi: Mustafa Koçyiğit, Bayrim İlvur, Set Ekibi: Bedri Uğur, Azmi Yıldız, Erol Yazıcıoğlu, Montaj-Senkron: Mevlut Koçak, Negatif Kurgu: Gültekin Çavuş, Laboratuar: Sabahattin Hoşsöz, Selahattin Kaya, Yılmaz Erman, Prodüksiyon: Selahattin Koca, Yapım Sorumlusu: Emrah Şimşit, Yapım: Gülşah Film/Selim Soydan, (Yeni Lale Film stüdyosunda hazırlanmıştır).

Oyuncular: Ferdi Tayfur (Çakıroğlu Cumali), Serpil Çakmaklı (Neslihan), Yalçın Gülhan, Meral Bodoroğlu, Neriman Köksal (Anne), Hüseyin Peyda (Reşit Bey), Yavuz Karakaş, Oktar Durukan, Yüksel Gözen, Mustafa Yavuz, Yılmaz Kurt

Konu: Yalçın Gülhan ve Ferdi Tayfur zengin bir babanın oğludur. İstanbul’da satılacak olan bir fabrikanın alımı için Ferdi görevlendirilir. Abisi ise baba parası yiyen ve karı-kız peşinde koşmaktadır. İş için İstanbul’a gelen Cumali gittiği bir gazinoda şarkıcı Neslihan ile tanışır.  Öte yanda kumara düşkün olan abi oynadığı oyunlarda devamlı kaybetmektedir. Cumali ise aşık olduğu şarkıcı Neslihan ile günlerini geçirmektedir. Aile ile tanışan Neslihan’ı artık zor entrikalı günler beklemektedir. Film boyunca fonda Ferdi Tayfur’un müzikleri çalmaktadır. Ferdi Tayfur hayranları için seyredilebilecek bir film.

#YAKTIN BENİ DÜNYA (1980) – Senaryo ve Yönetmen: Alev Akakar, Müzik Direktörü: Cengiz Tekin, Kamera: Salih Dikişçi, Yapım: Kader Film/Alev Akakar

Oyuncular: Cengiz Tekin, Nükhet Egeli, Kadir Savun, Tevhit Bilge, İhsan Yüce, Fırat Güney, Çiğdem Sezen, Atilla Ergün, Renan Fosforoğlu,

Konu: Minibüs şoförü gariban Osman’la sonu acıyla biten dansöz sevgilisinin öyküsü.

#YAKUT GÖZLÜ KEDİ “Murat Davman”  (1966) – Senaryo ve Yönetmen: Nejat Saydam, Eser: Ümit Deniz, Kamera: Melih Sertesen, Kurgu: Özdemir Arıtan, Dekor: Fethi İnan, Bilal Uysal, yapım Sorumlusu: Melih Üstüngör, Yönetmen Yardımcısı: Zeki Dinçsoy, Kamera asistanı: Tosun Bayrı, İsmail Varol, Işık Şefi: Ahmet Ateş, Ses Kayıt: Tuncer Aydınoğlu, Senkron: Taner Oğuz, Arif Özalp, Yapım: Acar Film/Murat Köseoğlu

Oyuncular: Cüneyt Arkın (Murat Davman), Selda Alkor (Aylin Molvan), Neriman Köksal (Serap Molvan), Suzan Avcı (Hüsniye Molvan), Tunç Oral (Şoför Yusuf), Sevinç Pekin, Hayri Esen (Komiser), Sami Hazinses, Muammer Gözalan (Muhtar Molvan), Jale Öz (Sulukuleli kadın), Asım Nipton (Şişman Adam), Reha Kral, Hüseyin Zan (Garson), Vahit Volkan, Kaya Volkan, Adnan Mersinli, Lamia Yal, Osman Türkoğlu, İsmail Varol, Mustafa Yavuz.

Konu: “İsmim Murat… Murat Davman…
Kahramanımız, “My name is Bond… James Bond” diyen İngiliz ustasına benzer şekilde kendini böyle tanıtıyor. Gazeteci ama daha çok ‘dedektif’. Kadın görmesin ‘soğuk bir pınardan su içen garip bir yolcu gibi kana kana öpüyor’ En büyük yardımcısı ‘cep tabancası’ dediği Aslan.

Sadettin Erbil’in anlattıkları; “Milattan 167 sene evvel Kore’de bir mabette muazzam bir Buda heykeli vardı. Bunun gözleri yerinde de iki kocaman yakut bulunuyordu. Dünyanın en büyük mücevherlerini teşkil eden bu kızıl taşlar bugünkü para ile en az 10 milyon lira kıymetindeydi. O sırada Kore’de çıkan bir ihtilal bu heykelin de yağma edilmesine sebep oldu. Aradan yıllar ve asırlar geçti. Bu kızıl taşlar seneler senesi sahiplerine uğursuzluk getirmekte devam ettiler. Bir Buda heykelinin gözü olarak devam eden  bu maceralarında muhtelif kılıklarda ve muhtelif yerlerde göründüler ve en sonunda da bir kediye göz oldular. Bu kedinin adı Yakut Gözlü Kedi’dir.

Dünyanın dört tarafından birçok maceraperest Yakut Gözlü Kedi’nin peşine düştü. Türkiye’den de iki insan senelerdir paralarını ve emeklerini bu Yakut Gözlü Kedi’nin bulunmasına harcamışlardı. Bunlardan Hüsameddin Bey bir karanlık gecede bu Yakut Gözlü Kedi’ye Almanya’da bir mezarlıkta sahip oldu.”

Sevinci çok kısa sürüyor. ‘Uğursuzluk’ burada da kendini gösterir. Konsolosluktan, ilerde adının Abdürrezzak olduğunu öğreneceğimiz bir arkadaşı onu öldürerek taşlara el koyar. Yıllar sonra eski Berlin Şehbenderimiz (Konsolos) Abdürrezzak Paşa’nın İstanbul, Çamlıca’daki Köşk’ü. 15 kişilik bir davet var. Murat’ın bir smokinle orada bulunma nedeni tamamen ‘mesleki’; Gazetenin patronu Naci Baba’nın isteği ile ev sahibini ‘büyük bir tehdide karşı’ uyarmak için. Ama şimdilik ‘yeşillerin en güzelinden yaratılmış bir çift gözle’, Aylin’le beraber. Paşa ile ancak asılı bulunduğu ağaçtan indirirken ilgilenebiliyor. Daha polis gelmeden, bahçe duvarı dışında, katilleri bulmuştu bile..

Cinayet Masası Şefi Necdet Atak. Tıpkı Sherlock Holmes. Kahramanımızın çocukluk arkadaşı. ‘Bir karı, bir kaynana derdi çekmeyeyim’ diye evlenmemiş. Ama Murat’ın varlığı onu çok daha zor durumlara sokuyor. Görüntüye ilk geldiğinde bir büyüteçle Abdürrezzak Paşa’nın asıldığı ipi inceliyordu. Onun yardımı ile aileyi tanıyoruz.

Paşa’nın kızı Hüsniye Molvan. İç dünyası pek sağlıklı değil. Avrupa’da, 13 yaşındayken bir aşk macerası yaşamış. Sonradan bu kişinin Berlin Sefaret Başkâtibi Hüsameddin olduğunu hayretle öğreniyoruz. Daha da şaşırtıcı olanı Başkâtip ölünce oğlu (Köşk’ün şoförü Yusuf) ile beraber olur.

Paşa’nın oğlu Muhtar Molvan. Bir otomobil kazasında belden aşağısı sakat kalmış. İki kızı (Aylin ve Serap) ve Avrupa’dan dönmek üzere olan bir oğlu (‘Akliye ve Asabiye Mütehassısı’ Tarık) var. Bu genç, uzmanlığı ile halasının sorunlarını anlayabilseydi başta kendisinin ve babasının olmak üzere pek çok kişinin hayatını kurtarabilirdi.

Evin emektar Kâhyası Rıdvan Tanrıkulu Şoför Yusuf cinayetten sonra ortalıktan kaybolur.
“Arap saçı, bu içine karıştığım maceranın yanında tren yolu gibi düz kalırdı.” Murat böyle diyor ama bunca koşuşturma sırasında Hüsniye, Serap, Aylin ve Jale’yi ‘yakından tanımak’ için bol bol zamanı olur. Sonrası çok hızlı; Garson Ali’den ‘esas patron’un Köşk’te olduğunu öğreniyor. Bu arada, Muhtar Bey, babası gibi dakron iple öldürülür. Tarık ise, Yusuf’un işkencesi ile. Talihsiz adamın not defterindeki yazılar [‘E.K.T.-K:3-S:24-P:3’] Köşk’teki gizli geçidin bulunmasını sağlar.

Açılımı; “Eski Konaklar Tarihi  kitabının üçüncü bölüm 24. sayfadaki üçüncü paragraf.” (Yusuf bu geçitten yararlanarak köşke girip cinayetleri işlemiş.) ‘Zırtapoz işi’ dedikleri şiir ise Yakutların; “Beyaz tüllü geminin//Mavidir gözleri//İki defa ileri//Üç defa geri//Çıkarır ortaya//Aradığın yeri.” Necdet, aslında “Haçlı bir geminin//Mantıktır dümeni” olan başlangıcı üç kadına yanlış ipucu vermek için değişik okumuş.

Hüsniye, Murat tarafından öldürülür.
‘Taş Ocağındaki’ kavgada Yusuf yaralı olarak ele geçiyor. (Yazan: Murat Çelenligil)

#YALAN (1949) – Yönetmen: Çetin Karamanbey, Senaryo: Muharrem Gürses, Çetin Karamanbey, Kamera: Necati Tözüm, Yapım:  Halk Film/ Fuat Rutkay

Oyuncular: Suavi Tedü, Handan Karaokçu, Vedat Karaokçu, Hulusi Kentmen, Muazzez Fındıkoğlu, Atıf Kaptan, Toto Karaca (İrma Toto)

Konu: Aynı fabrikada çalışan sevdiği kız uğruna işlemediği cinayeti üzerine alan Cahit’in öyküsü.

#YALAN  (1976) – Yönetmen: Çetin İnanç, Senaryo: Engin Temizer, Kamera: Dinçer Önal, Işık Şefi: Turgut Köse, Kurgu: Necdet Tok, Yapım Gaye Film/Erdoğan Tilav

Oyuncular: Yalçın Gülhan, Figen Han, Erol Taş, Atuf Kaptan, Necdet Soylu, Tevhit Bilge

Konu: Yalnız yaşayan kadınlara tecavüz edip öldüren bir sapığı yakalayan komiser’e eskiden yakaladığı bir mahkumun hapishane nakli görevi verilir. Görev başarı ile tamamlanmasına rağmen mahkum kaçar. Komiser’in kız kardeşine de tecavüz edilip öldürülünce, her şey en başa dönmek zorunda kalır.

  • Ajda’nın enfes sesinden “Yalan” şarkısı eskimiş filmin ses bandından kırık dökük atlayarak gece yarısı İstanbul siluetinin üstüne düşmekte… Jenerik için düşünülen bu çekimlerin üstünde yazı mazı yok, Kan makyajı yapılmış bir çırılçıplak kız beyaz çarşaflar üzerinden önce doğruluyor, modern baleye benzer hareketler yaptıktan sonra çığlık atıyor ve düşüyor. Annesi cama koşuyor, “imdat.. cinayet var polis yok mu?” diye bağırıyor… Polis tabii ki var.

Haşim İşcan geçidinde bir kovalamaca, Yeşilçam’ın en tipsiz yardımcı oyuncularından biri sapık rolünde kaçıyor .. (Bütün sapıklar tipsizdir mi?) Underground olsun diye bu alt geçit seçilmiş. Duvarlarda o kadar çok yazı yar ki, hepsi birbirine girmiş. “Protesto mitinginde… Kahrolsun ABD… Tek yol ikmal dersanesi.. İşçiden hesabı sorulacak. WC’ye hayır… Faşist öğrenci yurdunda Ayhan Banu’yu seviyor.” Duvarlar gibi kafalarda karışık. Filmdeki psikolojik gerilim duvarlardan yansıyor.

Hepimiz kaçıyoruz, Yalçın Gülhan kovalıyor. Polis rolünde Yalçın Gülhan, suçluyu arıyor. Saklanıyoruz. Yalçın abi yakalıyor suçluyu, bir yumruk çakıyor suratına, “Sen katilsin” diyor. “Hayır ben katil değilim, hem sana ne?” Yalçın abi gözlerini kısıp acayip rol kesiyor, “Ben polisim” diyor.

Emniyet farzettikleri platoda Yalçın abi’nin yakaladığı suçluya psikolojik işkence yapıyorlar. “Konuş sen öldürdün”, şak bir tokat, “konuş, konuş. Jiletle mi öldürdün?”

“Ben jilet kullanmam ustura ile tıraş olurum.” “Demek ustura ile ha?”

Filmin fonundaki müzik öylesine sinir bozucu ki salondan kalkıp ‘ben öldürdüm’ diyebilirsin. Suçlu da (pardon zanlı henüz) öyle yapıyor. “Evet evet ben öldürdüm he he he he he ha ho ho hi hi hi hi.” diye cinnet geçiriyar. Zanlıya suçu kabul ettiriyorlar.

Yalçın abi bir sigara yakacakken emniyet müdürü yeni bir görev veriyor. “Ama efendim eve gitmem lazım, daha… ” kem küm. Telefon ediyor, “Ala ben karşı komşunuz… ” telefonda Figen Han, gayet giyinik. Yalçın telefon konuşmasına şifreli şu garip cümleyle devam ediyor. “Rica etsem acaba mümkün mü?” Hayda… ne demek istedi acaba. Ama Figen hemen Yalçın beyin ne demek istediğini anlıyor. “Tabi ne demek” diye cevap veriyor. Yalçın telefonu kapatıyor, “Kimdi o”, “Karşı komşu’nun bi ricası var da” “Bırak şimdi ricasını” kolundan çekiyor, hemen sevişmeye başlıyorlar. Figen Han’ın bembeyaz süt gibi kıçını görüyoruz; o zamanın modası kalın bikini ile yandığından kalçalarının bütün yuvarlaklığı ta beline kadar ki kısım bembeyaz. Uzun bir sevişme sahnesinde hep aynı mizansenler tekrarlanıyor. Biraz dudaklarından öptükten sonra aşağı eğiliyor, göğüslerini falan kokluyor, eliyle de bel kısmını sıvazlıyor. Ama dönemi için çok ileri bir şey; Figen Han’ın ön kısmındaki tüyler görünüyor ve bacaklarını sımsıkı yapıştırmış ki riskli yerler görünmesin hesabı …

Sahne bittiğinde seyircilerden bir kısmı boşalmış bile, kalkıp gidenler oluyor. Boşalan yerlere yeni müşteriler geliyor, el  feneri her yandığında herkes tedirgin, eyvah Yalçın Gülhan bizi de yakalayacak. Yalçın abi yeni bir görev almıştı ya… Çorlu hapishanesinden suçluyu mahkemeye getirmişti. İşte o suçlu yani Erol Taş bir numara çekip kaçıyor.

Yalçın’ın evde canı sıkılıyor, çalmayan telefona hissi kavvlen vuku (aptala malum olur) bakıyor. “Alo .. Ne, kaçtı mı?” Neyse buraları geçelim… Yalçın’ın bir de özürlü bir kız karrdeşi var, evin kapısında ona şefkat gösterirken karşı komşunun (Figen Han) kapısında üç şişe süt ve bir kase yoğurt görüyor ve kıl kapıyor??? O sırada komşu ve s.kicisi geliyor ve “Dışardaydık da” diyorlar -müzik sesi geliyordu da- “Tanıştırayım Cem”. S.kicisinin adı Cem’miş. İçeri giriyorlar, Cem bey söyleniyor, “Biz onun geri zekalı kardeşinin ardına kadar açtığı radyoya sesimizi çıkarmıyoruz da… “Figen birden duygusallaşıyor… “Hayır sen yanlış anladın onu demek istemedi” diyor.

işte zurnanın zırt dediği yerde burası, hikayenin bundan sonrası nasıl devam edecek? Bunu senarist de bilmiyor. .. Acaba Yalçın ile Figen arasında bir ilişki mi başlayacak. Bir büyük rakıyı bitiren ancak senaryoyu bitiremeyen senarist çile olsun diye üstüne bir de bira çakıyor ve film devam ediyor. Hikaye tıkandığından imdada bir sevişme sahnesi daha yetişiyor. Figen güneşten kalın bikinisi yüzünden yanmamış kıçıyla yeşil halı sahaya seriliyor. Rüzgara karşı oynayan Cem, bu yarıda bütün gayretleriyle rakibe sağdan soldan yükleniyor. Numaralı tirübünlerin önünden bir atak geliştiriyor. Adeta tek kale oynuyorlar… Figen de defans, mefans kalmamış dağılmış, gel buyur vaziyette …

Maç bitiyor, Komser Yalçın yine peşimizde. Saklanıyoruz koltukların arkasına. Maç sahnesi sonrası senarist işi bağlamış. Fonda “ararım seni her yerde” şarkısının saksafon solosu. Yalçın bir pavyona giriyor. Figen Han bu pavyonda oryantal striptizci, kıvırıyor da kıvırıyor. Komser Yalçın pezevenk kılıklı bir adama Nesrin adındaki bir dansözü soruyor … “Nesrin 10 sene önceydi şimdi Selma oldu” diyor pezevenk. (Selma yani Figen Han.) Şimdi bağlantılar acayipleşiyor. Senarist ikinci birayı da çakmış belli. Çorlu hapishanesinden gelen adam Erol Taş, Figen Han’ın eski s.kicisi. Şimdi Yalçın Figen’in de peşine düşecek.

Figen evde bacağından morfin yapıyor ve yatakta tek başına seks show yapıyor. Arama emri olmayan Yalçın, Figen’in kapısını tekmeyle kırıp giriyor… Bu arada Yalçın’ın özürlü kız kardeşi de Erol Taş tarafından öldürüldü.  Acı çok büyük .. (Senarist çocuğu bakkala yollayıp bir paket sigara, iki şişe bira aldırıyor.) Epik garip bir adam Yalçın’a bir kağıt veriyor, kağıtta adres var, vın adrese, 70’li yılların meşhur Cevat Kuru temizleme Fabrikası. Yönetmen burada acayip metafor kullanmış ki Derviş Zaim “Çamur” filminde bile daha anlaşılır şeyler yapmıştı. Yalçın toplumun kötüleriyle Cevat Kuru temizleme Fabrikasında hesaplaşacak. Kötüleri kuru temizlemede yok edecek. Figen ve s.kicisi burada ölüyorlar, Erol Taş kaçıyor. Finale geliyoruz …

Erol Taş bir sinema salonuna giriyor, sahneye çıkıyor. Burada ışık oyunları yapıyor yönetmen. Erol Taş beyaz perdenin önünde elinde tabanca, perde de dev gölgesi. Nefis gölge oyunları. Yalçın’da sahnede tabancalar patlıyor, dışınya! Dışınya!.. “Kardeşini ben öldürdüm, sen de benim kardeşimi öldürmüştün, keşke kimse ölmeseydi… Ahhhh.” Polisler koşar adım geliyorlar ve işaretli yerlerinde duruyorlar. Komser konuşuyor. ..

“Kanunlardan kimse kaçamaz.” Müzik başlıyor. (Ajda …. Yalan, yalan) “SON” yazıyor. “[8]

#YALAN  (1982) –  Yönetmen: İbrahim Tatlıses, Senaryo: Mehmet Aydın,  Görüntü Yönetmeni: Kaya Ererez, Yapım: Star Film/İbrahim Tatlıses

Oyuncular: İbrahim Tatlıses, Perihan Savaş, İhsan Yüce, Abdurrahman Palay, Şükriye Atav,

Konu: Yusuf yoksul bir ailenin çocuğudur. Okul sıralarından beri zengin kızı Safiye’ye aşıktır. Bu aşkı Yusuf’a pahalıya mal olur. Cinayet işler ve hapse girer.

! Tatlıses, oyuunculşuğundan gelen bir alışkanlıkla bu türün seyircisinin duygularını en kısa yoldan sömürüp, gözyaşına dönüştürecek tüm durumları kullanmış. Hem de daha evvel kendisini yönetip oyuncu olarak kullanan tüm yönetmenlere nispet yaparcasına (Burçak Evren, Milliyet G 25.3.1983) “[9]

#YALAN DÜNYA (1972) – Yönetmen: Temel Gürsu, Senaryo: Erdoğan Tünaş, kamera: Erdoğan Engin, Yapım: Olgun Film/Olgun Eltan

Oyuncular: Kartal Tibet, Sevda Ferdağ, Tanju Gürsu, Şükriye Atav, Enver Dönmez, Ekrem Gökkaya, Reha Yurdakul, Hamit Yıldırım, Ali Seyhan, Sedat Demir, Mine Soley, Yavuz Turgul, Oktaya Yavuz, Aasım Nipton, Faik Coşkun, Kamer baba, Çocuk Yıldız: Ömercik (Ömer Dönmez – d: 1959)

Konu: Bir polis şefi olan kardeşini öldürmekle görevlendirilen bir kiralık katilin öyküsü.

#YALAN YILLAR (1968) – Senaryo ve Yönetmen: Nejat Saydam, Kamera: Melih Sertesen, yapım: Acar Film/Murat Köseoğlu

Oyuncular: Hülya Koçyiğit, Murat Soydan, Esen Püsküllü, Tanju Gürsu, Reha Yırdakul, Müşerref Tezcan, Muammer Gözalan, Renan Fosforoğlu, Küçük Yıldız: Ufuk Enünlü, Misafir Oyuncu: Hüseyin Baradan,

Konu: İstemeden kocasının ölümüne sebep olan bir kadının öyküsü

#YALAN YILLAR  (1993) – Yönetmen: Oğuz Gözen, Senaryo: Cevdet Yavuzdoğan, Şaziye Aksu, Görüntü Yönetmeni: Ferhat Bakır, Yapım: As Film/Mehmet Aksu

Oyuncular: Murat Soydan, Meltem Berent, Mustafa Erçel, Turgut Özatay, Fikret Çeşmeci, Ebru Gün, Turhan Gök, Kemal Sağlam, Ayşegül Arsoy, Ekrem Akın, Yalçın Erkan

Konu: Pavyonda çalışarak, kızının tahsilini yaptırmaya çabalayan bir kadının öyküsü.

#YALANCI (1965) – Senaryo  “[10]” ve Yönetmen: Orhan Aksoy, Kamera: Orhan Kapkı, Yapım: Erman Film/Hürrem Erman

Oyuncular: Hülya Koçyiğit, İzzet Günay, Reha Yurdakul, Hayati Hamzaoğlu, Nilgün Esen, Hulusi Kentmen, Aziz Basmacı, Hüseyin Kutman, Hüseyin Zan, Danyal Topatan, Emire Erhan

Konu: Babasının mirasına sahip olmak için zengin bir kızla evlenmek isteyen bir açıkgözle, bir işportacı gencin mücadele öyküsü.

YALANCI (1968)– Bknz:  CEMİLE / Atıf Yılmaz

#YALANCI “Çok Yalnızım” (1973) “[11] – Yönetmen: Mehmet Dinler, Senaryo: Safa Önal, Kamera: Kriton İliadis, Reji Asistanı: Arif Erkuş, Müzik: Ömür Göksel, Kamera Asistanı: Abdullah Gürek, Ar Direktör: Stavro Yuanidis, Işıklar: Yusuf Tümen, Yardımcılar: Ahmet Yıldız, Teoman Erzurumlu, Sesleri Alan: Tuncer Aydınoğlu, Bican Avşar, Laboratuar Şefi: Recai Karataş, Montaj Şefi: Özdemir Arıtan, Prodüksiyon Ast: Faik Hiçyılmaz, Set Ekibi: Hacı Fidan, İsmet Özçınar, Doğan Atakan, Prodüksiyon Direktörü: Semih Sarıoğlu, Yapım: Kervan Film/Ümit Utku

Oyuncular: Türkan Şoray (Zeynep), Aytaç Arman (Orhan), Orçun Sonat (Ekrem), Tufan Giray (Ahmet), Uğur Kıvılcım (Ayşe), Semih Sezerli (Kuyumcu Aziz), Zafer Önen (Feridun), Mustafa Yavuz (Şoför), Zeki Sezer (Kuyumcu),  Ali Demir (Polis), Hamit Haskabal, Nezihe Güler (Şaziye), Muazzez Doğan, Gülten Ceylan, Özen Tutucu, Faik Coşkun, Muzaffer Yenen, Orhan Çoban (Garson), Erdoğan Üçkaya, Ömür Göksel, Nermin Özses,

Konu: Zengin bir koca hayali kuran genç bir kızın öyküsü.

 #YALANCI (1993) – Senaryo ve Yönetmen: Osman Sınav, Eser: Bedii Faik, Görüntü Yönetmeni: Tevfik Şenol, Sanat Yönetmeni: Suna Çiftçi, Müzik: Özhan Eren, Kurgu: Demir Ali Kurçin, Yapım: TRT/Bahattin Özcan

Oyuncular: Mehmet Aslantuğ, Fikret hakan, Tomris Oğuzalp, Bilal Duyan, Nesrin Koç, Nuran Bozkurt, Mine Kurt, Ece Uslu, Erkan Can, Salih Zeki Yorulmaz

Konu: Bir çocuğun gözüyle yaşamında unutulmaz izler bırakan dayının öyküsü.

ÖDÜL
30. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde (1993)
“en iyi 3. Film”
Mehmet Aslantuğ, “en iyi erkek oyuncu”
Fikret Hakan “ en iyi yardımcı oyuncu”

#YALANCI YARİM  (1973) – Yönetmen : Ertem Eğilmez, Senaryo: Sadık Şendil, Kamerai: Erdoğan Engin, Yapım: Arzu Film/Ertem Eğilmez

Oyuncular: Emel Sayın, Tarık Akan,  Münir Özkul, Kemal Sunal, Hulusi Kentmen, Metin Akpınar, Suzan Ustan, Zeki Alaysa, Halit Akçatepe, Mürüvvet Sim, Necdet Yakın, Turgut Boralı, Nubar Terziyan

KONU: Yoksul bir kız olan Alev, zengin bir iş adamının çapkın kardeşine aşıktır. Eline bir fırsat geçer ve Ferdi’nin nişanlısı rolünü oynar. Bu oyunda bütün mahalleli ona yardım eder.

#YALANCININ MUMU (1956) – Senaryo ve Yönetmen: Semih Evin, Opertör: Coni Kurteşoğlu, Yapım: Seneka Film/Semih Evin

Oyuncular: Tvhit Bilge, Meral Körmükçü, Renan Fosforoğlu, Hayrünüsa Yaytaz, Gülderen Ece, Zafer Önen, Şarkılar: Suzan Güven

Konu: Yalancılık üzerine kurulu bir güldürü.

#YALANCININ MUMU (1965) – Yönetmen: Sırrı Gültekin, Senaryo: Sadık Şendil, kamera: Gani Turanlı, Yapım: And Film/Turgut Demirağ

Oyuncular: Öztürk Serengil, Gönül yazar, Münir Özkul, Reha Yurdakul, Suna Pekuysal, Tanju Okan, Atıf Kaptan, Vahi Öz

Konu: Sahte bir prensle işbirliği yaptığı bahçevanın öyküsü.

#YALI (1990) – Senaryo ve Yönetmen: Safa Önal, Kamera: Sedat Ülker, Özgün Müzik: Cahit Berkay, Yapım: Sezer Film/Berker İnanoğlu

Oyuncular: Sezer İnanoğlu, Nedret Güvenç, Fulden Uras, Meral Konrat, Efgan Efekan, Sadun Aksüt

Konu: Babadan kalma yalıda yaşayan, eski geleneklerine bağlı orta yaşlı bir kadınla, farklı kültürlere sahip oğlu ve kızının öyküsü.

YALNIZ ADAM  (1966) – Bknz: KİBAR HAYDUT (Yılmaz Atadeniz)

#YALNIZ ADAM (1969) – Senaryo ve Yönetmen: Seyfi Haveri, Kamera : Ali Uğur, Yapım : Eren Film/Ali Uğur

Oyuncular: Engin Çağlar, Zühal Aktan, Müjgan Ağralı, Aliye Rona, Renan Fosforoğlu, Haydar Karaer

Konu: Okul arkadaşı iki gencin yıllar sonraki aşkları.

#YALNIZ ADAM (1974) Yönetmen: Natuk Baytan, Senaryo: Erdoğan Tünaş, kamera: Orhan Kapkı, Yapım: Er Film/Berker İnanoğlu

Oyuncular: Cüneyt Arkın, Semra Özdamar, Süleyman Turan, Erol Taş, Turgut Boralı, Şükriye Atav, Atilla Ergün, Ceyhan Cem, Altan Günbay, Uğur Salman

Konu: Bir intihar olayının çevresinde oluşan macera öyküsü

#YALNIZ ADAM (1977) Senaryo ve Yönetmen: Feridun Kete, Kamera: Salih Dikişçi, Yapım: Kımız Film/Feridun Kete

Oyuncular: Ünsal Emre, Ceyda Karahan, Özcan Özgür, Sami Tunç, Baki Tamer, Ayfer Feray, Hakkı Şen, Diler Saraç, Canan Candan, Tevfik Şen, Mehmet Yağmur, Dündar Aydınlı, Perihan Ateş, Nilgün Ceylan, Süheyl Eğriboz, İhsan Gedik, İbrahim Kurt, Yılmaz Kurt, Yusuf Çetin, Ata Saka

Konu: Bir artist ile doblör olmak isteyen bir kişinin hikayesi

#YALNIZ ADAM (1986)/ Kavgacılar/ Silah -Arkadaşları  – Senaryo ve Yönetmen: Cüneyt Arkın, Görüntü Yönetmeni: Şener Işık, Yapım: Adana Film/Hüsnü Çetiner

Oyuncular: Cüneyt Arkın,  Aytekin Akkaya, Hikmet taşdemir, Songül Beyçe

Konu: Üç kiralık katilin öyküsü.

#YALNIZ KALP  (1979) “Erotik, 60dk” Senaryo ve Yönetmen: Yücel Uçanoğlu, Kamera: Erhan Canan, Yapım: Rimel Film

Oyuncular: Zerrin Egeliler, Hadi Çaman, Bülent Kayabaş, Renan Fosforoğlu, Diler Saraç, İlknur Avcı

Konu: Zerrin nişanlısı ile evlenme aşamasındadır. Ancak sevgilisi pasif ve sakin birisidir. Bir akşam yemeğinde sevgilisinin bir arkadaşına rastlarlar. Adam oldukça çekici ve yakışıklıdır. Üstelikte oldukça cüretkardır. Zerrin’i evine davet eder. Zerrin büyülenmiştir ve adamın evine gidip, adamla sevişir. Ancak evlilik öncesi yaptığı bu olay Zerrin’de kötü duygular uyandırır.

#YALNIZ DEĞİLİZ  (1964) – Yönetmen: Ülkü Erakalın, Senaryo: Bülent Oran, Foto Direktörü: Kenan Kurt, Yapım: Metin Film/Işık Toroman

Oyuncular: Cüneyt Arkın, Neriman Köksal, Ekrem Bora, Gürel Ünlüsoy, Nilüfer Aydan, Suna Pekuysal, Semih Sezerli, Feridun Çölgeçen, Hasan Tuncer

Konu: Zengin bir kadının himayesi altında yetişen fakir bir doktor gencin aşkı.

#YALNIZ DEĞİLİZ  (1971) Senaryo ve Yönetmen: Yücel Uçanoğlu, Kamera: Rafet Şiriner, Yapım: Horon Film/Tanju Gürsu, Burhan Tekinliğ

Oyuncular: Fikret Hakan, Hülya Darcan, Tanju Gürsu, Yusuf Zezgin, Kuzey Vargın, Müjdat Gezen, Suna Pekuysal, Ergun Köknar

Konu: Bir pansiyonda yaşayan küçük insanların öyküsü.

#YALNIZ DEĞİLSİNİZ (1990) – Senaryo ve Yönetmen: Mesut Uçakan, Eser:  Üstün İnanç, Müzik: Özkan Turgay, Koral Sarıtaş, Kameraman: Erhan Canan, Kurgu: Necdet Tok, Sanat Yönetmeni: Ayla Çakır, Yapım: Sur Film/Mesut Uçakan

Oyuncular: Gamze Tunar,  Nilüfer Aydan, Akın Tunç, Funda Birtek, Haluk Kurtoğlu, Murat Soydan, Efgan Efekan, Rüçhan Çamay, Ali Yalaz, Uğur Kıvılcım,ve Halit Akçatepe

Konu: Annesinin ölümünden  sonra kendisini dine veren  bir kız  ve ona uygulanan toplumsal baskıların hikayesi

#YALNIZ EFE  “DAĞLAR ŞAHİNİ MEMET EFE”  (1964) –  Senaryo ve Yönetmen: Semih Evin,  Kamera: Feridun Kete, Yapım: Roket Film/Semih Evin

Oyuncular: Eşref Kolçak, Gülgün Ok, Hüseyin Baradan, Hulusi Kentmen

Konu: Bir efelik öyküsü.

 #YALNIZ KADIN (1987) – Yönetmen: Samim Utku, Senaryo: Mehmet Aydın, Görüntü Yönetmeni: Ümit Ardabak, Yapım: Metro Film/Zeki kafalı

Oyuncular:  Yaprak Özdemiroğlu, Hakan Ural, Songül Gündüz, Kenan Pars, Diler saraç, Ahmet Kostarika, Fikret Akaydın, Yahya Yılmaz, Seval Ayral, Yücel Emir, mesut Sürmeli, hale Haykır

Konu: Ormanda sevgilisinin saldırısına uğrayan genç kız, intihara teşebbüs eder. Genç kız hastanede ölümle pençeleşirken, manken ablası Yaprak, bir yaralama olayına karışır hapse girer. Genç kadını gazeteci arkadaşı Hakan, Yaprak’ı kurtarmak için büyük mücadele verecektir.

#YALNIZ KURT (1994) 16mm” – Senaryo ve Yönetmen: Mehmet Samsa, Görüntü Yönetmeni: Ahmet Demir, Yapım: Umut Film/Abdurrahman Keskiner

Oyuncular: Ünsal Emre, Merih Fırat, Kâzım Eryüksel, Kudret Karadağ,

Konu: Bir çete hapisten kaçan bir mahldimla, bir polisi öldürme kararı alır. Çetenin asıl amacı polisi mahkuma karşı kullanmaktır. Asıl suçluların peşindeki çete olduğunu öğrenen mahküm, polise tüm Rerçeği anlaatır. Sonunda polis ve mahkum işbirliği yaaparak çeteyi ortadan kaldmr.

#YALNIZIM  (1985) – Yönetmen: İbrahim Tatlıses, Senaryo: Aydemir Akbaş,  Görüntü Yönetmeni: Kaya Ererez, Yapım: Emek Film/Nazm  Özer

Oyuncular: İbrahim Tatlıses, Derya Tuna, Zümrüt Cansel, Erdinç Akbaş, Şükriye Atav, Hüseyin Peyda,

Konu: Hamile olan bir kızla, onu seven bir marangozun aşkı.

! İbrahim Tatlıses, artık oynadığı filmlerin yönetmenliğini de üst­leniyor. Bu alanda yaptığı birkaç çalışma, kimi eleştirmen arkadaşlarımca ilgiyle karşılandı, belli ölçülerde övüldü, desteklendi. Doğ­rusu ya, “Arabesk filmlerle bırakınız toplumcu bildiriler vermeyi, iler tutar bir hikâye bile anlatılabileceğine, bu filmlerin doğal, yapı­sal özellikleri nedeniyle artık aklım kesmiyordu. Bu yüzden bu tür filmleri son yıllarda pek izlemiyordum. Ama Tatlıses’in kaçırdığım birkaç filminden sonra yeni filmini izlemek gerekir diye düşün­düm…

İbrahim Tatlıses’in yönetmenliğe sıvanması, öncelikle tek başı­na olumlu veya olumsuz olarak nitelenemeyecek bir olay. Ben bir dizi yazımda, çağın en karmaşık, ama en etkili sanatı sinemanın bîr toplumun en aydın, en eğilimli kesiminin de katkısıyla oluşması ge­rektiğini, bunun “seçkinci bir sinema” değil, kitleler için “seçkin bir sinema” olması gerektiğini yazdım, savundum. Ama bu, kuşkusuz eğitimi ne olursa olsun, içinde bu işe heves, giderek tutku taşıyan yetenekli kişilerin de sinemaya, yönetmenliğe sıvanmaması gerekti­ğini ileri süren katı bir görüş değildi. Bu hafta çıkan bir sanat dergi­sinde bir okur “duvar örmeden film yönetmeye” başlıklı yazısında si­nemada yönetmenin önemine, filmle yönetmen arasındaki organik bağa değinerek, “duvar örmekten” gelenlerin yönetmenliğe sıvanmalarını eleştiriyor. “Duvar örmekten” değilse de çok başka, değişik iş­lerden gelenlerin kimi /aman sinemamızda ne denli başarılı olduğu­na değgin az da olsa örnekler var, O açıdan böyle bir olaya “peşi­nen” karşı çıkmak doğru olur mu?

Olmaz kuşkusuz. Ama ne “Yalnızım”, ne de Tatlıses’in diğer yönetmenlik denemeleri üstüne duyup okuduklarım, bu konuda pek umutlu olmayı da getirmiyor doğrusu. Tatlıses, “Arabesk” fur­yasının sinemamıza esip savurduğu birçok şarkıcı-türkücünün bana kalırsa en yeteneklisi. Oyuncu olarak abartmalardan gitgide arınan yalın, temiz bir oyunu var. Sesi kendi türünde gerçekten güçlü, “ya­nık”, etkileyici. Filmlerini kendi yönetmeye sıvanması, konularını özenle araması, seçmesi olumlu. “Yalnızım” diğer arabesk filmlerin ve tüm Türk usulü melodramlarımızın bin bir olayla yüklü karmaka­rışık, abartmalı olay yapısına düşmeden, alabildiğine yalın, düz bir öyküyü anlatıyor. Hem de adı “usta’ya çıkmış, bu konularda “uz­manlaşmış” onca eski-yeni yönelmenden daha kötü değil, belki da­ha da iyi anlatıyor. Belli bir dekor, mekan duygusu, rahat bir oyun­cu kullanımı var Tatlıses’in… Şarkılarını ise filmin iç ritmini bozma­dan nerdeyse mantıksal biçimde olay örgüsüne yerleştirmiş.

Ama bu kadarı yeterli mi? Tatlıses yasında bir adamın çocuk­luk aşkına bir türlü aşkım “açamaması” kızın da gidip ilk rastladığı erkekten gebe kalması olayı, 1985 Türkiyesi’nde ne anlam taşıyor? Kadına bir “mal” olarak bakışın, feodal ahlâk ölçülerinin tüm kalın­tılarının sindiği bir hikâyede, “kirlenmiş” kadının acılı bir sonla öl­mesiyle hikâyenin bitmesi, Arabesk film mantığından başka hangi Öyküde gerçek bir çözümdür? Tatlıses, bize tüm şarkı, türkü sanat­çıları arasında en içten ve belki gerçekten en yeteneklisi olarak gö­züküyor. Ama şimdilik, biraz eli yüzü düzgün şarkılı melodramlar yapmaktan bir adım Seriye gitmeyen, gidecekmişe de pek benzeme­yen, sınırlı, çok sınırlı bir başarı bu… Bu kadarı için, günümüzde çok daha ileri bir yerde olan Türk sineması içinde fazla gürültü ko­parmaya gerek yok sanırız.,,”[12]

#YALNIZLAR (1990) – Yönetmen: Kamil Renklidere, Görüntü Yönetmeni: Salih Dikişçi,  Kamera Asistanı: Refik Çakar,Yapım: Topkapı Film,  Yeni Stüdyo’da seslendirilmiş ve Kısmet Film stüdyosunda renklendirilmiştir

Oyuncular:  Tolga Savacı (Ahmet),    Fulden Uras (Nazlı), Hüseyin Peyda, Atilla Ergün, Gökhan Mete, Sinem Dinçay, Mustafa Özkan, İsmail Kuldaş, Yaşar Gaga, Melih Çardak, Akın Tunç, Kutay Köktürk, Osman Cavcı

Konu: Aileleri tarafından evlenmelerine izin verilmeyen iki aşık gencin hikayesi.

#YALNIZLAR İÇİN (1962) Yönetmen Orhan Elmas, Senaryo: Sefa Önal, Eser: Vecdi Benderli,  Operatör: Memduh Yükman, Müzik: Yesari Asım Arsoy, Yapım  Göksel Film/Gökse Arsoy

Oyuncular: Göksel Arsoy, Belgin Doruk, Suna Pekuysal, Nilgün Esen, Hüseyin Baradan, Mehmet Ali Akpınar, Zeki Tüney, Nuri Genç, Faik Coşkun, İhsan Torun, Selahattin İçsel, Sadi Mutlu, Hakkı Haktan, Dursune Şirin, Selahattin Yazgan, Lütfü Engin, T. Fikret Uçak, Asım Nipton, Özdemir Arıtan

Konu: Bestekâr Asım Bey’in oğlu Kenan konuşma zorluğu çektiğinden, babası tarafından bie sağlık kuruluşuna yarırılır. Aradan yıllar geçer ve Kenan’ın hastalığı geçer ve müziğe olan tutkusu nedeni ile hastaneden aynıdıktan sonra ilk işi bir gitar almak olur. Gitar almak için gittiği dükkanda çocukluğundan beri tanıdığı Nalân ile karşılaşır ve Nalân’a aşık olur. Birbirlerini severler, Kenan zamanla besteleri tutulan bir sanatçı olur. Kenen ile Nalân’ın ilişkisi araya giren zengin kızı Oya yüzünden bozulur, geçirdiği bir kaza sonucu Nalân geçici bir süre sakat kalır, Kenan’ın arkadaşı Ali ve karısı Ayla araya girerek Kenan ile Nalân’ı tekrar  bir araya getirirler.

#YALNIZLAR RIHTIMI (1959) Senaryo: Lütfi  Ömer Akad, Senaryo: Atilla İlhan (Ali Kaptanoğlu takma adıyla), Operatör: Yuvakim Filmeridis, Ar Direktör: Sohban Koloğlu, Dekor : Lütfi Ö. Akad, Kurgu: Hüsamettin, Yönetmen Yardımcıları: Türker İnanoğlu, Yavuz Yalınkılıç, Burhan Bolan, Müzik Düzenlemesi: Hulki Saner, Besteler: “Yalnızlar Rıhtımı”, “Dinle Sevgili Dinle” – Necdet Koyutürk,  Şarkıları Okuyan: Yasemin Esmergül Yapım: İpek Film/İhsan İpekçi

 Oyuncular: Çolpan İlhan (Güner),  Sadri Alışık (Rıdvan Kaptan), Turgut Özatay (Ali), Kemal Edige (Telsizci Hamdi), Melahat İçli (Melahat), Kamuran Yüce (Sarı), Yavuz Yalınkılıç (Sabri), Sadettin Erbil (Kıl Şükrü), Ahmet Tarık Tekçe (Rıfat), Osman Alyanak (Feyzullah), Rıza Tüzün (Simon), Hakkı Haktan (Sandalcı Salim), Hamdi Şarlıgil (Polis), Ahmet Bilgin

KONU:  İstanbul’dakİ Galata Rıhtımı’ndaki  barlardan birini işleten  Ali, bar işletmeciliğinin dışında başka kirli işlerle de uğraşır. Dolar kaçakcılığı  bunlardan biridir. Ali’nin kaçakçılıkta işbirliği ettiği kimseler: Kıl Şükrü, Sarı, Rıfat, Feyzullah ve iki Musevi, Simon’la Bencuya’dır. Ali’nin barındaki konsümatrislerden “Kontes” diye ünlenen Güner, patronun metresi, barın da ses yıldızıdır. Güner’in arkadaşı Melahat ise Telsizci Hamdi’nin gözdesidir.

Çalıştığı geminin rıhtıma girdiği gün Hamdi, ikinci Kaptan Rıdvan’la birlikle bara gelir, Melahat’la Rıdvan’ı tanıştırır. Bir ara Rıdvan Güner’le de tanışır, kızdan çok hoşlanır. Ama kız, her zaman sarhoştur. Güner’e akordeoncu Sabri de tutkundur. Ali yasa dışı eylemlerinde ortaya çıkan aksaklıkları, kendilerini “çivileyen” biri olmasına yorar. Adamlarına onu bulmalarını emreder. Kıl Şükrü kendilerini çivileyenin Sabri olduğundan kuşkulanır. Kuşkuları gerçekleşince onu, gecenin geç saatinde, barda öldürür.

Çete, 50,000 dolarlık bir döviz kaçakçılığı işi üzerindedir. Bu işten sonra dağılma kararı alırlar. Bunu  söylemek üzere o gece Güner’i görmeğe gelen Ali’ye kız, kendisinden nef-ret ettiğini açıklar. Oysa Ali, onu çamurdan çıkarmış bu duruma getirmiştir. Ama içkiyle boğmak istediği büyük bir yalnızlık içindedir Güner… Bunu, söylediği şarkılarda da dile getirir.

Ertesi gün Kaptan’la buluşan Güner, ilk kez mutluluğu tadar. Kendisini seven, ona bulunduğu çevreden, yalnızlıktan, içkiden kurtaracak Rıdvan’a bin canla sarılır. Rıdvan Birinci Kaptan’ın gönlünü ederek kızı gemide birlikte götürmeyi düşünmektedir.

Ali, Rıdvan’ın kızdan hoşlandığını anlar. Ona bu sevdadan vazgeçmesini, Güner’in kendisinden başkasına yar olamayacağını söyler. Kaptan direnince adamlarını üzerine saldırtır, Rıdvan da onları tek başına bir güzel döver. Öte yandan o gece Güner’in odasına çıkan Ali, kızdan hakaret görünce onu fena pataklar.

Bencuya’nın Polis tarafından yakalanması üzerine, çete doviz kaçakçılığından edindikleri paraları bölüşmek, sonra da izlerini kaybettirmek için, bir depoda toplanır. Ali Güner’e de depoya gelmesini söyler oradan birlikte  kaçmayı önerir.

Güner’in geciktiğini  gören Ali, arkadaşlarını bırakarak kızın kaldığı otele gider. Bunu, onun bir daha dönmeyeceği şeklinde yorumlayan çete üyeleri,  Ali’ye düşen parayı da bölüşmek için bahane sayarlar. O sırada çıkan kavgada Sarı, Rıfat’ı öldürür. Kıl Şükrü’yle Feyzullah, bir kayık içinde kaçarlarken, aralarında kavga çıkar, ikisi birden denize yuvarlanırlar.

Güner, Rıdvan’la otelden çıkmış, bir sokağa girmekte iken Ali’yle karşılaşırlar.  Çıkan kavgada iyice dayak yiyerek yere serilen Ali’yi orada bırakarak, iki sevgili gemiye binmek üzere sisli gecede uzaklaşırlar.

! Açıkca şunu söylemek istiyorum: Lütfi Akad “Yalnızlar Rıhtımı” nın rejisörü olarak mizansen bakımından son yıllar içinde gördüğümüz en güzel Türk filmini verdi. Ama filmin konusu filmin mizanseninin iyiliği ölçüsünde kötüydü… Avant-Garde değil, ama klasik sinemaya, onun kurallarına iyice gönül vermiş, ona uyabilmiş de Akad… Heyecanlanıyorum. Bin defa “Yaşa” , bin defa “Varol” diye bağırmak geliyor içimden… (Ali Gevgilili, “ Lütfi Akad Olgunluk çağında”, Vatan Gazetesi)

YALNIZLAR RIHTIMI

Akad’ın İpek Film’e çevirdiği ikinci film, “Yalnızlar Rıhtımı”dır. Önce İhsan İpekçi’nin Atilla İlhan’a ısmarladığı bir senaryodan yapılması düşünülen film, sonradan Akad’ın gereksinmesiyle yeniden düzenlenen bir senaryo gözönünde tutularak gerçekleştirilmiştir.

İhsan İpekçi, “Zümrüt” ve “Yalnızlar Rıhtımı” ile kendi sinemalarında Batı filmlerini izleyen seyirciye, aynı çeşnide “‘superproduction”  nitelikte iki film sunmak istemişti. Bunda da belli bir ölçüde başarı  sağlamıştır..

Akad, senaryoda İlhan’ın  getirmek istediği “Batıya özenip topluma yabancılaşan” tlplerin İzmir özlemini vurgulayan havayı kabul etmedi”. Ona göre bu senaryonun içeriği yoktu. Bu yüzden mizanseni tüm olarak değiştirdiği gibi; Çolpan İlhan’ın Sadri Alışık’ın ve Vavuz Yalınkılıç’ın örneğini  verdiği “toplum  içinde olmasına

karşın kendisini büyük bir yalnızlık içinde bulan; “Ozansı Gerçekçilik” akımının vurguladığı, bizden olmayan tiplerin yanısıra Osman Alyanak ve Melahat İçli’nin örneğini verdiği yüzde yüz bizden olan tipleri filme soktu. Doğal olarak bu da. bir tutarsızlık yarattı.

Filmin senaryosu, eleştirmenlerin tümünün vurguladığı gibi. Marcel Carné’nin “Quai des Brumes” (Sisler Rıhtımı’nda [1938]) en iyi oluşturduğu “Ozansal Gercekçilik” akımının etkisiyle yazılmıştıi. Bu yüzden de tutarsız, ayağı bu ülkenin toprağına basmayan bir konuyu işlemekteydi. Akad, bu senaryoyu üstlenmekle başında başarısızlığı kabullenmişti,

Bu eleştirilere Atilla İlhan yanıtlar verdi. Bu yanıtlarda kendisinin getirmek istedikleriyle Akad’ın getirmek istedikleri arasındaki çelişkiyi vurgulamaya  çalıştı. Senaryoda sezilen bu tutarsızlığa karşın  filmin değerlendirmeslnl yapan eleştirmenler  yapıtın “başarılı  ya da “başarısız” olarak nitelenmesi üstünde sözbirliği  sağlayamıyorlardı ([13]).

Blr yandan, filmde ikinci aksakllığın rejisörden geldiği; senaryoya ritm kazandırabilecek bir planlamaya yönelmemiş olan rejisörün filmln ilk otuz dakikasından  sonraki düşüşüne, Çolpan İlhan’ı verdiği Manakyan Tiyatrosuna has mizansenlerle yardım ettiği; romantizmin, ipin ucu kaçırılırsa, sinemayla  bağdaşamayacak tek şey olduğu vurgulanır; on küsur yıllık sinema tecrübesl olan ve zaman zaman “Yeni Ger-çekçi” meyiller taşıyan Lütfi Akad’ın bunu bilmemesinin mazur görülemiyeceği ileri sürülür. “Yalnızlar Rıhtımı”nın hem bir “suspence” filmi, hem bir romantik film hüviyetine büründüğü için, bir üslup bütünlüğüne  kavuşabilmesinin imkansız olduğu söylenirken; öte yandan, “Yalnızlar Rıhtımı”nda düzgün, alımlı olan yönün, Lütfi Ömer Akad’ın mizanseni olduğu; rahat, akıcı ne yaptığını bilen; kamerayı, oyuncuları, dekoru, “hava”yı yerli yerinde kullanan bir mizansen anlayışının baştan sona kadar sürüp gittiği; daha filme bağlamadan her sahneyi, her sekansı eskizlerle canlandırdığı; mizanseni belki de yurdumuzda ilk defa olarak a’dan z’ye kadar düzenleyerek disiplinli bir çalışmaya girdiği; sonunda “Yalnızlar Rıhtımı”nın mizanseni, oyuncu yönetmeni, dekupajı ile Türk sinemasının  ölçüleriyle birinci sınıf bir film olduğu belirtiliyordu

Filmi büyük bir coşkuyla  öven Ali Gevgilili ([14]), bir başka yazısında da, “… Lütfi Ö. Akad’ı “Yalnızlar Rıhtımı”ndaki birinci sınıf mizansen ve oyun yönetciliğini de gözönüne alarak I960 Türkiye’sinin ‘en büyük rejisörü’ diye gösterebiliriz. Geçtiğimiz yıl, bir ‘Akad Yılı’ idi” diyordu.

Öte yandan filmin”Ozansı Gerçekçilik” akımının ‘Türkiye’de oluşturulmuş bir ürünü olduğu üstüne genel anlamdaki görüşleri  Akad, bir kalemde çizmek ister gibidir: “Filmin eleştirilebilir tarafı çok… Konunun  getirdiği içerikten dolayı eleştirilebilir tarafı… Aslında bir şairane gerçekçilik değilşairane gerçeksizlik demek lazım buna… Gerekslz bir şairanelik var… Bir özenli şairaneliği…”,

Filmin musikisi. “leit-motif olarak kullanılan ve öğelerini Atilla İlhan’ın yazdığı “Yalnızlar Rıhtımı” adlı bir tango dışında türlü plaklardan derlenmiş ve bu musikiyi Hulki Sa ner düzenlemiştir.. Rıhtım barlarının teneke cazlarını anımsatan bir orkestranın, şarkıcı Yasemin Esmergül’in ağzından uyarlanan şarkılara eşlik ettiği ya da kendi başına çaldığı duyuluyordu filmde.

Film, biçimciliğin Türkiye ölçülerinde blr başyapıtı olmuş” ama, gerçeklen, senaryo yazarı ile yönetmenin duyarlılıklarının bir yönde işlememesinden ve sinema anlayışlarının değişik omasından ötürü, filmde, istenen öz ve biçim ilişkisi kurulamamıştı.

! Yalnızlar Rıhtımı gösteriem günlerde çeşitli tartışmalara yol açtı. Sineema eleştirmenleri tarafından övüldüğü giibi, acımasızca da yeriIdi. Özellikle de seenaryo, eleştirilere göre, Marcel Carne’nin “Quai des Bri’ımes – Sisler Rıhtımı” (1938) adlı filminin etkisiyle kaleme alınmıştı. “Yalnızlar Rıhtımı” sözkonusu filmin oluşturduğu “ozansı gerçekçilik” akımınndan kaynaklanıyordu. Filmin senaryo yaazarı şair Attila İlhan, bu eleştirilere çeşitli gazetelerde yanıtlar verip açıklamalarda bulundu. (Doç. Dr. Alim Şerif Onaran, Lütfi Ömer Akad’ın Sineması, E. Ü. Güzel Sanatlar Fakültesi yayınları, 1977, sh. 78 – 81) “[15]

! Attila İlhan’ın, böyle bir senaryoyu yazmasına, ciddiye almasına hayret etmekten kendimi alamıyorum. Atilla İlhan başka senaryolar yazıyorsa benden ona dost sözü, Batı’nın eski ekol rejisörlerinin pek belirli etkilerinden tamamen kurtarmadan kaleme sarılmasın. Daha da önemlisi senaryo düzenlenirken diyalog yazarken şairliğini tamamen unutsun. 1959 siinemasında bu biçim kelime oyunlarına, böylesine köksüz, empresyonist davranışlara artık hiç mi hiç yer kalmadı. (Semih Tuğrul, Film Tenkitleri, Tercüman g.) “[16]

! Açıkça şunu söylemek istiyorum: Lütfi Akad “Yalnızlar Rıhtımı”nın rejisörü olarak mizansen bakımından son yıllar içinde gördüğümüz en güzel Türk filmini verdi. Ama filmin konusu filmin mizanseninin iyiliği ölçüsünde kötüydü… Avant-Garde değil, ama klasik sinemaya, onun kurallarına iyice gönül vermiş, ona uyabilmiş de Akad… Heyecanlanıyorum, bin defa “yaşa”, bin defa “varal” diye bağırmak geliyor içimden. (Ali Gevgilili, Lütfi Akad Artık Olgunluk Çağında; Vatan g.) “[17]

#YALNIZLIK BİR ŞARKIDIR (1987) Senaryo ve Yönetmen: Yücel Uçanoğlu, Görüntü Yönetmeni: Sedat Ülker, Müzik: Banu, yapım: Mine Film/Kadri Yurdatap

Oyuncular: Yaşar Alptekin, Arzu Aydın, Merih Akalın, Zafer Ünlü, Diler Saraç, İ. Hakkı Şen, Ümit Belen, Şoray uzun, Nihat Nikerel

Konu: Tutucu bir babanın baskısı altında sürekli ezilen Tekin (Yaşar Alptekin) okuı da, bu pısırıklığı nedeniyle arkadaşları tarafından hep alayedilir. Gizlice sevdiği sınıf arkadaşı Meltem de (Arzu Aydın) onunla alayedenler arasındadır. Tekin, yıllar sonra ünlü bir dansçı olur. Ve bir gece kulübünde hareketli dansıyla ve fiziğiyle, orada bulunan ünlü modacı Nuray’ın (Merih Akalın) dikkatini çeker. Bir süre sonra da manken olarak Nuray’in modaevinde çalışmaya başlar. Bu berabel’ lik kısa sürede büyük bir aşka dönüşür. Bir süre sonra da Tekin ‘in önlenemeyen şöhretini, vaktiyle onunla alayeden sınıf arkadaşları şaşkınlıkla karşılarlar. Meltem ise, elinden kaçırdığı Tekin’i kıskanmak tadır.

#YALNIZLIK DUYGUSU (1995) “16mm”  – Yönetmen: Nejat Gürsoy, Senaryo: Nuri Tek, Görüntü Yönetmeni: Dinçer Önal, Yapım: Kaptan Film/Hasan Tek

Oyuncular: Şehnaz Dilan, Nuri Tek, Engin İnal, Melek Aydoğan

Konu: Annesinin ölümü üzerine cezaevi müdürlüğünden 24 saat izin alan mahkum, izni bitip geri dönerken kanlısı tarafından pusuya düşüülerek öldürülür.

#YALNIZLIK KORKUSU /SARHOŞ (1988) – “Arabesk, Dram” Yönetmen: Yavuz Figenli, Senaryo: Aras Alkan, Görüntü Yönetmeni: Rafet Şiriner, Salih Dikişçi, Yapım:  Filiz Film / Fethi Oğuz, Yapım Koordinatörü: Ziya Yılmaz, Aras Alkan ; Yardımcı Yönetmen: Mesut Taner, Müzik Yönetmeni: Yunus Bülbül, Tevfik Polam, Şarkılar: Yılmaz Tatlıses, Yılmaz Tatlıses (Beste), Cevdet Bülbül (Beste), Ali Tekintüre (Beste), Kazım Birlik (Beste), Seslendirme: Hikmet Eldek

Oyuncular: Müslüm Gürses, Muhterem Nur, Yusuf Sezgin, Aras Alkan, Hüseyin Zan, Avni Yadigar, Gonca Gökdeniz, Gurbetçi Nazo, Musa Aydın, Yetiş Ünlü, Yunus Bülbül, Yılmaz Köksal , Mustafa Genç, Ahmet Kadıoğlu, Zeki Katmeray, Gonca Akdeniz

 #YALNIZLIK ŞARKISI  (1997) – Senaryo ve Yönetmen: Oğuz Gözen, Görüntü Yönetmeni: Mustafa Kuzu, Yapım: Ekol Film/Yılmaz Durul

Oyuncular: Perihan Sözen, Cem Suat, Güneş Olcay, Yılmaz Durul, Kazım Kartal, Canan Güney, Faruk Savun, İbrahim Kurt, Ali Güney, Mustafa Özkaya, Gül Çeliker, Kemal Sağlam

Konu: Randevu evinde çalışan bir kadınla, bir adamın öyküsü.

 YALVARIŞ (1987) 83 dk, Dram, Duygusal, Macera – Senaryo  ve Yönetmen: Yılmaz Atadeniz, Yapım: İlkay Film /  Yavuz Figenli

 Oyuncular: Ümit Tokcan (Şahin), Bahar Öztan (Nazlı), Kazım Karta (Enver); İhsan Yüce, Zerrin Doğan, Bahri Ateş , Sabahat Işık (Ayşe Ana)

#YAMAN DELİKANLI[18](1976) – Yönetmen: Yavuz Figenli, Hikaye ve Senaryo: Rüştü Asyalı, Kamera: Rafet Şiriner, Yönetmen Yardımcısı: Adem Ayral, Set Ekibi: Ahmet türk, Ercan, Yapım Yönetmeni: Mustafa Eti,  Ses Mühendisi: Feridun Eray, Laboratuar: Sabahattin Dinçöz, Ahmet Kor, Recep Çakmak, Negatif Montaj: Mustafa Kara, Montaj-Senkron: Mehmet Özdemir, Yapım: Has Film/Hamit Has, (İpek Film Stüdyosunda hazırlanmıştır.)

Oyuncular: Rüştü Asyal (Yaman)ı, Gülgün Erdem (Ceyda), Birtane Güngör (Zeynep), Zekai Müftüoğlu (Yaman arkadaş), Renan Fosforoğlu (Polis), Tevhit Bilge (Yaman’ın babası), Leman Akçatepe (Yaman’ın annesi), Tevfik Şen (Ceyda’nın adamı), Mehmet Yağmur, Zeki Sezer, İhsan Bayraktar, Nuri Tuğ, Cevdet Özalaş, Erol Şen, Yadigâr Ejder, Arap Celâl, Seyfettin Karadayı, Seyfi Tetik,  Baykal Kent, Kamer Sadık,

Konu: Yaman bir oto tamirhanesinde çalışmaktadır. Sevdiği genç kız ise sağlam ve geliri iyi bir işi olmadığı için Yaman’la evlenmeye pek yanaşmamaktadır. Bir tesadüf sonucu Yaman  otomobille ezilerek öldürülmek isteyen bir kadını (Gülgün Erdem) kurtarır ve ona aşık olur. Aslında kadın beyaz zehir satıcılığı yapmakta ve saf bulduğu Yaman’ı kuryelik yapmağa ikna eder. Ve olaylar gelişerek devam eder.

#YAMAN DELİKANLI (1977) “Erotik, Komedi” – Yönetmen:    Engin Temizer, Görüntü Yönetmeni: Erhan Canan,

Oyuncular: Dilber Ay , Kazım Kartal, Meltem Işık, Seda Sevinç, Gonca Gül, Gölge Başar

#YAMAN GAZETECİ  (1961) – Yönetmen: Burhan Bolan, Senaryo: Bülent Oran, Foto Direktörü: Ali Uğur, Yapım: Efe Film/Ertem Eğilmez

Oyuncular : Muhterem Nur, Münir Özkul, Altan Erbulak, Öztürk Serengil, Muzaffer Nebioğlu, Ahmet Tarık Tekçe, Bülent Oran, Aziz basmacı, Erol Günaydın, Mehmet Özekit, Necdet Tosun, Faik Coşkun, Hasan Ceylan, Mutafa Dağhan

Konu: Büyük gazeteci yaman bir soygun sırasında tesadüfen orada bulunduğu için olaya el koymuş, ve soyguncuların peşine düşer.

#YAMAN GAZETECİ (1995) – Yönetmen: Oğuz Gözen, Senaryo: Nadire Zeybel, Görüntü Yönetmeni: Mustafa Kuzu, Yapım: As Film/Mehmet Aksu

Oyuncular: Murat Soydan, Şehnaz Dilan, Neslihan Sezer, Yavuz Karakaş, Gülderen Acar, Fikret Çeşmeci, Hasan Yıldız, Bilal Saygılı, Recep Bülbülses, Enver Ergeç, Çetin Başaran

Konu: İki kız kardeş öldürülür. Birgazeteci olayın üzerinegidip cinayeti çözer katillar yakalanır.

Not: Gazeteci Murat Davman hikayelerine benzer bir polisiye filmdir. 1995 yılında Afili Kemal filminin ardından çekilen bu film, ayrı ayrı seyredilebilen, ancak birbirinin devamı niteliğini de taşıyan bir filmdir.

#YANAN BENİM (1986) – Senaryo  ve Yönetmen: Kunt Tulgar, Görüntü Yönetmeni: Ergun Özdemir, Yapımcı; Cemile Tuman, Kurgu Erol Şahin, Reji Ekibi: Yunus Yakışıklı, Renk Düzenleme: Kamil, Mehmet Aktaş,  Ses Kayıt: Atilla Dankı, Senkron: Erol Şahin, (Helmut Film stüdyolarında hazırlamnmıştır)

Oyuncular: Durmuş Çiğdem , Halit Sunal, Yılmaz Kurt, Yadigar Ejder, Kudret Karadağ , Meral Utacı

#YANAŞMA/ İKİ ATEŞ ARASINDA (1973) – Senaryo ve Yönetmen: Duygu Sağıroğlu, Foto Direktörü: Orhan Kapkı, Kaya Ererez, Yapım: Uğur Film/Memduh Ün

Oyuncular: Cüneyt Arkın (Mehmet), Meral Zeren (Cano), Turgut Özatay (Derviş Ağa), Hayati Hamzaoğlu (Kara Ali), Haydar Karaer (Müslim Ağa), İbra-him Uğurlu (Dursun), Gönül Tansel, Sabahat Işık (Mehmet annesi)

Konu: Ağa evine yanaşma olan yakışıklı ve genç Mehmet’e bütün kızlar vurgundur. Ağanın kızı Cano da Mehmet’e aşıktır. Cano başka bir ağa ile evlenecekken düğünden kaçar ve Mehmet’e gider. Fakat Mehmet, ağaya olan minnet duygusu yüzünden Cano’yu geri göndermek zorunda kalır.

#YANGIN (1956) – Yönetmen: Baki Çallıoğlu, Öykü ve Senaryo: Behlül Dal, Görüntü Yönetmeni: Ali Uğur, Müzik: Baki Çallıoğlu, Yapım: Çallı Film/Baki Çallıoğlu

Oyuncular : Gülistan Güzey, Neriman Köksal, Eşref Kolçak, Atıf Kaptan, Ayten Güvenç, Ahmet Tarık Tekçe, Ferhan Tanseli, İhsan Aşkın, Danyal Topatan

Konu: Bir balıkçının köyünde meydana gelen olaylara kaçakçılar da karışırBunlarla işbirliği yapan köyden bir kadın, balıkçı kahramanın sevgilisinin kör olmasına neden olacak ancak sonunda suçlular cezalarını göreceklerdir.

#YANGIN (1977) – Yönetmen: Atıf Yılmaz, Senaryo: Ahmet Üstel, Kameraman: Erdoğan Engin, Yapım: Akün Film/İrfan Ünal

Oyuncular: Fikret Hakan, Necla Nazır, Ayhan Işık, Tugay Toksöz, Gönül Hancı, Kenan Pars

Konu: Karısı düşmanları tarafından kaçırılan bir savcı ile olaylara karışan bir arkadaşının öyküsü.

#YANGIN  (1984) – Senaryo ve Yönetmen: Orhan Elmas,:  Görüntü Yönetmeni: Çetin Gürtop, Yapım: Sezer Film/Berker İnanoğlu

Oyuncular: Ahu Tuğba, Can Gürzap, Salih Güney, Erol Taş, Hüseyin Peyda, Kadir Savun, Bilge Şen, Şemsi İnkaya, Muhip Arcıman

 Konu: Ahu yeraltı dünyasından biri ile evlenir. Kocası hasımları tarafından öldürülür. Ahu, kocasının intikamını almak için mücadele eder ve başarır.

#YANGIN VAR “Eski İstanbul Kabadayıları” (1960) – Senaryo ve Yönetmen: Lütfi Ömer Akad, Eser: Necip Fazıl Kısakürek, Kamera: Turgut Ören, Müzik: Nezihi Gülçinoğlu, Yapım: Kaynak Film

Oyuncular: Ayhan Işık, Leyla Sayar, Turgut Özatay, Efgan Efekan, Hulusi Kentmen, Üftade Kimi, Melahat İçli, Osman Alyanak, Asım Nipton, Osman Türkoğlu

& Eski İstanbul kabadayılarını canlandıran “Yangın Var”, Lütfi Akad”ın  başyapıtı olmak şansını kaçırmış bir filmidir. Bu filmde, İtfaiye teşkilatı kurulmadan önceki yıllarda, bir çeşit spor kulübü de sayılabilecek tulumbacı kuruluşlarının çabaları, rekabetleri: arkadaşlık ve aşk temalarıyla birlikte ele alınarak işlenmiştir.

KONU: Ayhan Işık’ın tulumbacı  reisi olarak görüldüğü filmde, yangından kurtardığı bir köşkte tanıdığı bir paşa kızıyla olan gönül macerası anlatılır. Mert tulumbacı reisi, takımına  katılmak isteyen oğlundan  yana kaygı duymaması için paşaya, “şerefine gölge düşürmeyeceğine dair” söz verir. Oysa bu zayıf karakterli paşazade sonradan takımdan ayrılıp rakip takıma geçer ve bir çok kötülüklere  alet olur. Verdiği söz yüzünden reis onu daima korur. Sonunda, bu zayıf karakterli paşazade ile kendisinden bir türlü vazgeçmeyerek çılgınca davranışlarda bulunan sevgilisi yüzünden tulumbacı reisi kızla son kez buluştuğu kendi evinde yangın çıkartarak birlikte ölmekten başka çıkar yol bulamaz.

Akad’ın oyuncu yönetimindeki ustalığına  rağmen, filmde, başrollerdeki Ayhan Işık ve Leyla Sayar’ dan çok, ikinci derecedeki oyuncular: Turgut Özatay, Melahat İçli ve Osman Alyanak başarı sağlamışlardır. Özellikle rakip tulumbacı takımı reisi rolündeki Turgut Özatay, adeta Ayhan Işık’tan oyun çalarak üstün bir kompozisyon çıkarmıştır.

Melahat İçli ise tıpkı “Yalnızlar Rıhtımır ndaki gibi, kötü yola düşmüş, iyi  yürekli kadın rolünde emsalsiz bir sanatçı hüviyetiyle  adeta devleşiyor.

! “Yangın Var” mizansen çalışması bakımından Lütfi Akad’dan bekleneni vermekten uzak. Bu arada yalnız o devrin karakteristik malzemelerinin fon olarak gayet renkli, canlı şekilde – karagöz ve bazı  müzikal efektler gibi – kullanıldığına işaret etmek gerekir. Filmin oyuncuları arasında özellikle Turgut Özatay dikkati çekmektedir. (Tuncan Okan, “Haftanın Filmleri” Milliyet) “[19]

#YANIK EFE (1954) – Yönetmen: Semih Evin, Senaryo: Muharrem Gürses, Foto Direktörü: Orhan Çağman, Yapım: Vatan Film/İrfan Sabuncu

Oyuncular: Oya Sensev, Turgut özatay, Şükran Süley, İhsan Torun, Cahit Gürkan, Muharrem Gürses

Konu: Kötü bir kadın yüzünden cinayet işleyip dağa çıkan bir efenin öyküsü.

#YANIK KALPLER (1967) – Senaryo ve Yönetmen: Duygu Sağıroğlu, Kamera: Orhan Kapkı, Yapım: Efes Film/Mualla Özbek

Oyuncular: Hülya Koçyiğit, Kuzey Vargın, Tanju Korel, Suzan Avcı, Feridun Çölgeçen, Danyal Topatan, Ersun Kazançel,

#YANIK KAVAL (1947) – Senaryo ve Yönetmen: Baha Gelenbevi, Operatör:  Kriton İliyadis, Müzik: Sadi Işılay, Şarkılar:  Müzeyyen Senar, Mustafa Çağlar, Hacer Buluş Yapım: Birlik Film/İskender Necef

Oyuncular: Nezihe Becerikli, Orhan Esen, Müfit Kiper, Saniye Hün, Adalet Pee, Saadettin Erbil, Talat Artemel, Suavi Tedü, Emine Adalet, Yaşar Özsoy

Konu: Bir fabrikada hafifmeşrep karısıyla, onu kötü yola iten bir adamın öyküsü.

! “Hülasa olarak Yanık Kaval için, büyük iddialan bulunmayan ve sanat gösterme gayesini gütmeyen, meraklı ve sürükleyici bir film demek olur. Onun ne fevkalade tarafları vardır, ne de çok büyük hatalan. Yanık Kaval, senaryosu, rejisörlüğü, artistierin temsili, fotoğraf ve ışıklan tamamen birbirine uygun, normal şekilde çevrilmiş vasatın üstünde bir filmdir.” (Muvaffak İnsan Garan, 6.1.1947. Vatan g. ) “[20]

! Geçiş döneminde (Tiyatroculardan sinemacılara), o dönemin şartlarını ve ortamını yansıtan yazıların  birisi de “Son Saat” adlı bir yayın organında çıkan Nimet Düz imzalı bir yazıdır. Nimet Düz Yanık Kaval filminin çekildiği Ses Stüdyosu’nun teknik yetersizliğinin, filmin kalitesini de etkilediğini ileri sürmektedir. Yazar, eleştirisinde Hollywood’daki  kurallar ve işleyişten bahsettikten sonra ülkemiz sinemasının farklılıklarını anlatmaktadır:

“Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bizde bu tamamen aksinedir. Ve maalesef şunu belirtmek lazımdır ki -birkaç san’atkar müstesna- bizde sermaye tedarik edebilen herkes istediği gibi film çevirmeye çalışmaktadır. Bu film çevirenlerin kimi, para hırsı ile bu işe atilmıştır, kimi de şöhret temini için… Amma bu işi bir meslek olarak telakki eden Rejisör ve sanatkârlara güçlükle rast gelinir. “[21]

#YANIK KAVAL  (1969) – Senaryo ve Yönetmen: Ülkü Erakalın, Operatör: Şevket Kıymaz, Yapım : Sarıkaya Film/Aziz Sarıkaya

Oyuncular: Tanju Korel, Sezer Güvenirgil, Neriman Köksal, Kadir Savun, Sevda Nur, Handan Adalı, Diclehan Baban, Hasan Ceylan, Uğur Kıvılcım,

Konu: Anadolu turnesine çıkan bir tiyatro grubunun macerası.

#YANIK KEZBAN “Dertli Göl” (1957) – Senaryo ve Yönetmen: Muharrem Gürses, Foto Direktörü: Vedat Akdikmen, Şarkılar: Fatma Türkân, Müzik: Ahmet Yamacı ve Korosu, Yapım: Site Film/İlhan Filmer

Oyuncular: Cavidan Dora, Kenan Pars, Atıf Kaptan, Muhterem Nur, Saltuk kaplangı, Ahmet Tarık Tekçe, Ayten Güven, Halide Pişkin

Konu: Sevgilisine kavuşamayıp intihar eden bir kızın öyküsü.

 #YANIK KEZBAN “Dertli Göl” (1957) – Senaryo ve Yönetmen: Muharrem Gürses,  Foto Direktörü: Vedat Akdikmen, Müzik: Ahmet Yamacı ve Korosu, Yapım: Site Film/İlhan Filmer

Oyuncular: Cavidan Dora, Kenan Pars, Atıf Kaptan, Muhterem Nur, Saltuk kaplangı, Ahmet Tarık Tekçe, Ayten Güven, Halide Pişkin

Konu: Sevgilisine kavuşamayıp intihar eden bir kızın öyküsü.

#YANIK KEZBAN (1970) – Senaryo ve Yönetmen: Muharrem Gürses, Kamera: Sami Acun, Yapım: Sevim Film/Necati Olguner

Oyuncular:  Tanju Korel, Serap Olguner, Muhterem Nur, Feridun Çölgeçen, Danyal Topatan

Konu: Sevda uğruna çile çeken genç bir kızın dramı.

#YANIK ÖMER  (1952) – Senaryo ve Yönetmen: Muharrem Gürses, Operatör: Cezmi Ar, Yapım: Day Film/Rasim Day

Oyuncular: Saltuk Kaplangı, Deniz Tanyeli,  Ahmet Tarık Tekçe, Halide Pişkin

Konu: Aşkı uğruna çile öeken bir gencin dramı.

#YANIK ÖMER (1960) – Senaryo ve Yönetmen: Nuri Akıncı, Operatör: Cezmi Ar, Yapım: Pan Film/Nuri Akıncı

Oyuncular: Mehmet Toygar Belevi, Nevin Aypar, Suphi kaner, Nusret Özkaya, Ahmet Tarık Tekçe, Hüseyin Güler, Ali Korkut, Gülay Gençay,

Konu: Bir efenin aşkını konu efe filmi.

#YANIKLAR KÖYÜ “Bağrıyanık Zeynep” (1958) – Senaryo ve Yönetmen: Ümit Utku, Operatör:  Kazım Koşkan, Yapım: Kervan Film/Ümit Utku

Oyuncular: Cavidan Dora, Saltuk Kaplangı, Nevin Aypar, Ahmet Tarık Tekçe

Konu: Köyde geçen bir kan davasıyla bir aşk macerasının öyküsü.

#YANKESİCİ “The Twins” (1974) – Yönetmen: Naki Yurter, Senaryo: İrfan Atasoy, kamera: Muzaffer Turan, Yapım: İrfan Film/İrfan Atasoy

Oyuncular: Richard Harrison, İrfan Atasoy, Alicia Leone, Yıldırım Gencer, Hamiyet (Semiha) Yankı, Altan Günbay, Danyal Topatan, Tarık Şimşek, Orhan Günşıray,

Konu: Doğum sırasında ikiz çocuğu olan ve eşini kaybeden bir baba çocuklarını ayrı yerlere bırakıp ortadan kaybolur yıllar sonra kader onları ayrı mesleklerde karşılaştırır biri soyguncu diğeri polis olmuştur ve soyguncu irfanın ölümü kardeşinden olur

#YANKESİCİ  KIZ (1964) – Yönetmen: Türker İnanoğlu, Senaryo: Fuat Özlüer, Operatör: Yılmaz Gürbüz, Kamera Asistanı: Hasan Uçar, Fotoğraflar: Nazım Bora, Müzik: Metin Bükey, Yönetmen Yardımcısı: Mehmet Bozkuş, Şarkılar: Sinan Subaşı, Semra Atılay, Danslar: Hülya Babuş, Işık Şefi: Atacan Boran, Sanat Yönetmeni: İsmail Konca, Montaj : Mehmet Bozkuş, Prodüksiyon Amiri: Memduh Karakaş, Yapım: Erler Film – Türker İnanoğlu, (Yıldız Film Stüdyolarında hazırlanmıştır).

Oyuncular: Filiz Akın,  Orhan Günşiray, Cüneyt Arkın, Avni Dilligil, Ahmet Tarık Tekçe, Vahi Öz, Mualla Sürer, Nurhan Nur, Fatma Bilgen,  Necdet Tosun, Dursune Şirin, Aziz Basmacı, Mine Soley, Ahmet Tarık Tekçe

KONU: Avukat Selim Bey’in (Avni Dilligil) Yıldız ve Mehtap adında ikiz kız çocukları vardır. Sürekli karıştıklarından omuzlarına yıldız ve mehtap dövmesi yaptırılır. Bir gün Yıldız dadısı ile plaja gider. Yankesici Saçaklı Raziye (Mualla Sürer) dadı yüzerken Yıldız’ı kaçırır. Kocası Yamalı Mahmut (Ahmet Tarık Tekçe) ile onu yankesici olarak yetiştireceklerdir. İsmini de Hacer koyarlar. Selim ve eşi dadıyı denizde boğulmuş olarak bulurlar. Yıldız’ın da öldüğünü sanırlar. Raziye’nin kaçırdığı diğer çocuk Fırıldak Ömer ile Hacer yankesici olarak büyür. Mehtap (Filiz Akın) ise kolejli, kırılgan bir genç kız olur. Gazeteci Orhan Varol (Cüneyt Arkın) ile evleneceklerdir. Orhan yankesiciler hakkında yazı dizisi hazırlar. Hacer ve Ömer’e cüzdanını çaldırır. Hacer (Filiz Akın) cüzdandaki resminden Orhan’a aşık olur. Fırıldak Ömer de (Orhan Günşiray) Hacer’le evlenmek ister. Hacer kabul etmez. Raziye hırsızlıktan hapse düşmüştür. Hacer de aranmaktadır. Mehtap, Hacer sanılıp karakola götürülür. Komiser, Mehtap’ın Avukat Selim’in kızı olduğuna inanmaz. Köşkü arar. Bahçıvan karakola giderken yolda çarpıştığı Hacer’i Mehtap diye eve getirir. Mehtap da köşkten haber çıkmayınca tutuklanır. Mehtap’ın ailesi kızlarındaki değişikliğe anlam veremez. Hacer evin adresini Ömer’e verir. Yerine geçtiği Mehtap’ın sevgilisi Orhan’la nişanı vardır. Buna kızan Ömer, komisere tüm gerçeği anlatır. Komiser gerçek Mehtap’la nişana gelir. Karışıklık düzelir, Hacer yankesicilik ve dolandırıcılıktan tutuklanır. Bu arada hapisten çıkan Raziye Ömer’e Hacer ile Mehtap’ın ikiz kardeş olduklarını söyler. Ömer mahkemeye gider ve bildiklerini açıklar. Hacer’i suçlayan ise aslında gerçek babası Avukat Selim’dir. Hacer’in yıllar önce kaybettiğini sandığı kızı olduğunu öğrenince onun savunmasını üstlenir ve kısa sürede tahliye olmasını sağlar. Gerçek adı Yıldız olan Hacer, Fırıldak Ömer’in peşinden gider. Onu sevdiğini ve evlenmeyi kabul ettiğini söyler. Çocukluktan beri birlikte olan iki sevgili yine ayrılmayacak, sonsuza dek mutlu yaşayacaklardır…

#YANKESİCİNİN AŞKI (1965) “Siyah-Beyaz, 97dk, Komedi” – Yönetmen: Türker İnanoğlu,  Yönetmen Yardımcısı: Çetin Dağdelen, Mehmet Bozkuş, Nezih Tunar, Görüntü Yönetmeni, Çetin Gürtop, Kamera Asistanı: Hüseyin Karındoyuran, Senaryo: Vecdi Uygun, Müzik: Metin Bükey, Işık Şefi: Ender Işık Bürosu, Dublaj Yönetmeni: Sacide Keskin, Seleri Alan: Marko Buduris, Film Hazırlık Std: . Metin Miroğlu, Montaj: Mehmet Bozkuş, Negatif Montaj: Oral Özütürk, Mahmut Eskici, Laboratuvar: Cemil Orhon, Prodüksiyon Amiri: Memduh Karakaş, Yapım: Erler Film/Türker İnanoğlu

Oyuncular: Sadri Alışık, Filiz Akın, Çolpan İlhan, Vahi Öz, Mualla Sürer, Necdet Tosun, Necip Tekçe, Nurhan Damcıoğlu, Feridun Çölgeçen,

KONU:  Osman (Sadri Alışık) ve Hacer (Filiz) birbirine aşık iki yankesicidir… Yaşamları zengin işadamı Talat Açıkel’in ölümü ile değişir. Talat Bey mirasının çoğunu torunu Nalan’a (Çolpan İlhan), bir bölümünü ise evlatlığı ve çalışanlarına bırakır. Yalnız mirası alabilmeleri için bir şart koymuştur. Ağabeyi Esat’ın oğlu Osman’ı bulup Nalan’la evlenmesini sağlamak… Hepsi hiç tanımadıkları Osman’ı aramaya başlarlar. Evlatlığı ile mirasçısı Şekip onu sabıka kaydında bulur. Şekip Osman’a Nalan’la üç aylığına evlenip boşanırsa yüklü bir para vereceğini söyler. Hacer’le evlenmek isteyen Osman kabul etmez. Şekip de onun yerine geçecek birini bulmak için Osman’ın nüfus kağıdını ister. Babası teklif edilen parayı görünce, sanki Hacer’le nikah işlemini başlatmak istermiş gibi cüzdanı alıp Şekip’e verir. Nalan’ın birşeyden haberi yoktur. Ama Hacer nikah işlemlerini kurcalayınca Osman’ı evlenmiş (!) olarak bulur. Osman, tüm gerçeği Hacer’e anlatır. Nalan ise Osman’a inanmaz ama avukatıyla konuşunca Şekip’in planını anlar. : Avukatın ısrarı ile Osman Hacer’i ikna edip evliliği sürdürür. Köşke yerleşir. Hacer kıskanır, köşkte çalışmaya başlar. Nalan ise Osman’a aşık olur ve evliliği bitirmek istemez. Hacer daha fazla dayanamaz, köşkü terkeder. Bir gazinoda çalışmaya başlar. Bu arada miras pay edilir. Osman gazinoya gidip Hacer’den af diler. Nalan’a da onu sevdiğini söyleyip ayrılmak istediğini belirtir. Nalan onların mutluluğu için sevgisinden vazgeçer. Onlara mirastan pay ve köşkün bahçesindeki evi verir. İki aşık sonsuza dek birleşirler…

#YANLIŞ NUMARA (1985) – Yönetmen: Zeki Alasya, Senaryo: Yalçın Yelence, Görüntü Yönetmeni: Abdullah Gürek, Müzik: Bora Ayanoğlu, Yönetmen Yardımcısı: Ali Kıvırcık, Görüntü Yardımcısı: Mesut Çağdaş, Işık Yönetmeni: Ergun Şimşek, Kurgu ve Eşleme: Nevzat Dişiaçık, Negatif Kurgu: Adnan, Şahin, Sesleri Alan: Erkan Aktaş, (Fono Film Laboratuarında Hazırlanmıştır).

Oyuncular: Zeki Alasya, Metin Akpınar, Leyla Somer, Tuluğ Çizgen, Selma Sonat,  Efgan Efekan, Bülent Ufuk,

Konu: Bir polis diğeri komser iki yakın arkadaş ülkeden dışarı tarihi eser kaçıran bir şebeke ile mücadele eder.

#YANLIŞ SAKSININ ÇİÇEĞİ (1997) Yönetmen: Fide Motan, Senaryo: Atilla İlhan, Müzik: Özhan Eren, Görüntü Yönetmeni: Sabri Savcı, Kurgu: Hasan Bektaş, Sanat Yönetmeni: Birgül Akpınar, Yönetmen Yardımcısı: Hamide Keçin, Filn Baskı: Uğur Orbay, Yapım: TRT/ Fide Motan

 Oyuncular: Selda Özer, Kerem Alışık, Yozi Mizrahi, Süeda Can,  Recep Yener, Sönmez Atasoy, Günen Aykaç, Özgür Ozan, Mahmut Gökgöz, Füsun Kostak, Mesut Akusta, Sebcan Güleryüz, Gönen Bozbey, Devin Özgür Çınar

Konu: Nesrin ve Can, Amerika’da yaşamaktadırlar. Tatillerini geçirmek ve dededen kalma çiftliği satmak için Türkiye’ye gelirler. Nesrin, satış işlemlerini yapmak için çocukluk arkadaşı Avukat Mustafa ile Alaşehir’e gider. Alaşehir’deki yaşamda kaybetmiş olduğu değerlerle yeniden buluşur

#YANLIŞ ZAMAN YOLCULARI (2007) Yönetmen: Aren Perdeci, Senaryo: Canan Cemali, Aren Perdeci, Müzik: Saki Çimen, Görüntü Yönetmeni: Serkan Güler, Sanat Yönetmeni: Bora Batur, Yapım Sorumlusu: Hidayet Çakır, Yönetmen Yardımcısı: Umut Şimşek, Işık Şefi: Ersin Aldemir, Makyaj: Nimet İnkaya, Gila Benezra, Boom Operatörü: Enis Danabaş, Yapım: Aran Perdeci

Oyuncular: Murat Onur (Mahir), Canan Cemali (Aslı), Adnan Tünel (Editör Orhan), Sinem Tuncer (Sinem), Tolga Öztürk (Umut), Karolin Sarı (Matmazel Sona)

Konu: Genç bir yazar olan Mahir(30)yeni kitabı üzerinde çalışmaktadır. Fakat hayatında meydana gelen önemli bir olay onu yazmaktan uzaklaştırır. Hayatı tam bir kabusa dönüşür.

Çocukluğunun tüm anıları gözünde canlanır; Onu tek başına büyütmüş zarif ama güçlü annesi, sıcak komşuluk ilişkileri, karşı dairede yaşayan evin bakıcısı neşeli matmazel Sona, yazar Sermet Bey ve onun genç ve güzel kızı Aslı.

Mahir daha çocukken kendinden on yaş büyük olan Aslı’ya aşık olmuş, onun tüm gizli oyunlarının içine girmiş ve ona büyük bir tutkuyla bağlanmıştır. Geçmişin o renkli ve neşeli günleri şimdiki hayatının karanlığında Mahir’e bir sığınak olmuş, ilk aşkı Aslı onun için bir saplantıya dönüşmüştür.

Mahir’in bu zor günlerinde karşı evin artık yaşlı bakıcısı Madam Sona bile ona yardım edemez. Fakat yayınevi Mahir’e yeni kitabını bitirmesi için baskı yapmaktadır. Ona bir hafta süre tanırlar. Kitap teslim edilmediği taktirde geçmişinin tüm izlerini taşıyan evine haciz konulacaktır.

Madam Sona bu kısa sürede ona yazmasını hızlandıracak bir sekreter bulmayı önerir. Mahir’in bunu kabul etmekten başka şansı yoktur.

Gelen genç ve güzel sekreterle (Sinem,20) Mahir çalışmaya başlar. Romanının baş kahramanı bellidir: Aslı. Aslı’nın romandaki sevgilisi de Mahir’den başkası değildir. Mahir bu romanla kendini Aslı’yla yaşıt hayal etmiş ve gerçek hayatında gerçekleştiremediği bu düşü romanında canlandırma fırsatı bulmuştur.

Bu roman geçmişinden izler taşımalıydı. Olaylar artık onun istediği gibi gelişebilir, karakterler onun istediği gibi hareket edebilirdi. Mahir’in romana başlamasıyla biz de bu masalsı yolculuğa yazarla beraber çıkarız. Mahir roman ilerledikçe uzun süredir sadece kendine sakaladığı geçmişini, Aslı’yı Sinem ile paylaşır.

Artık yazarla beraber hem geçmişi hem romanı hem de şimdisi arasında ilginç keşfe çıkarız ta ki Sinem geçmişin karanlık sorularına cevap arayana dek…

ÖDÜLLER:
Yanlış zaman Yolcuları  Amerika’nın en prestijli ödüllerinden “Accolade Film Awards” da onur ödülü kazandı.

Dünyanın çeşitli ülkelerinden filmlerin yarıştığı “Accolade Film Awards” kendine özgü, sinemaya yenilik getiren, yaratıcı filmleri ödüllendirmeyi amaçlayan bir festival olarak dikkat çekiyor. Oscar, Emmy, Clio ve MTV Müzik Ödülleri gibi dünyanın en prestijli ve önemi ödüllerini tasarlayan ekip tarafından hazırlanan Accolade heykeli tasarımıyla bir sanat eseri olarak kabul ediliyor.

21 Eylül 2007’de Kenda Film dağıtımıyla 13 kopyayla gösterime çıkarılan “Yanlış Zaman Yolcuları”,

 Kasım 2007’de 34. Uluslararası Brüksel Film Festivali’nden onur ödülüyle döndü.

 7–13 Aralık 2007’de yapılan 2.Uluslararası Bursa İpek Yolu Film Festivali’nde ise Türkiye’yi temsil eden tek Türk filmi oldu.

 13-23 Mart tarihleri arasında yapılan 19. Uluslararası Ankara film Festivali’nde ulusal film yarışmasında yarışma filmi seçilen on filmden biri oldu.

  • Aren Perdeci ile bir Söyleşi: “Beyza KARAYEL”

 Reklam ve sinema sektöründe iki yılı aşkın bir süredir çalışan Aren Perdeci, ilginç bir projeyle yönetmen koltuğuna oturdu. Bir yazarın çocukluk takıntılarının anlatıldığı “Yanlış Zaman Yolcuları” isimli filmi n baş karakteri Mahir, geçmişini yeniden yazmanın yollarını arıyor. Aren Perdeci’nin ilk uzun metrajlı filmi olan “Yanlış Zaman Yolcuları”, edebiyat ve sanat dünyasından birçok isme göndermede bulunuyor. Dostoyevski’nin Kumarbaz’ı yazarken çektiği sancılar, Freud’un şaşırtıcı tespitleri, Kubrick’in ışık ve renk kullanımı, dışavurumcuların soyut yaklaşımı, filmi n atmosferinde kendini hissettiren öğelerden sadece birkaçı …

Bir trende, hiç tanımadığınız biriyle aynı kompartımanda ya da bir otel odasında, 1975 yılında bir faytonun içinde, çocukluk anılarıyla dolu eski bir apartman dairesinde ya da anlamsız gibi görünen  bir rüyanın içinde oldunuz mu hiç?

Aren Perdeci, bu filmiyle bizi, Alice Harikalar Diyarı’na götürüyor. Büyüyüp küçülen karakterler, aniden değişen zaman olgusu, tuhaf tesadüfler, ruhun karanlık dehlizleri bizi bu diyarın içine çekiyor. Bir yazarın geçmişiyle, yazdığı roman karakterleriyle, şimdiki yaşamıyla hatta rüyalarıyla hesaplaşmasının iç içe geçmiş öyküleri eşliğinde … Peki konuk olduğumuz bu dünyada, yazar, romanını yazarken geçmişini ne kadar tahrip edebilir? Bu roman kişisel tarihinin yeniden yazılmış hali midir? Ve bir insan geçmişinden kurtulmak için “şimdi”yi ne kadar tahrip etme hakkına sahiptir? Genç yönetmen Aren Perdeci ile geçmiş zamanda bir yolculuğa çıktık …

– Bu film, otobiyografik öğeler taşıyor mu?

Benden izler taşısa bile, film birebir kendi hayatımın bir yansıması değil. Filmin yaratılış süreci de bir yazarın eserini yaratma sürecine benziyor. O kitabın bitmeme süreci bizim de filmimizin bitememe durumuyla örtüşüyor. Aslında film, Dostoyevski’nin hayatından bir kesite benziyor. Kumarbaz’ı yazma sürecine … Kumarbaz yazılmadan önce Dostoyevski bir editörle çok kötü bir anlaşma yapıyor. 1 hafta içerisinde o kitabı yazması gerekiyor ya da bir daha tüm kitaplarını bedava çıkarması söz konusu oluyor. Bir sekreter kiralıyorlar, Anna adında … Daha sonra yazar evleniyor o sekreterle. Bu hikaye senaryoyu oluşturmada etkili oldu. Biz aslında bütün yazarların hayatını inceledik bu filmi yapmadan önce.

 – Bir yazarın “yaratma” sürecinde yaşadığı sancıları anlamak için bir yazardan yardım aldınız mı?

Görüşme yapmadık herhangi bir yazarla. Benim asıl anlatmak istediğim, bir yazarın acılarından çok çocukluk takıntıları üzerine bir öykü. 10 yaşındaki bir çocuğun 20 yaşındaki bir kıza aşık olması. .. Zaten çok başarılı ya da müthiş bir yazar değil  benim kahramanım. Sıkıntısının ana kaynağı yazarlık sancısından çok, çocukluk aşkı Aslı’yı ve  geçmişi serbest bırakamamak. Aslı’nın, rüya sahnesinde görünen zincirlerinden arınamaması …

-Peki bu film, Freudyen okumalara açık mı?

Tabii ki fazlaca açık. Mahir’in çocukluğunda yanında  sadece annesinin olması ve baba figürünün  olmaması, annesiyle arasında mesafe olması,belki Aslı’yı anne yerine koyması ve tutkuyla bağlanması, 10 yaşında bir çocuğun 20 yaşında bir kıza aşık olması. .. Tüm bunlar bizi Freudyen bir okumaya götürüyor doğrudan.

Filmde, 1975’li yılları canlandırmak için ciddi bir makyaj, kostüm, renk çalışması yapılmış. O yıllara ait insan ilişkilerindeki temel unsurlar, kullanılan sözcükler gibi özellikleriyle film, o dönemi yansıtıyor. Peki film in içinde neden hiç o dönemin sosyal ve siyasal öğeleri yok?

 Bir  film düşünün ki; Raskolnikov kadar derin karakter analizleri yapıyor ama aynı zamanda tarihi  sosyal ve politik unsurlar taşıyor (!) Böyle bir şey yok. Bir şeçim yapmanız gerekir. Ben de karakterimi seçtim. 1975’te böyle aileler var, biraz elit yaşama sahip olan. Bunu araştırdım ve öncelikle  buna inandım. Bu film, apolitik bir film!

O dönemin elit bir ailesi var filmde dediniz. Babası Aslı’yı aynı yatakta erkek arkadaşıyla yakalıyor.Ama bir Türk ailesinin vermeyeceği tepki veriyor; çok şaşırıyor ama koltuğa sakince ” oturuyor, konuşuyor. Ancak bir taraftan da Aslı’ya bazı sınırlamalar getiriyor. Mesela Aslı dışarı çıkamıyor özgürce … Neden?

Aslında verdiği tepki Aslı’yı dövmesinden daha beter. Ayrıca Aslı’nın babası Sermet Bey’in, Fransız karısının kaçıp, onu terk etmesi durumu, bir kadını kaybetme duygusuna yönlendirmiş Sermet Bey’i . Bu yüzden Aslı’nın üzerine daha çok düşüyor. Filmin adının “Yanlış Zaman Yolcuları” olmasının sebebi de bu. Her şey yanlış zamanda oluyor.

– Filmde çeşitli soyutlamalar dikkati çekiyor. (Özellikle rüya sahnelerinde.) Anlaşılamamaktan korkuyor musunuz?

Korkmuyorum  çünkü bunun testini yaptık. Sadece eleştirmenlere değil, sokaktan insanlara, izleyiciye gösterdik filmi. Anlaşılmaz bir film olduğunu düşünen olmadı. Rüya sahnelerinde seçtiğim semboller de çok açık. Sürreal gibi görünüyor ama filmimi sürreal bulmuyorum. Bir David Lynch filmi değil yani. Belki dışavurumcu bir film diyebilirim.

-Peki bir hedef kitleniz var mı?

 Bu benim ilk filmim. Bu konuda tecrübeli değilim. 100’den fazla, farklı kesim ve yaş grubundan insanın ortak fikri, anlaşılır olduğu ve keyifli olduğuydu. Benim amacım evrensel bir film yaratmak. Amerika’ya gönderdiğimde onlar da çok iyi tepkiler verdiler.

– Filmde renk unsuru çok önemsenmiş. Yeşiller, sarılar, maviler … Bunun özel bir sebebi var mı?

 Bunu bir günde anlatamam. O kadar üzerinde uğraşıldı ki… Bu filmde dört ayrı dünya var; dört ayrı renk var. Bizim iç dünyamızda her bir rengin ayrı bir anlamı var. Dekor, kostüm, kesim, kumaş, ışık, kamera kullanımı, filtre kullanımı. .. Hepsi için ayrı ayrı çalıştık. Hangi rengin ne anlama geldiğini izleyicinin çözmesini beklemiyorum. Ama böyle çalışılmış filmlerin kendilerine has dokuları olur ama bunun nedenini bilmezsiniz. İzleyiciler, bu tür filmleri unutamazlar. Bizim filmi izlettiğimiz seyirciler de bunu fark etti. Bir şeyler etkiliyor diyor, ama kelimeye dökemiyorlardı. İşte istediğim de bu! Bana da olur sevdiğim filmlerde … Ben Kubrick’in “Eyes Wide Shut”ından o şekilde etkilenmiştim. Benzer bir renk kullanımı o filmde de vardı. Zaten Kubrick en sevdiğim yönetmen.

-Senaryoyu ne kadar zamanda yazdınız?

 Çok zor bir hikayeydi. 2005’te başladım. 2 yıl çalıştım. Tamamlayamadığım üç hikaye daha vardı, 5 sene öncesinden üzerinde çalıştığım. O hikayelerden de beslendim. Ama bazı şeyler kağıt üzerinde imkansız gibi görünüyordu. Peliküle nasıl aktarıldı, izleyenIerin görüşleri önemli benim için.

-Çekimler ne kadar sürdü?

 Toplamda 26 gün sürdü. Ama rüya sahnesinde bir talihsizlik yaşadık; filmlerimiz yandı! Gidip bir daha çektik. Zaten o sahnede sırf Aslı’nın makyajı 5 saat sürüyordu. Mekanın dekorunun yapılması da çok zahmetliydi. Her şey baştan yapıldı.

-“Yanlış Zaman Yolcuları”nda yer alan oyuncuların, biri dışında, (Adnan Törel) hepsi için bu film, rol aldıkları ilk sinema filmi. Yani profesyonel değiller. Ayrıca bu filmin sizin de ilk uzun metraj filminiz olduğu düşünülürse;  uzun süren ve cesur sayılabilecek sevişme sahnelerini filme koyarken tereddüt ettiniz mi?

Hiç tereddüt etmedim. Ben bu sahneyi hakkıyla çekebilirsem, bu filmin içinde olmalı böyle bir sahne diye düşündüm. Sevişme sahneleri için bir aydan fazla prova yaptık. Her türlü ışık provası, renk provası. .. Çok ciddi çalışıldı o sahne için. Ben oyuncuya bunu teklif edememiştim, ama bunu çekmek hep aklımdaydı. Zaten bir konuşma sırasında oyuncum bunu teklif etti. Böyle bir sahne olması gerektiğini o da hissetmişti.

– Yazar Mahir ve sekreteri arasındaki ilişkide anlatmak istedikleriniz, o sevişme sahneleri olmasaydı kayba uğrar mıydı?

Zaten sahneye dikkat ederseniz, sevişmeden çok savaşmadır yaşanan! O pozisyonun yani birbirlerinin yüzünü göremedikleri pozisyonun bile bir anlamı var. İngilizce’de “making love” ve “fucking” arasında bir fark vardır. Aslında burada yaşanana, “mind (zihin) fucking” demek gerekir. Orgazm sahnesinde karakter siluete düşüyor ve sonra yine ölüm sembolü “saat surat” görünüyor. Lacan’ın “küçük ölüm” dediği orgazm durumuna bir gönderme var. Her orgazm ölümün bir provası gibidir. Sevişme sahnesinde bazı “insert” görüntüler giriyor. Mahir, kafasındaki görüntü ve seslerle sevişiyor. Aslı’dan kurtulamıyor. Yerine sekreteri koyamıyor. Bir bağımlılığınız vardır; sigara … Onun yerine kadını tercih edersiniz. Sonra kadın da işlemez, sigaraya da geri dönemezsiniz. Bu, böyle bir durum.

-Film;  geçmiş, şimdi, roman ve rüya olarak farklı bölümlere ayrılmış. Bunu yaparken, bir bütünlük ve akıcılık sağlayamama kaygısı taşıdınız mı?

  Evet taşıdım tabii. Lens seçimi, ışık, kamera kullanımı her bölümde değişti. Film, üç ayrı yönetmen tarafından çekilmiş gibi. Ancak içinde bir bütünlük taşısın diye çabaladım.Eğer bunu başarabildiysem, istediğimi yapmışım demektir.

 -Bu noktada kurgunun nasıl yapıldığı da önemli tabii …

1591 tane kesmem var bu filmde benim’ İddia ediyorum, bir planı bile çekmeseydim, her şey mahvolurdu, bağlanamazdı bu film. Ama o bütünlüğü yakalamalıydım. Seyirci, filmi seyrederken içinde kaybolmasın istedim. İnsan beynini de inceledim. Mahir’in anlattığı geçmişte, Mahir’in var olmadığı sahneleri de izliyoruz. Bir düşünün; bizler de aslında olayların gördüğümüz  kısmına; görmediğimiz kısımlarını da hayal ederek, ekleyip hatırlıyoruz. Mahir diyor ya filmde, Geçmişi istediğin gibi şekillendiremezsin. Ancak Mahir belki geçmişi istediği gibi şekillendiriyor …

-Filmde bir ötenazi teması da var. Ama üzerinde durulmuyor. Mahir’in geçmişinden kurtulmak irin filmin sonunda yaptığı “şey”; “ötenazi hakkının kullanılması” mı yoksa “cinayet işlenmesi” mi olarak tanımlanabilir?

  Başkarakterimi katil yaptığım eleştirilerini aldım. Ama ben baş karakterimi sempatik hale getirdiğimi düşünüyorum. Rüya ve arya parçasıyla birleştiğinde Mahir’in o an çok da doğru yaptığını düşünmüyor musunuz? Otomatik Portakal’daşiddetle beraber kullanılan klasik müzik sayesinde  Alex ve arkadaşları, tam da olması gereken şeyi yapıyorlarmış gibi “teatral” ve plastik bir doku hissediyorsunuz. Bu sahnenin de böyle bir his yaratacağını düşünüyorum. “[22]

#YANMIŞIM (1979) – Yönetmen: Temel Gürsu, Senaryo: Erdoğan Tünaş,  Hulki Saner, Kamera: Çetin Gürtop, Yapım: Saner Film/Hulki Saner

Oyuncular: Ercan Turgut, Canan Perver, Erol Taş, Ali Şen, Renan Fosforoğlu, Madelet Tibet, Coşkun Göğen

Konu: Minibüs şoförü Ercan annesiyle babasıyla yaşamaktadır. Bahar””a aşıktır. Ailesi onun artık Bahar””la evlenme zamanının geldiğini hatırlattıkça Ercan onlara minibüs sahibi olmadan evlenmeyeceğini tekrarlamaktadır. Bütün hayali gıcır, gıcır bir minibüs almaktır. İki sevgili aralarda buluşmakta, el ele tutuşup şarkılar söyleyerek tarlalarda deniz kenarlarında dolaşmaktadırlar. Yine bir gün gezerlerken bir kuyumcu vitrini önünde dururlar. Bahar bir kolyeyi çok beğenmiştir. Vitrine bakıp konuşurlarken dükkandan Ercan””ın patronunun oğlu Ömer çıkar ve onları içeri davet eder. Bahar””ın ağabeyinin Almanya””ya gitme vakti gelmiştir. Ayrılırlarken Ercan””a kız kardeşini emanet eder. Babam hep onu zengin birine vermek istiyor ama o senin Ercan der. Ömer çok çapkındır, şehre evli sevgilisiyle buluşmaya gidecektir. Babası Ercan””a güvendiği için onunla parça almaya gidecekleri yalanını uydurur. Ercan müşkül durumda kalmıştır. Ömer sevgilisinin evinde Ercan minibüste onu beklemektedir. Kadının kocası onları yakalayınca Ömer paniğe kapılıp adamı vurur. Hayallerindeki minibüse kavuşacak olan Ercan suçu üstüne alır. Polis Ercan””ı götürürken Bahar gelir, Ercan””la vedalaşır. Onlar uzaklaşır uzaklaşmaz Ömer gelir. Bahar””a Ercan””a para verecektim gittiler mi diye numara yapar. İyi kalpli adamı oynar. Baharlar çok sıkışıktır, o ay kirayı bile ödeyemezler. Henüz Almanya””dan da para gelmemiştir. Bahar tek bileziğini satmak mecburiyetinde kalır. Ömer””in kuyumcu dükkanına gider ve anlatır. Ömer biz Ercan””la kardeş gibiyiz, bileziğini al tak ve bu parayı da al git kiranı öde der. Bahar kanmıştır. Ercan hapishanenin ağası Erol ağabey ile dost olmuştur. Erol ağabey onu çok sevmiştir. Korumaktadır ama Ömer””in yerine hapis yattığı için da kızmaktadır. Bahar ve arkadaşları işe giderken arabasıyla Ömer onları takip etmektedir. Kızlardan biri Bahar madem bu çocuk Ercan””ın arkadaşı beni tanıştırsana diye tutturur. Ömer hep Bahar””ın peşindedir. Bahar babasıyla mücadele etmekte, Ercan hapiste çile çekmektedir. Yine bir gün Ömer, Bahar””ı işe bırakmak ister arabasına alır deniz kenarına götürür. Ona güzel bir altın kolye hediye eder. Güya Bahar””ın derdini dinlemektedir. Oradan evine götüren Bahar””a içki içirir, sarhoş olan Bahar uyandığında Ömer””in koynundadır. Kahrolmuştur, oradan kaçar uçurumun kenarında Ömer onu yakalamıştır. Bahar çılgın gibidir. O günden sonra Bahar oraları terk etmiştir. Ercan annesine söz verir, onu bulmasını ister Erol bey adamlarını seferber etmiştir. Bahar bulunur. Ercan””a söyleyemez. Sonunda senin Bahar çamura batmış der. Evet Bahar temizlik işlerinde çalışacağını zannettiği bir randevu evine sermaye olmuştur. Ercan onu almaya gider, Bahar çok acı çekeceksin benim yüzümden deyince Ercan hala onu sevdiğinden söz eder. Ona hiç hediye almadığını, ama annesinin baş örtüsünü ona getirdiğini söyleyip başına örter. Sarılırlar, Bahar””la Ercan aşklarının başladığı yerlere dönerler. Bahar bahçede meyve toplamaktadır. Ercan da ona doğru gelmektedir ki Almanya””dan dönen her şeyi öğrenen Bahar””ın yoldan çıktığına inanan ağabeyi çıka gelir. Bahar bir şeyden habersiz özlediği abisine koşar. Ağabeyi Bahar””ı bıçaklar. Bahar Ercan””ın kolları arasında onu ne kadar çok sevdiğini ve kızına merhamet etmesini söylerken can verir. Ercan Bahar””ın mezarı başındadır. Polislerle birlikte Bahar””ın ağabeyi gelir. Ömer””i de öldürmüş olan ağabeyin yanına küçük yeğeni Gül vardır. O da onu Ercan””a emanet etmek ister gözyaşları içinde çocuğu Ercan””a verir.”

#YANSIMA (1988) – Senaryo ve Yönetmen: Taner Aşkın, Görüntü Yönetmeni: Ümit Ardabak, Müzik: Arif Erkin, Yapım: Star Film/Taner Aşkın

Oyuncular: Mahmut Cevher, Nilgün Akçaoğlu, Merih Akalın, Haluk  Kurtoğlu, Mehmet Akan, Sevim Çalışgir

Konu: Bir trafik kazası sonunda hafızasını yitiren bir gençle karısının öyküsü.

#YANSIN BU DÜNYA (1977) Senaryo ve Yönetmen: Oksal Pekmezoğlu, Foto Direktörü: İzzetg Akay, Yapım: Umut Film/Abdurrahman Keskiner

Oyuncular: Adnan Şenses, Esengül, Saadet Sun, İ. Hakkı Şen, Yüksel Gözen, Gülten Ceylan, Aysel Gürel, Yaşar Yağmur, Feridun Çölgeçen

Konu:  Şarkıcı olarak yetiştirdiği kıza aşık olup, trafik kazası geçiren bir şarkıcı gencin dramatik öyküsü.

#YAPAYALNIZ (1986) – Senaryo ve  Yönetmen: Mesut Uçakan, Görüntü Yönetmeni: Salih Dikişçi, Müzik: Ahmet Güvenç, Yapım: Pınar Video

Oyuncular: Talat Bulut, Ahmet Mekin, Süleyman Turan, Güzin Doğan, Kamuran İnselel

#YAPIŞIK KARDEŞLER “Nokta ile Virgül” (1981) – Yönetmen: Samim Utku, Senaryo: Erdoğan Tünaş, Kamera, Sedat Ülker, Yapım: Tufan Film/Samim Utku

Oyuncular: Abdullah Şahin (Nokta), Enver Demirkan (Virgül), Ahu Tuğba, Ünsal Emre, Bülent Kayabaş, Erdinç Akbaş, Ajlan Aktuğ, Yüksel Gözen, Necla Fide, Nuran Aksoy, Yadigâr Ejder

Konu: Yapışık olarak doğan ikiz kardeşin aşk ve macera öyküsü.

#YAPRAK DÖKÜMÜ (1958) – Senaryo ve Yönetmen: Suavi Tedü, Eser: Reşat Nuri Güntekin, Kamera: Necati Tözüm, Yapım: Halk Film/Fuat Rutkay

Oyuncular: Hadi Hün (Ali Rıza), Şaziye Moral (Hayriye), Mualla kaynak (Fikret), Gül Gülgün (Leyla), Suna Pekuysal (Necla), Muzaffer Nebioğlu (Ferhunde), Selahattin Yazgan (Şevket)

Konu: Ali Rıza Bey, şair ruhlu, içine kapanık, kendi hâlinde dürüst bir insandır. Prensipleri kendi prensipleriyle bağdaşmayan insanlarla çalışmak istemediği için şirketteki memuriyetinden istifa eder; Üsküdar’daki evine çekilir. Ali Rıza Beyin, Şevket isminde bir oğlu ile Fikret, Neclâ, Leylâ ve Ayşe adında dört kızı vardır. Ali Rıza Bey, işten çıktığı sırada oğlu Şevket yüksek maaşla bir bankaya memur olur; evin bütün yükü onun üzerine biner. Şevket, babası gibi iyi yetişmiş, karakterli, namuslu bir gençtir. Ailesine de son derece bağlıdır. Babasının doğruluk ve namus uğruna işten istifa etmesini uygun bulur. Buna karşılık Ali Rıza Beyin hanımı Hayriye Hanım durumdan hiç memnun kalmaz.

Bir süre sonra Şevket, Ferhunde adında hafif meşrep bir kadınla evlenir. Eğlenceye düşkün olan bu kadın, birbirinden genç, güzel ve hareketli, asrî olmaya meraklı olan Neclâ ve Leylâ’nın da karakterini bozar. Bir eğlence ve moda düşkünlüğü başlar. Evde sık sık partiler düzenlenir. Evin büyük kızı Fikret, yengesi ve kardeşleriyle anlaşamadığı ve bu durumdan hiç memnun olmadığı için en az babası kadar üzgün ve kırgındır. Hayriye Hanım, sırf kızlarına koca bulmak ümidiyle evde her değişikliğe razı olur. Şevket de olanlardan memnun kalmamasına rağmen belki de karısının tesiriyle kendisini bu hevese kaptırmıştır…

Evde gün geçtikçe itibarı düşen Ali Rıza Bey tekrar işe girmeyi düşünürse de başaramaz. Eğlenceler ve toplantılar için lüzumsuz yere para harcanan evde maddî sıkıntılar başlar; kavgalar, türlü rezaletler ve sefalet birbirini takip eder. Ali Rıza Bey, çocuklarındaki bu korkunç değişiklikler karşısındaki hayret, şaşkınlık ve acı içinde kıvranmaktadır. Evdeki bu anormal havaya ayak uyduramayacağını anlayan Fikret Adapazarı’na yaşlı, dul bir adama gelin gider. Böylelikle aile ağacının yapraklarından biri düşer. Ali Rıza Bey, çirkin durumlardan kurtarmak için kızlarını evlendirmeyi düşünür; fakat dürüst ve namuslu damat adayı bulamaz. Bu arada Şevket masrafları karşılamak için bankadan borç alır;sonra ödeyemez, hapse atılır. Böylece, ikinci yaprak düşer. Kocası hapisteyken Ferhunde evden kaçar. Bu üçüncü yaprağın düşüşü olur. Karısının kaçtığı haberini hapishanede babasından alan Şevket üzülmez, hatta bir belâdan kurtulduğu için memnun olur.

Ferhunde’nin kaçışı ile elebaşlarını kaybeden Leylâ ve Neclâ bocalarlar. Evde hakimiyet yine Ali Rıza Beyin eline geçer; toplantılara ve eğlencelere son verilir. Bu monoton hayat kızlara pek sıkıcı gelir; sırf bu havadan kurtulmak için Neclâ bin bir türlü hayaller kurarak, kendisini zengin gösteren bir Suriyeli ile evlenir. Fakat Suriye’ye gidince orada kocasının birkaç karısının daha olduğunu görür. Kendisini kurtarması için babasına mektuplar yazar. Bu dördüncü yaprağın düşüşüdür. Bu arada Leylâ kötü yola sapar. Ali Rıza Bey, kızını evden kovar. Leylâ bir avukatın metresi olur. Bu beşinci yaprağın düşüşüdür. Bu olaydan sonra Ali Rıza Beye hafif bir inme iner. Onu yiyip bitiren asıl hastalık içindedir. Leylâ da gittikten sonra ev büsbütün ıssız kalır. Hayriye Hanım bütün güç ve kuvvetini kaybeder. Leylâ yüzünden kocasına sık sık

sitemlerde bulunur. Bunun üzerine Ali Rıza Bey, Adapazarı’na, Fikret’in yanına gider. Fakat aradığı huzuru orada da bulamaz; kalabalık bir aile hayatı içinde âdeta bir

cehennem hayatı yaşayan Fikret, bütün iyi niyetine rağmen babasını yanında barındıracak durumda değildir. Bunun üzerine Ali Rıza Bey İstanbul’a döner, hastalığı ilerlediği için eve uğramadan hastahaneye yatar. Babasının hastalık haberini alan Leylâ onu hastahaneden çıkarır, kendi evine götürür. Taksim’deki lüks apartman katında hep birlikte rahat yaşamaya başlarlar. Ara sıra yolda eski kahve arkadaşları ile göz göze gelmese Ali Rıza Bey büsbütün huzur içinde olacaktır.

#YAPRAK DÖKÜMÜ  (1967) – Yönetmen: Memduh Ün, Senaryo: Halit Refiğ, Memduh Ün, Diyalog: Orhan Kemal, Eser: Reşat Nuri Gültekin, Kamera: Yücel Uçanoğlu, Mine Cezzar, Görüntü Yönetmeni: Mustafa Yılmaz, Müzik: Metin Bükey ve Arkadaşları, Sesleri Alan: Tuncer Necmnioğlu,Prodüksiyon Amiri: Adnan Uygur, Prodüksiyon Yrd: Orhan Çoban, Ar Direktör: Stavro Yuanidis, Yapım: Uğur Film –  Memduh Ün, Acar Film Stüdyolarında Hazırlanmıştır.

Oyuncular: Cüneyt Gökçer, Ediz Hun, Fatma Girik, Semiramis Pekkan, Gürel Ünlüsoy, Nurhan Nur, Esin Gülsoy, Güzin Özipek, Funda Postacı, Suha Doğan, Orhan Elmas, Meriç Başaran, Faik Coşkun, Selahattin içsel, Eşref Vural, Recep Yurdeşen, Memduh Alpar, Taliha Saltı, Hakkı Haktan, Nezihe Güler, Semiha Kocamemi, Müşerref Çapın, Mesut Sürmeli, Zeki Alpan, Niyazi Er, Sevinç Pekin, Nermin Özses, Meral Kurtuluş, Niyazi Başak, Adnan Uygur, Sıdıka Duruer, Çocuk Oyuncu: Reyhan Tuğsavul

 KONU: Yaprak Dökümü; toplumun değişen koşullarına ayak uyduramayıp, fazilet, dürüstlük gibi kavramlara sıkı sıkıya sarılan, muhafazakar Ali Rıza Bey’in dramını, ekonomik etkenlerin, bu ailenin fertleri üzerine yarattığı çözülmeyi, dağılmayı ve parçalanmayı anlatır. Yokluğa düşen, köklü bir ailenin, hiçbir direnç göstermeden bu koşullara yenik düşmelerinin acılarla kuşatılmış bir serüvenidir film.

Kalabalık ailesinin yükünü çekemeyen ve başka bir dünyada yaşayan eşinin kışkırtmasıyla zimmetine para geçirmek zorunda kalıp hapse düşen iyi ama pısırık bir oğul. Lüks yaşama özenip, farklı bir yaşama uymaya çalışırken, ailenin düzenini yıkarak, bir başka yaşamın içinde; randevu evinde kendini bulan kızlar. Çocuklarıyla babaları arasında köprü kuramayan varlığı ile yokluğu belli olmayan iyi niyetli ama çaresiz bir anne. Ailesinin dağılıp param parça olmasını yalnızca izlemekle yetinen inmeli bir baba. Hepsi yaşama direnemeyip, silik kalmış, beceriksizlikleri ve zayıf kişilikleri nedeniyle cezalandırılıp, yaprak dökümüne uğramış gibidirler … “[23]

ÖDÜL:
4. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde (1967)
Fatma Girik “ en başarılı oyuncu”

#YARA (1947) – Senaryo ve Yönetmen: Seyfi Havaeri, Kamera: Lazar Yazıcıoğlu, Yapım: Halk Film/Fuat Rutkay

Oyuncular: Hadi Hün, Şükriye Atav, Handan Adalı, Adile Naşit, Emin Kalaycı, Suzan Yakar, Zenne Necdet

Konu: karısını aldadan bir adamla  bir kadının öyküsü

#YARA (1968) – Yönetmen: Ümit Utku, Senaryo: Safa Önal, Kamera: Enver Burçkin, Yapım: Demir Film/Demir Öztürk

Oyuncular: Selda Alkor, Sadri Alışık, Pervin Par, Erol Taş, Kuzey Vargın, Turgut Özatay, Cahit Irgat, Feridun Çölgeçen

Konu: Tanımadığı oğluyla, yıllar sonra hapishanede karşılaşan bir babanın öyküsü

 ÖDÜL
1970 Tanca (Cezayir) Film Festivali’n
En İyi 3. Film

#YARA (1978) – Yönetmen: Ülkü Erakalın, Senaryo: Nazmi Özer, Foto Direktörü: Kenan Kurt, Yapım: Emek Film/Nazmi Özer

Oyuncular: Vahdet Vural, Hüseyin Peyda, Sami Hazinses, Tuncay Atalay, Pakize Suda, Hüseyin Peyda, Necdet Kökeş, Ali Demir, Kamer Baba

Konu: Sokaklarda şarkı söyleyen bir genç kızla, ona eşlik eden bir kemancının öyküsü.

#YARA (1997) “35 mm, 94dk” – Senaryo ve Yönetmen: Yılmaz Arslan, Kurgu: Andre Bendocht Alves, Görüntü Yönetmeni: Jürgen Jürges, Müzik: Rabih Abu Khalıl, Yapım: Günizi Film/Murat Kadıoğlu, Ali Yaylı, (Eurimages ve Kültür Bakanlığının katkılarıyla)

Oyuncular: Yelda Kaymakçı Reynaud, Halil Ergün, Nur Sürer, Füsun Demirel, Mustafa Suphi, Hikmet Karagöz,  Settar Tanrıöven, Necmettin Çobanoğlu, Hülya Karakaş, Mürsel Yaylalı, Yüksel Arıcı, Ali Karagöz

Konu: Hülya’nın yakın arkadaşı Neriman, bir gece onu görmek için evine gider. Fakat babası, Hülya’nın hasta olduğu gerekçesiyle Neriman’la görüşmesini engeller. Babası Hülya’yı dinlenmesi, iyileşmesi için Türkiye’ye, amcası Kemal Aziz’in yanına göndermiştir. Hülya, amcasına ve karısı Gönül’e tavır almış onlarla hiç konuşmamaktadır. Gönül, geçim sıkıntısı yüzünden Hülya’nın yanlarında kalmasından şikayet etmektedir. Hülya Almanya’ya dönmek istemekte fakat amcası geri dönmesine karşı çıkmaktadır. Hülya’nın annesi, babasını başka biriyle aldatmıştır ve amcası bu durumu kendisine yedirememektedir. Hülya, yengesinin zaafını kullanarak onu odasına kilitler ve cüzdanından paralarını alarak evden kaçar. Telefon açmak için yeterli jeton alamayınca, Almanya’yla Türkiye arasında çalışan bir kamyonun arkasına gizlice biner. Hülya, şoförün farketmesi üzerine kamyondan kaçar. Yolda giderken bayılan Hülya’yı traktörle gitmekte olan bir grup köylü bularak, köye götürürler. Köyde pek çok kişi bu yabancıyı görmeye gelir. Kıza yardımcısı olması için yaşlı bir adamı çağırırlar. Yaşlı adam okuyup  üflediği bir suyu Hülya’ya içirir. Kendisine gelen Hülya, köyden teşekkkür bile etmeden kaçar. Yolda durdurduğu bir minübüsle Aksaray’a gider. Kendisine sadece minübüsteki bir kuklacı yakınlık gösterir. Hülya yolculuk sonrası annesinin evine gelir. Annesi Hülya’yı, kayınvalidesine yeğeni olarak tanıtır. Hülya annesini yaşamını yalancı bir dünya üzerine kurmakla suçlayarak evden ayrılır. Bir durakta otururken iki genç Hülya’ya sarkıntılık ederler. Çevredeki küfeci küçük çocukların gençlere saldırmasıyla kurtulur. Hülya’ya yardım eden çocuklar mevsimlik işçidirler. Hülya raylarda otururken çocuklardan biri onu son anda gelmekte olan trenden kurtarır. Olay yerine gelen polisler onu kelepçeleyerek minübüse bindirip karakola götürürler. Nezarette karakolun küçük çaycısı Nuri, Hülya’ya yakınlık gösterir. Kadın polis bu insani yakınlığa müdahale eder. Hülya bileklerini keserek intihar girişiminde bulunur ve hastaneye kaldırıılır. Doktorlar Hülya’ya neden Almanca konuştuğunu sorarlar. Genç kız tedavi sonrasında bir akıl hastanesine kapatılır. Burası cehennem gibi bir mekandır. Her çeşit gariban nitelikte insan mevcuttur. Bir başka hasta Ayşe, Hülya’ya yardımmcı olmaktadır. Hastanede vizite günü doktor hastaları kontrole gelir. Genç kız, bir haftadır amcası Kemal Aziz tarafından aranmaktadır. Hülya’nın babası Almanya’da, annesi ise Türkiye’de yaşamaktadır. Doktor, kızın kullandığı bir ilacın yüksek dozda alınmasının tehlikeli olduğunu kendisine söyler. Hemşire Hüllya’nın saçlarını keser. Hülya’yı görmek için yengesi hastaneye gelir. Yanında Hülya’nın yakın arkadaşı Neriman’ı da getirmiştir. Hülya’nın kendisini hastaneden çıkarma isteğine yengesi, bunun mümkün olmadığını sadece amcası Kemal’in kendisini çıkarabileceğini söyler. Taşkınlık yapmaya başlayan Hülya’yı kontrol altında tutmak için hemşireler ilaçla uyuşturur. Hülya çizdiği desenleri, erkek olan doktora hediye eder ve ondan telefon etmek için izin ister. Hülya’yı görmeye yengesi ile birlikte amcası Kemal’ de gelir. Bu arada onlarla aynı anda Hülya’nın annesi de gelmiştir. Amcası Hülya’yı hastaneden çıkarır. Hülya’yla iyi arkadaş olan Ayşe, onun hastaneden çıkmasından etkilenmiştir. Dışarı çıkan Hülya, hastanenin karşısındaki köfteciden Ayşe’ye köfte alır ve ona bileğindeki kolyeyi hediye eder. Neriman’la birlikte Almanya’ya geri dönen Hülya’yı orada da başka türlü uyumsuzluk problemleri, “öteki” muamelesi beklemektedir. “AImanyada’ki finalde, yakın arkadaşının annesine ait incik boncukları takmış takıştırmış, sürüp sürüştürmüş, dershaneye yaraşmayan hal-tavır içinde, iyice parçalanmış’ bir halde görüyoruz geç kaldığı okulda”…(Sungun Çapan, Cumhuriyet, 11.Şubat.2000)

ÖDÜL:
SİYAD (Sinema Oyuncuları Derneği” seçiminde (1999-2000)
“En İyi Kadın Oyuncu” Yelda Kaymakçı Reynaud
35. Antalya Altın Portakal Film Festivali (1998)
“En İyi Film”,
“En İyi Kadın Oyuncu” Yelda Kaymakçı Reynaud
18. Uluslararası İstanbul Film Festivali (1999)
“Jüri Özel Ödülü” (Yılmaz Arslan)
6. ÇASOD seçiminde (1999)
“En İyi Kadın Oyuncu” Yelda Kaymakçı Reynaud.

! Yılmaz Aslan’ın yönettiği ve vizyona girdiği dönemde gösterilen ilgisizliği afetmeyen bir film olan “Yara”, Akademi İstanbul’da gösterildiği seanslarda neredeyse 5- 10 seyirci tarafından izlenmişti. Yara 25 yıl kadar önce sağlık nedenleriyle gittiği Almanya’da kalan Yılmaz Arslan’ın yönettiği bir film. “Önceleri  tiyatroyla ilgilenip sahne oyunları yazdıktan sonra 1993’te 16 mm olarak  çektiği ilk filmi ‘Geçitler’le San Sebastian festivalinde en iyi film ödülünü kazanmış, ‘Almancı sinemacılar’ kuşağından, Yılmaz Arslan, kendini yetiştirmiş, :duyarlı, dikkatli izlemeye değer bir yönetmen” (Sungu Çapan, Cumhuriyet, 11,02.2000).

! Film, Almanya’da bir ara Türk düşmanlığının doruk noktalarına vardığı ve Türklerin evlerinin kundaklandığı bir döneme koşut olarak gerçekleştiriImiş. Ama filmin odak noktasını bu olgu değil, başka Türk-Alman yönetmenlerin filmlerinden izlediğimiz iki dünyanın arasına sıkışmış insanların dramı oluşturyor.  “Türkiye’de doğup küçük yaşta ana-babasıyla yolunu tuttuğu Almanya’da büyümüş ve iki kültür arasında gide gele başı dönmüş, annesinin başka kocaya kaçmasıyla iyice bağnaz, cahil babasının bakımına kalmış, zaten psikolojik sorunları olan, Hülya adındaki uyumsuz genç kızın (Yelda Reynaud) dramatik ‘yolculuğunu’ hikaye ediyor ‘Yara’. Zaman zaman hırçın, sert tonlardan çalan fi1mde, Hülya’nın hem kendindeki arayışlarının hem de dışındaki zorlu, yıpratıcı yolculuğunu ve vaktiyle doğduğu ama yabancısı olduğu bir ülkede, oradan oraya savruluşunu izliyoruz” Filmin sonu, bir anlaşılmazlık içinde ve aceleye getirilmiş duygusu uyandırıyor. Yerine oturmamış simgeler ve filmin organik yapısıyla bağlantı eksikliği, bu duygunun oluşmasına neden oluyor. “Yönetmen Arslan’ın bundan böyle Hüllya’nın Almanya’da kendi ayakları üstünde dikilip dikilemeyeceğine ilişkin yoruma açık bir finalle noktaladığı ‘Yara’ kabaca üç ayrı bölümde gelişen hikayeesi, kimi etkileyici sahneleri, Jürgen Jürges’in görüntüleri ve filmin motoru Yelda Reynaud’un harika oyunculuğuyla akılda kalıyor… Yer yer egzotik bir bakış öne çıksa da, ustalıklı çevre-mekan kullanımından görsel düzeyine kadar alt yapısı sağlam, gerçekçi olduğu kadar dokunaklı, sıcak bir film Yara”

Yara’da oyunculuk açısından önemli bir başarı düzeyi tutturan ve iki kültür arasında sıkışmış ve onların defolarını yaşamak zorunda bırakılmış Hülya karekterine ilişkin Yelda Reynaud ise şunları söylüyor: “Kendi hayatımla Hülya arasında benzerlikler kurdular, bu benim acayip gücüme gitti. Dedim ki, ya ben akıl hastanelik miyim? Deli olabilirim, ama öyle değil. Bir kere ben evden kaçtım, filmdeki Hülya ise evden kaçmıyor eve kaçıyor. Bu çok büyük bir fark. Ama şu benzerliğimiz var. Hülya bir yolculuğa çıkıyor; gidiyor gidiyor, pat düşüyor. Sonra kalkıyor, ya da kaldırıyorlar, yine trak düşüyor;  yine kalkıyor, yine düşüyor. Ama sonra istediği yere varıyor ya, işte bu nefis bir şey … Hülya inatçı olduğu için becerdi; bende de bu inat var” Yara diğer yandan toplumsal yapımızdaki çelişkileri, bize ilişkin kültürün ataerrkil boyutlarını kavramamıza katkı sağlayan ve ülkemizin sağlık, emniyet vb. giibi alanlardaki duyarsızlığını ve yoksunluğunu gözler önüne seriyor. (Sönmez, Radikal, 06.02.2000),

! Antalya 1998 yılında en iyi fılm seçilip iki ödül alan, çeşitli dünya festivallerinde de ödülller toplayan Yara filmi, yapımcısıyla yönetmeni arasındaki anlaşmazlık sonucu, neden sonra seeyirci karşısına çıkabiliyor.

“Alarnancı” yönetmen Yılmaz Arslan’ın fillmi, bizlere iki kültür arasında kalmış Hülya’nın öyküsünü anlatıyor. İki arada bir derede olmak, Hülya’nın akıl dengesini bozmuş. Şaşkın ailesi, onu ‘en iyi çare öz kültürümüze dönmektir’ diiyerek kırsal kesimde yaşayan amcasının yanına gönderiyor.

Ama buradaki esir hayatı, Hülya’nın dayaanacağı şey değiL. Genç kız kaçıyor ve çağdaş Türrkiye boyunca garip bir yolculuk serüveni yaşaamaya koyuluyor.

Yara, hemen söyleyelim, ülkemizden bizi biile yabancılaştırıcı bir kesit getiren, son derece sağlam bir sinemayla anlatılmış önemli bir film. Türkiye’nin ve Türk halkının özellikleri, iyi ve kötü yanları, oldukça nesnel biçimde bakan, geereksiz ulusalcılığa olduğu kadar amansız eleştiiriye de yüz vermeyen bir tavırla işlenmiş.

Filmin temel kusuru, ikinci yarıda çok uzatıılan bir akıl hastanesi bölümüyle hikayenin rittmini bozmak ve sanki iki ayrı film sunmaya çalışmak …

Başta Fransız kocasının soyadını taşıyan ve Almanya’da yaşayan sanatçımız Yelda Reynaud olmak üzere çokiyi oynanmış bu film, Hülya’nın Almanya’ya dönmesiyle bile sorunların çözüllmeyeceğini duyuran finaliyle tam bir hüzün şarrkısına dönüşüyor. Ve tüm bir kuşağın dramını özlü biçimde saptıyor. “[24]

#YARABBİM (1980) – Yönetmen: Temel Gürsu, Senarist: Erdoğan Tünaş, Görüntü Yönetmeni: Çetin Tunca, Kameraman: Mehmet Gün, IMüzik Direktörü: Orhan Gencebay, şık Şefi: İsmet Yurtçu,

Set Ekibi: Adil Kıbıcı, Ekrem Çınaroğlu, Hacı Fidan, Sami Meriç, Prodüksiyon Amiri: Mustafa Doğan, Renk Uzmanı: Sabahattin Hoşsöz, Laboratuar: Selahattin Kaya, Ziya Uçak, Yapım: Erman Film/Hürrem Erman, I(Yeni lale film stüdyosunda hazırlanmıştır.)

Oyuncular: Orhan Gencebay, Perihan Savaş, Eşref Kolçak,  Kadir Savun, Suzan Avcı, Ali Şen, Metin Orkay, Mustafa Doğan, Yadigâr Ejder, Orhan Çoban, Küçük Yıldız: Suat Arkan, Nejat Özbek

Konu: El koyduğu araziyi üvey annesinden almaya uğraşırken, analığının kızına aşık olan bir gencin öyküsü.

#YARALI (1984) – Yönetmen: Ümit Efekan Senaryo: Erdoğan Tünaş, Kamera: Muzaffer Turan, Yapğım: Kerem Film/Kemal Dilbaz

OYUNCULAR:  Küçük Emrah (Emrah İpek D.1971), Oya Aydoğan, Suzan Avcı, Berhan Şimşek, Eray Özbal, Sırrı Elitaş, Selahattin Fırat, Çocuk Yıldız: Birtanem Candaner (d. 1975)

Konu: Emrah’ın babasının ayağı kan davası nedeniyle sakat kalmıştır, çalışamamaktadır. Annesi de gündelikçi olarak çalışırken, fahişe olmuştur. Emrah, kardeşi ile birlikte hayat mücadelesinde yalnız kalmıştır.

#YARALI ASLAN (1963) “35mm, Macera, 97 dk, Siyah-Beyaz” “[25]Senaryo ve Yönetmen: Osman F. Seden, Kamera: Necati İltaç; Sesleri Alan: Tuncer Aydınoğlu; Senkron: Arif Özalp, Temel Gürsu; Negatif Montaj: Ali Siyavuş Berkan, Osman Bilen; Laboratuvar: Mihail Skarpedis, Recai Karataş; İşıklar: İlhan Aslım; Prod. Amiri: Adnan İrkut; Set Amiri: Hasan Nurdan; Yön. Asist: Zafer Davutoglu; Sesleri Alan: Tuncer Aydınoğlu, Yapım: Kemal Film/Osman F. Seden, (Kemal Film Platosu’nda Çekilmiş, Acar Film Stüdyosu’nda Hazırlanmış ve Seslendirilmiştir.

Oyuncular: Ayhan Işık (Ayhan), Fatma Girik (Leyla), Öztürk Serengil (Tayfur), Kadir Savun (Posbıyık), Atilla Yelkenci, Sevil Candan, Saadettin Erbil (Kenan), Ali Seyhan (Ali), Hayri Caner, Vahi Öz (Hurşit), Necdet Tosun, Aziz Basmacı (Kasım), Rengin Arda, Meriç

Başaran, Nubar Terziyan (Nurettin), Orhan Aykanat, Necdet Çağlar, Mehmet Ali Akpınar (Mehmet Ali), Savaş Tepe, Ali Seyhan, Celal Ersöz, Ahmet Turgutlu, Mine Soley, Zeki Tüney, Zeki Sezer, Cemil Paskap, Hüseyin Salıcı

Konu: Adana’nın zenginlerinden Hurşit ağa oğlu Ayhan’ı (Alşık) istannbul’daki arkadaşı Nurettin’in kızı Leyla (F.Girik) ile evlendirmek ister. Oğlunu kızı tanıması için Istanbul’a gönderir. Ayhan yaanında Tayfur, Kadir ve Osman adlı arkadaşları ile istanbul’a geelir. Leyla ile tanışır ama onu iyi tanımak için ince bir erkek havaasına girer. Fakat Leyla’nın peşinde Atilla adında bir başkası daaha vardır. Bu arada Nurettin beyin ortağı Kenan bazı gizzli işler yapmaktadır. Amacı şirketi tek başına ele geçirmektir. Ayhan bunu kısa zamanda anlar. Arkadaşları ile Kenan’ın yapptığı hırsızlıkları durdurmaya çalışırlar. Ayhan’da Leyla’yı sevmişştir. Ama ona oyun oynamaktadır. Leyla bu yakışıklı gencin bu kadar ince ve korkak oluşuna bir türlü inanmamaktadır. Niteekim bir depoda gerçekleri anlayacaktır. Ayhan ve Kenan araasındaki kavga Leyla’ya sevdiği erkeğin hiçte gördüğü gibi ollmadığını anlatacaktır. iki sevgili kötüleri yakalatıp mesut olaacaktır.

#YARALI CAN (1987) Yönetmen: Remzi Jöntürk, Senaryo: Mehmet Aydın, Görüntü Yönetmeni: Mahmut Demir, Müzik: Bora Ayanoğlu, Yapım: Pınar Film/Halis Şenol

Oyuncular:  Kadir İnanır, Suna Yıldızoğlu, İpek Pınar, Hüseyin Peyda, Sümer Tilmaç, Hayati Hamzaoğlu, Yaprak Akçam, Diler Saraç

Konu: Genç adam (Kadir İnanır), vaktiyle çevirdiği kirli işler sayesinde zengin olan bir ailenin “gizli silahlııdır. Ve ailenin şımarık kızıyla da (Suna Yıldızoğlu) gizli ilişkisi vardır. Ama, sürekli birbirleriyle çatışırlar. Bu ara genç adamın karşısına bir başka kadın çıkar. Ve bu kadının, zengin ailenin zararına çalışması nedeniyle genç adama, holding sahibi tarafından yeni bir görev verılir. Kadının öldürülmesi gerekmektedir. Ama, genç adam, sevdiği kadının canına nasıl kıyacaktır?

#YARALI CEYLAN (1963) Yönetmen: Abdurrahman Palay, Senaryo: İrfan Sabuncu,  Kamera: Cezmi Ar, Yapım: Dar Film/Sıtkı Şumnulu

Oyuncular: Muhterem Nur, Abdurrahman Palay, Neşe Yulaç, Şaziye Moral, Orhan Elmas, Necdet Tosun, Rüya Gümüşata

#YARALI CEYLAN (CEMİLE)  (1970) – Yönetmen: Osman Nuri Ergün, Senaryo: Yahya Benekay, Bülent Oral, Kamera: Özdemir Öğüt, Yapım: Dede Film/Mahmut Dedehayır

Oyuncular: Hülya Koçyiğit, Demir Karahan, Sadiye Arcıman, Ali Şen, Diclehan baban, Sami Hazinses

Konu: Saf ve temiz kalplı bir kızın acılarla dolu yaşamının öyküsü

#YARALI KALP “DEMİRHANE MÜDÜRÜ” (1969) – Yönetmen : Remzi Cöntürk, Senaryo: Bülent Oran, Eser: Georges Ohnet, Kamera: Necati İltaç, Yapım: Duru Film/Naci Duru

Oyuncular: Filiz Akın, Ediz Hun, Metin Serezli, Müjgan Ağralı, Kadir İnanır, Ali Şen, Kayhan Yıldızoğlu, Naşide Yılmaz, Mualla Kavur, Nermin Kuran, Reşit Çıldam, Ahmet Sert, Faruk Panter, Sadiye Arcıman, Şaziye Moral, Harika Çocuk: Volkan Yıldırım

Konu: Şımarık Zengin bir kızla, açık yürekli bir mühendisin aşk öyküsü.

#YARALI KARTAL (1965) – Yönetmen: Tarık Dursun K. Senaryo: Safa Önal (İlhan Engin’in bir Eserinden), Görüntü Yönetmeni: Orhan Kapkı, Yapım: Atlas Film/Nazif Duru

Oyuncular: Yılmaz Güney, Pervin Par, Muhterem Nur, Hayati Hamzaoğlu, Reha Yurdakul, Hüseyin Peyda, Meral Sayın, Danyal Topatan, Kenan Artun, Süheyl Eğriboz, Nezihe Güler

Konu: Padişah kuvvetlerinin peşinde olduğu ve bir kanun kaçağı olarak yaşamını dağlarda sürdüren Deli Ahmet (Reha Yurdakul) köylülerin sevdiği  bir eşkıyadır. Çevreye kötülükleriyle ün salan kadınlara cinsel tacizde bulunan Kara Mahmut’tan (Hayati riamzaoglu) koylüleri  ko umaktadır. Bu sırada af çıkar. Padişah fermanına göre dağdan inip silahı­nı teslim edenler affedilecektir. Deli Ahmet, “İnşallah bu silahı bir daha elime almam,” deyip karısına ve üç çocuğuna döner. Tarlasını sürer. Ne var ki düşmanı Kara Mahmut, silahım bırakmaz, pusuda­dır. Kara Mahmut adamlarıyla birlikte eve girip karısını (Muhterem Nur) dağa kaldırır, tecavüz eder. Bu baskın sonrası Ahmed’in sadık adamı Çolak (Danyal Topatan), küçük çocukları yatağından alıp gizli bir yere götürür. Tecavüze uğrayan talihsiz kadın intihar eder, namus uğruna tekrar silahı eline alan kocası Deli Ahmet, düşmanla­rıyla çarpışırken öldürülür.

Aradan yıllar geçer. Aile dostları Çolak’ın himayesinde büyüyen üç kardeşten Ali (Yılmaz Güney), anne ve babasının intikamını ala­caktır. Kardeşleri Hüseyin (Meral Sayın) ve Ömerle {Hüseyin Pey­da) kan düşmanlarının izini süren Ali, bölgeye gönderilen zaptiye subayı Binbaşının (Kenan Artun) kızı Türkan’la (Pervin Par) taşınır. Ve aralarında gizli biT yakınlaşma başlar. Binbaşı, kanun kaçaklarıy­la çarpıştığı sırada, Ali’nin bii adamı tarafından vurulur. Babasının ölüm haberini alan Türkan’ın Ali’ye karşı olan sevgisi birden nefre­te dönüşmüştür. Bu gönül acısıyla kahrolan Ali, sonunda düşmanı Kara Mahmut’u saklandığı yerde kıstırır, Çatışma sırasında kardeşi Hüseyin ve onlan büyüten Çolak ölür, Kaçmaya çalışan Kara Mah­mut, “Bu annemin, bu babamın bu da benim için,” diyerek haykıran Ali’nin üç kurşunuyla cezasını bulur. Ve binbaşıya öldürenin Ali ol­madığı ortaya çıkınca da iki sevgili barışır. “[26]

  • Film izmir Buca’da çekildi. Yıllar sonra metrajı ek­sik ve köıü bir kopyası VCD formatıyla piyasaya sürülen Yarak Kartal’ın uydurma jeneriğinde yönetmen olarak ilhan Engin adı geçmektedir. Oysa filmin yönetmeni Tarık Dursun K.’dır ve Engin ise yalnızca ilk senaryo tas­lağının yazarıdır. Filmin çekimi sırasında senaryonun bazı diyalog ve sah­neleri Yılmaz Güney ve Tank Dursun K. tarafından değiştirilmiştir. “”

#YARALI KURT (1972) Yönetmen: Lütfi Ömer Akad, Senaryo: Selim İleri (Graham Greene’in “This for Hire” /Kiralık Silah adlı romanından), Foto Direktörü: Gani Turanlı, Yapım: Erman Film/Hürrem Erman

 Oyuncular: Cüneyt Arkın, Ahmet Mekin, Şükran Yamakoğlu, Yıldırım Önal, Süha Doğan, Osman Alyanak, Güzin Özipek, İsmail Hakkı Şen, Kerem Yılmazer

 KONU:  Hapisten çıkan Ali, 3000 dolar ve pasaport karşılığında, kirli işlerle uğraþan bir tefeciyi öldürüyor. Ancak,  aldığı dolarlar sahte çıkar. Tek amacı intikamdır.  Kendisine bu oyunu hazırlayanları arayıp bulması gerekmektedir. Bu arada istemeyerek ölümüne neden olduğu bir yaşlı adamın kızından gereken yardımı bulacak, belirli bir duyguya ve duruma dönüşme olanağını bulamayan bu ilişki, feleğin sillesini yemiş, ömrü acılar, yalnızlıklar, nefretler içinde geçmiş bu taş yürekli katile güvenmeyi, inanmayı ve sevmeyi öğretecektir. Türk Polisiye sinemasında Selim İleri’nin senaryosu ve yönetmeni için, film oldukça başarılı.

ÖDÜL:
4. Adana Altın Koza Film Festivali’nde (1972)
“En başarılı 2. Film”
Cüneyt Arkın “ en başarılı oyunucu”

! Film, genel çizgileriyle bu türün bilinen çıkış noktalarından yola çıkıyor, görüldüğü gibi. Ne var ki, her şeyden önce, Akad’ın eline gerçekten”senaryo” denilebilecek bir kaynak var…Bir edebiyatçının, genç kuşağın en başarılı  öykücülerinden Selim İleri’nin elinden çıkma. İlk senaryo çalışması olmasına rağmen, iyi kurulmuş, diyalogları gerçek, durumları inandırıcı, bütünlüğü kusursuz…Geri zekalı insanların, geri zekalı olduğunu farzettikleri bir seyirci için çiziştirdikleri karalamalardan değil…

Akad, İleri’nin senaryosunu, olgun sağlam, özenli bir sinema diliyle anlatmış. Fazla abartılmamış bir biçimcilik, filme sinema aşısından unutulmaz birkaç bölüm sağlıyor. Yan kişiler,iyi çizilmiş, iyi belirmiş, iyi de oynanmış. Ali’nin (biraz Jean Pierre Melville’nin “Kiralık Katil – Le Samoruai”deki Alain Delon’u andıran) kişiliği de, gerek senaryonun  sağlam çizgisi, gerekse Cüneyt Arkın’ın oyunuyla netleşiyor iyice. Gani Turanlı’nın fotoğrafları, genellikle biraz fazla beyaz, fazla soğuk gibi geldi bana. Ama aynı tonu bütün film boyunca tutturduğuna göre. Bunun aranöış bir ton olduğu düşünülebilir. Kurgu ve dublaj yanlışları önemli. Örneğin Şükran Yamakoğlu’nun hemen bütün yakın plan konuşmaları, dublajın azizliğine uğramış. Bunların dışında, “Yaralı Kurt” genel olarak belli bir sinema düzeyine ulaşmışl, baştan sona aksamayan, bir “Türk kara filmi” türünü haberleyen ilgiye değer bir yapıt. Şimdiye dek benim gördüğüm en iyi oyununu veren Cüneyt Arkın’ı kutlarken, Selim İleri’ye  “Türk sinemasına hoş geldin” demek isterim. Umulur ki bu, nbir zamanlar sinemayla yakın ilişkiler kuran Orhan Kemal’lerin, Yaşar Kemal’lerin ve diğerlerinin  çoktandır boş bıraktıkları bir alanda yeniden olumlu bir işbirliğinin başlangıcı olsun. (Atilla Dorsay, Cumhuriyet G. 25.10.1972)

 #YARALI KURT (2000) – Yönetmen: Artun Yeres, Görüntü Yönetmeni: Ümit Ardabak, Sanat Yönetmeni: Mehmet Davran, Müzik: Murat Özdemir, Kurgu: Murat Bor, Yapım:  Plato Film/Sinan Çetin

Oyuncular: Serdar Deniz, Sevinç Errbulak, Bülent Kayabaş, Kutay Koktürk, Füsun Erbulak, Orhan Günşıray, Nuri Alço, Çoşkun Göğen

Konu:  Cezaevinden çıkıp kendine yeni bir hayat kurma savaşı veren tövbekar bir gencin öyküsü. Ali (Serdar Deniz) Avustralya’ya gitmek icin son kez elini kana bulayacaktır. Üçbin  dolar karşılığında  bir tefeciyi öldürür. Ancak paralar sahtedir. Ali çetenin peşine düşer. Bu iz sürme sırasında Gül (Sevinç Erbulak) adlı bir genç fazla tanışır. Kanlı bir çatışmaya giren Ali’yi polis de izlemeye almıştır. Gül ile birlikte kaçmaya çalışan Ali, bu kez polisle çatışmaya girer.

YARALI KUŞ  (1969) – Bknz : CAN MUSTAFA –Muharrem Gürses

#YARALI KUŞ (1967) – Yönetmen: Mehmet Aslan, Senaryo: Vecdi Uygun, Kamera: Cengiz Batuhan, Yapım: Cen-Av Film/Hüseyin Cendrer, Suzan Avcı

Oyuncular: Hülya Koçyiğit, Kuzey vargın, Turgut Özatay, Suzan Avcı, Tugay Toksöz,  Selahi İçsel, Derya Tanyeli, Sema Yaprak, Küçük Yıldızlar: Hikmet Olgun, Ufuk Enünlü

#YARANAMADIM (1985) “16mm” –  Yönetmen: Mehmet Alemdar, Senaryo: Mehmet Samsa, Görüntü Yönetmeni: Ferhat Bakır, Yapım:  Alemdar Film/Mehmet Alemdar

Oyuncular: Müslüm Gürses, Ünsal Emre, Eşref  Kolçak, Nilgün Saraylı, Çocuk Yıldızlar: Serdar Alemdar,

Konu: Evlenmek isteyen sevgilisinin tecavüze uğrayarak başkasının olmasına dayanamayan fakir bir gencin dramatik öyküsü.

#YARASA (1994) – Yönetmen: Hüdaverdi Yavuz, Senaryo:  Mehmet Uyar, Görüntü Yönetmeni: HalUk Göl, Kurgu: Veli Akbaşlı, Müzik: Sezer Bağcan, Yapım:  İfpaş Film

Oyuncular.: Bülent Bilgiç, Sinem Dinçay, Yıldırım Gencer, Ay ton Sert, Mustafa Aslan, Faruk Güncan, Mine Sun

Konu: Yaşadığı dünya içinde hiçbir şeyle uyum sağlayamayan alaycı ve hırçın bir şairin öyküsü. İki arkadaşıyla bir apartman dairesinde oturan Renç adam (Bülent Bilgiç) çevresinin yanısıra, annesi ve baabasıyla da anlaşamaz. Serserice, umarsız bir hayat sürmektedir.

 #YARASA ADAM “BETMEN”/UÇAN ADAM BEDMEN (1973) – Günay Kosova Senaryo ve Yönetmen: Günay Kosova, Kamera: Suat Kapkı, Yapım: Nuran Film/Savaş Eşici

Oyuncular: Levent Çakır “[27]”, Emel Özden, Atlan Günbay, Nalan Çöl, Seyhan Cem, Mehmet Yağmur, Gabriel Merlin, Funda Ege, Hüseyin Sayar, Kadriye Fidan, Mehmet Uğur

Resimli Roman “Badman” isimli çizgi romandan uyarlama fantastik, bilim kurgu türündebir film.

& Batman yeryüzünde yaşayan en yetenekli ve eğitimli savaşçıdır. Yeryüzünde pek az kişi yakın dövüşte Batman’le kıyaslanabilir. Ama Batman’in yetenekleri bunlarla sınırlı değildir. Batman bir kaybolma ustası ayrıca mükemmel bir bilim adamı ve detektif. Gözleme ve takip yetenekleride efsanevidir.

Fiziksel etkisini artırmak için Batman özel eşyalar tasarlamıştır. Mesela yarasa şekilli bumerang Batarang, duman bombaları  maymuncuklar gibi pek çok ekipmanı vardır. Ekipmanını karşılacağını tahmin ettiği tehlikelere göre düzenler ve bu ekipmanı genellikle kemerinde taşır.  Kostümü  kurşun geçirmez ve aleve dayanıklıdır. Ayrıca fiziksel darbeleri oldukça azaltır.  Pelerinini ise düşmanlarının gözünü yanıltıp atışı kendinden ziyade pelerine yönlendirmek için kullanır.

Batman ulaşım için Batmobilei kullanır, araç normalde 360 kilometre yapıyor ancak arkasındaki uçak motorunu kullanmaya başladığında 525 kilometreye kadar çıkabiliyor ve buun üstünde kurşun geçirmez ekipmanı üstündeyken yapabiliyor.

Batman’in araçları, silahları, çalışma atölyesi, laboratuarı  Wayne Malikanesinin altındaki  mağara sisteminde bulunur.

#YARATILAN KADIN (1968) – Yönetmen: Aram Gülyüz, Senaryo: Bülent Oran, Kamera: Kriton İlyadis, yapım: Metro Film/Aram Gülyüz

Oyuncular: Sevim Tuna, Uğur Güçlü, Mine Mutlu, Önder Somer, Zafer Önen, Mualla Sürer, Güzin Özipek, Refik Üfler, Cevat Kurtuluş, Önder Somer

Konu:  bir kadını yeniden baştan aşağı değiştiren bir adamın  hikayesi.

 #YARIM KALAN MUCİZE (2013) – Yönetmen: Biket İlhan, Senaryo: Nihan Belgin , Piraye Şengel, Görüntü Yönetmeni: Claudio Bolivar, Yapım: Kinema Film/ Nihan Belgin, Uygulayıcı Yapımcı; Umut Beşkırma, Kurgu: Nihan Belgin, Sanat Yönetmeni: Mustafa Ziya Ülkenciler, Yapım Amiri: Celil Aslan, Yapım Asistanı: Arda Semetli, Yardımcı Yönetmen: Umut Beşkırma, Cem Terbiyeli, Renk Düzenleme: Tolga Girici, Sanat Asistanı: Çağlar Yıkılmaz, Ses Tasarım & Final Miks: Meriç Erseçgen

Oyuncular: Nihan Belgin (Nahide), Umut Beşkırma (Mehmet), Ayten Uncuoğlu (Kezban), Yetkin Dikinciler (İsmail Hakkı Tonguç), Dolunay Soysert (Mualla Eyüpoğlu), Sinan Tuzcu (Şefik), Necmettin Çobanoğlu (Hasan – Nahide’nin Babası),             Aslı İçözü (Fatma -Nahide’nin Annesi), Şencan Güleryüz (Rıza(, Ergun Taş (Reşat Ağa), Kemal Pekser (Remzi), Ayhan Anıl (Niyazi), Üveys Akıncı (Sadık), Ozan Akbaba (Ruhi Su), Vahit Atan (Komutan), Sefa Zengin   ( Recep), Tekin Alkan (İbrahim), Anıl Ayvalıoğlu (Ali), Erhan Gültekin (Hüseyin), Metehan Özcan (Ziya), Burcu Arslan         (Elif), Uğur Akdemir (Mahmut), Melis Özdemir (Sıdıka), Elif Nur Doruk (Emine), Havin Saç (Hatice), Onur Ulutaş (Osman), Erdi Işık (Arif), Efe Karaman (Ömer), Gizem Parçalı (Reyhan), Kubilay Can Tuncer (Talip), Mustafa Çirkin (Süleyman), Gökhan Gece (Rüstem), Utku Çatalbaş (Şemsi), Mustafa Burak Aydın (Ahmet), Burak Er (Seyhan), Onur Akgülgil (Nazi Subayı),    Can Peter Kutluçınar   (Nazi Askeri), Emre Çakman (İzzet), Ayşe Özköylü (Hafize), Buse Karaman (Güler), Berkay Ateş (İsyancı), Emir Çubukçu (İsyancı), Can Kulan (İsyancı)

Konu: 1940’lı yıllar… 2. Dünya Savaşı atmosferinde, Anadolu’da açlık ve sefaletin doruğa çıktığı zamanlar… Nahide, acımasız koşulları yaşayan fakat yaşadıklarının bilincinde olmayan zavallı kızlardan biridir. Kendinden yaşça bir hayli büyük toprak ağasıyla evlendirilmek istenen en yakın arkadaşının intihar etmesi Nahide’nin zihninde onarılmaz yaralar açar. Bu olay üzerine ilkokul öğretmeni onun bu yazgıyı değiştirmesini ister. Bunun en iyi yolu Nahide’nin Köy Enstitüsü’ne gitmesidir. İşler düşünüldüğü gibi kolay olmayacaktır. Babasının yaklaşımı ve feodalitenin baskısı Nahide’yi bir uçurumun kenarına sürükler. Nahide kararlıdır; okula gidecektir. Erkek kılığında köyünden kaçıp, okula gitme çabası aslında Anadolu’da yeni bir eğitim seferberliğinin habercisidir.

#YARIM KALAN SAADET (1970) Yönetmen: Türker İnanoğlu, Görüntü Yönetmeni: Çetin Gürtop, Senaryo: Bülent Oran, Şarkılar : Yıldırım Gürses, Teknik Yönetmen: Mehmet Bozkuş, Yapım: Erler Film/Türker İnanoğlu

 Oyuncular: Filiz Akın, Cüneyt Arkın, Zuhal Aktan, Önder Somer, Feridun Çölgeçen, Necdet Tosun, Avni Dilligil,  Aynur Aydan, Müşerref Çapın, Muammer Gözalan

Konu: Ekrem (Cüneyt Arkın) küçük yaşta babasını yitirmiş ve amcası tarafından büyütülmüş ünlü bir sanatçıdır. Hastane yararına verdiği bir konserde tanıştığı güzel, iyi kalpli ve sevecen bir genç kız olan Fatoş’a (Filiz Akın) aşık olur. İlişkileri birlikte bir yuva kurmaya kadar uzanır. Amcasının kızı Jale (Zuhal Aktan) ise gizliden gizliye Ekrem’i sevmekte ve onun kendisiyle evleneceğini düşlemektedir. Ekrem’in Fatoş ile evleneceğini açıklaması onun için bir yıkım olur. Ama Ekrem, amcasına olan vefa borcunu ödemek için Jale ile evlenmeye razı olur. Menajeri Fuat da Fatoş’u Ekrem’i terk etmesi için ikna eder. İzmir’e giden Fatoş, son kez Ekrem’in sesini duymak için telefon ederken uçağı kaçırır. Kaçırdığı uçak düşünce Ekrem Fatoş’un öldüğünü sanıp çok üzülür. Kendini içkiye verir, hayattan kopar. Sonra çaresiz ve umutsuz, Jale ile evlenir ama mutlu değildir. Hala Fatoş’a aşıktır. Jale ile trafik kazası geçirirler. Ekrem kör olur. Fatoş olayı öğrenir ve gizlice Gül adıyla hemşire olarak yanlarında çalışmaya başlar. Jale, yakın bulduğu Gül’e evliliklerinin zorlama olduğunu anlatır. Bir yandan da Ekrem’le Gül’ün yakınlığını kıskanır. Gül (ya da Fatoş) Ekrem’i ameliyat olması için zorlar. Ekrem bir sır verir gibi Gül’e “Fatoş”un resmini gösterir. Jale de resmi görür ve Gül’le Fatoş’un aynı kişi olduğunu anlar. Gül’e ilgi duyan Kamil bu gerçeği Ekrem’e söyler. Ekrem ameliyat olup gözleri açıldığında Fatoş’un gittiğini görür. Genç kızı bulur ve tam intihar etmek üzereyken kurtarır. Öte yandan Jale de çok üzgündür. Gerçek mutluluğun ancak Ekrem’le Fatoş’un birlikteliği ile oluşacağına inandığını ve ikisinin birleşmelerini istediğini belirten bir mektup yazar ve bahtsız yaşamına son verir…

#YARIN AĞLAYACAĞIM (1971) Yönetmen: Orhan Aksoy, Senaryo: Erdoğan Tünaş, Kamera: İlhan Arakon, Müzik: Metin Bükey, Ses Kayıt: Yorgo İlyadis, Şarkılar: Belkıs Özener,  yapım: Erman Film/Hürrem Erman

Oyuncular: Hülya Koçyiğit (Sevda), Ediz Hun (Murat), İzzet Günay (Kemal), Yalçın Gülhan (Ayhan), Gülistan Güzey (Ruhsar), Turgut Boralı (Necmi), Kayhan Yıldızoğlu, Baki Tamer (Kemal’in adamı), Hüseyin Zan, Yonca Koray (Filiz), Mehmet Ali Akpınar (Kemal’in adamı), Süheyl Eğriboz (İlyas), Ahmet Şenses, Ekrem Dümer, Ünal Gürel

Konu: Şarkıcı karısının sevgilisini öldürüp arabısıyla kendini uçuruma atan bir gazinocunun öyküsü.

#YARIN AĞLAYACAĞIM (1986) Yönetmen: Halit Refiğ, Senaryo: İlhan Engin, Görüntü Yönetmeni:  Hüseyin Özşahin, Özgün Müzik: Cahit Berkay, Yapım: Emek Film/Nazmi Özer

Oyuncular: Kadir İnanır, Yaprak Özdemiroğlu, Gül Erda, Eşref Kolçak, Diler Saraç, İhsan Baysal, Aslan Altın, Hüseyin Kutman, Nuran Aksoy

Konu: Savcı bir mafya liderinin idamını ister. Belgeler ve deliller adamın aleyhinedir. Ancak savcı, idamını istediği adamın kendi öz babası olduğunu öğrenir.

#YARIN BAŞKA BİR GÜNDÜR (1969) – Senaryo ve Yönetmen: Nejat Saydam, Kamera: Melih Sertesen, Şarkılar: Esin Engin, Belkıs Özener, Yapım: Acar Film/Murat Köseoğlu

Oyuncular: Hülya Koçyiğit, Murat